10 Kasım 2008

Derki Sayı 29: Krizden Önce Amerika

Birkaç hafta önce Amerika’da birkaç büyük banka ve sigorta şirketinin batması ile başlayan krizden hemen önce Amerika’nın California eyaletinde tatildeydim. İzlenimlerim San Francisco, Los Angeles ve San Diego üzerine…

Amsterdam aktarmalı uçuş bittiğinde ayağım yerden kesileli 17 saat geçmişti. Çoğunluğu bulutların üzerinde geçen yolculuğun tek kötü yanı, bittiğinde metabolizmam uykuya hazır olmasına rağmen saatin henüz öğlen olması idi. Sonraki günlerde jetlag yaşamamak için her türlü ayıltıcı yardımı ile kendimi uyanık tutmaya zorladım. Erken yatıp iyi bir uyku çektikten sonra sabahın altısında kendiliğimden uyandım. San Francisco keşfedilmek üzere beni bekliyordu.

Amerikan porsiyonlarının büyük olduğu gerçeğiyle henüz kahvaltıda tanıştım. Ne yesem diye düşünürken sağımdan solumdan dev gibi tabaklarda kocaman kalın omletler yanlarında bir dolu patates kızartmasıyla ya da üçer üçer krepler sürahi dolusu şuruplarla servis edilmek üzere geçiyordu. Oradaki günlerimde hepsinden tatmaya çalıştım ancak en beğendiğim kocaman kaselerde soyulmuş dilimlenmiş çeşit çeşit meyvelerden oluşan meyve tabağı oldu.

Elimde şehir haritası nereden başlayacağımı düşünürken fazla endişelenmedim. Şehir merkezi nin birbirine paralel ve birbirini kesen sokaklardan oluştuğunu haritada, her sokağın isminin koca koca yazılı olduğunu sokaklarda görünce aradığın yeri bulmanın değil, bulamamanın zor olduğunu anladım. Elektrikli otobüs hatları her yere gidiyor üstelik anlayabilirsen otobüs şoförleri turistlere karşı gayet sabırlı. San Francisco’nun sembolü haline gelmiş olan tek vagonluk municipal ya da MUNI, turistik merkezleri birbirine bağlayan F line, denizin altından geçip Berkeley'e kadar yarım saatte giden BART, büyük bir şehir olmasına rağmen sorunsuz ulaşim sağlıyor. Taksiler ise en kısa, en kısa yol kalabalıksa tenha yoldan gitmeye mecburmuş.

Ancak San Francisco’da en zevklisi yaya olmak. Alçak kaldırımlar her köşe başında engelliler için sıfırlanmış. Eğer ışık yoksa yaya geçidinden, yaya geçidi yoksa istediğin yerden yolun boşalmasını beklemeksizin elini kolunu sallaya sallaya yürümeye devam ediyorsun ve arabalar anında duruyor. İster istemez bu şekilde İstanbul’da havaalanından bile sağ salim çıkamayacağımı düşünüyorum. Geniş kaldırımlarda yürümek hiç bir park ihlali olmayınca daha zevkli. Yine bu kaldırımlar İstanbul da olsa üstü araba dolardı diye düşünüyorum. Park kurallarını nasıl bu kadar iyi oturttuklarını Los Angeles’te anlayacağım.

Sırt çantam sırtımda haritam elimde dolaşırken San Franciscoluların ne kadar cana yakın davrandıklarını gözlemliyorum. Bir defasında haritada nerede olduğumu öğrenmek için sokak isimlerine bakarken yürüyüş yapmakta olan yaşlı bir bayan kendiliğinden yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ben de bineceğim otobüsün durağının nerede olduğunu sorunca, yolunun üstü olduğu için bana eşlik etti. Durakta bekleyen bir genç kız iki dolar çıkardığımı görünce -otobüs bileti 1.5 dolardı- yine ben sormadan bir dolarımı bozabileceğini söyledi. Alışveriş için girdiğim yerlerde görevliler hep hoşgeldinle karşılıyor, nasıl olduğumu soruyorlar, eğer yardıma ihtiyacım varsa kalıyor, yoksa rahat rahat bakman için uzaklaşıyordu. Önceden aldığım uyarılar nedeniyle çok bulaşmak istemediğim evsizlerin bile büyük çoğunluğu bir kartona yazdığı birkaç kelime ile sessizce duruyor, seninle konuşanlar en fazla bir çeyrekliğin var mı diye soruyor ilgilenmezsen ya da yok dersen üstelemeyip başka birine yöneliyorlardı. Sıraya girilen her yerde herkes sırasına sadık, en ufak bir tartışma yaşanmıyor. Bir yıllık okulunu yarılamış olan arkadaşım insanların bu güler yüzlü, rahat halini Batı yakasına özgü laid back yaşam anlayışı olarak tanıtıyor ve kendisinin de ilk geldiğinde garipsediğini ifade ediyor.

Çin mahallesini -Amerikanın en büyüğüymüş- 39. iskeledeki Fishermans Wharf'ı, Küçük İtalyayı, şehrin silüetini oluşturan gökdelenlerin yükseldiği Finansal Bölgeyi, eski feribot istelekesindeki Market Sarayını, her türlü spor için düzenlenmiş kuzey plajını, eksplorataryumu, hippiliğin doğduğu yer olan Haight Ashbury'yi, gay mahallesini, kıvrıla kıvrıla inen Crookedest Sokağını, Union Meydanını, Golden Gate Köprüsünü ve köprünün devamındaki mini yazlık kasaba Sausalitoyu, Doğu tarafında körfezdeki Berkeley ve çiftliklerini gezmeyi ekspres bir şekilde beş güne sığdırıyorum. Öyle ki ne kadar beğensem de gittiğim bir yere bir daha gitme şansım olmuyor.

Sonraki durak Los Angeles’deki arkadaşımın tavsiyesi üzerine Santa Barbara. Los Angeles yakınında zengin, minik bir sahil şehri. Sabah gözümü açtığımda ufukta okyanus, göz alabildiğine kumsal, kumsal ile kaldırım arasında koşu, bisiklet yolu, palmiyeler, çimenler, geniş bir kaldırım, daha da geniş yollar şeklinde bir manzarayla karşılaşıyorum. Arabaları bile taşıyacak denli sağlam bir iskeleden deniz turuna, çift katlı otobüsle de şehir turuna çıkıyorum. Her sokağı palmiyelerle süslü ve her bina en fazla iki kat olan, kafelerin ve butiklerin toplandığı bir ana caddesi ile minyatür bir şehir. İnsanların spora ve sağlıklı beslenmeye daha meraklı olduğunu gözlemliyorum. Öğleden sonra olurken sahil kenarındaki çimenler sanatçıların pavyonlarıyla dolmaya başlıyor. İskelede insanların bozuk para attığı garip düzenlemeler ve martılar gibi serbestçe dolaşan pelikanlar ilginç bulduklarım arasında yerini alıyor.

Los Angeles’e ulaşmak fazla zaman almıyor. İlk durağım arkadaş tavsiyesi ile Venice Plajı. Santa Barbara'dakine benzeyen bir plaj ancak göz alabildiğine uzanıyor. Ve okyanus, plaj, palmiye çimen sıralamasından sonraki geniş yol araçlara kapalı ve rahat 5 kilometre uzunluğundaki bu yolu dolduracak fazlasıyla insan var. Kaldırım tamamen sokak sanatçılarına ait. Ressamlar, dansçılar, dövmeciler, hediyelik eşyacılar, falcılar ve çakra açıcılara kadar envai çesit insan müşterileri ile bu şeritte buluşuyor. Sonraki günü görmeden dönmenin olmayacağı bir yerde geçiriyorum, ünlüler kaldırımı ve kodak sahnesi. Kaldırımdaki yıldızların içindeki isimleri okuyarak ilerlerken Batman’le çarpışacak gibi oluyoruz. Batman hayli güler yüzlü, istersem birlikte fotoğraf çekilebileceğimizi söylüyor. Yanımızdan geçen Marilyn Monroe ve az ilerideki Karayıp Korsanları’nı görünce gerçeğe uyanıyorum. İşin aslı ünlü film karakterlerinin kılığına bürünmüş insanlar bahşiş alma umuduyla turistlerle fotoğraf çektiriyorlar. Yine aynı bölgede en çok sayıda evsiz insanı çöpleri karıştırırken ya da bozukluk isterken görmek insanın yüreğini burkan bir karşıtlık oluşturuyor ve ne balmumu müzesini ne dünyanın en en bişeryleri salonunu gezmek içimden gelmiyor. Bir adam ünlülerin evlerini gösterdikleri turun reklamını yapıyor, ona katılmayı aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Kaldırımda ilerlerken yıldızların içinde yazan isimlerin giderek daha azını tanıdığımı fark ediyorum. Yiyecek satanlar dışında ya hediyelik ya da ilginç peruklar, ayakkabılar ve kostümler satan dükkanlarla dolu. Hollywood yazısını arkamdaki yamaçta bırakarak kendimi modern sanat müzesine atıyorum. Müze kompleksinde, Contemporary Sanat ve Modern Sanat müzeleri bitişik binalarda. Görevli tarafından uyarılana kadar fotoğraf çekebiliyorum. Oradaki diğer günlerde Beverly Hills, Sunset Bulvarı’ndaki birbirinden lüks evler ve arabalar her konuda aşırı tüketen bu toplumun nasıl ayakta kaldığı merakını uyandırıyor. Şehirde dolaşırken çok fazla pedikür salonuna rastladığımı düşünüyorum. Biz metroseksüelliği tartışırken Los Angeles’li baylar ayaklarını uzatmış bayanların yanında pedikürlerini yaptırıyorlar. Kadınlar da erkekler de eğer spor ayakkabı ile jogging yapmıyorlarsa en çok parmak arası terliklerle dolaşmayı seviyorlar, ayakları bakımlı olmalı tabi.

Park kurallarını arabasını bana bırakan arkadaşımdan öğreniyorum. Sadece park edilebilecek yerlere park edilebilecek saatlerde park edebiliyormuşuz. Yani kaldırımları kırmızı olmayan ve sokağın yıkanma saati dışındaki saatlerde. Kırmızı kaldırımlar garaj girişi olan yerlerde ve her köşedeki ilk iki arabalık yerde genellikle. Ancak boş bir yere park etmenin bile adabı varmış. Mutlaka gidiş yönünde ve sağ ön ve arka tekerlerin kaldırımın başladığı yerdeki şeritte olması gerekiyormuş. Sokaklarda dolaşan park polisleri hiçbir hatayı affetmeyip anında cezayı cama iliştirdiği için herkes kuzu kuzu inanılmaz görünen park kurallarına uyuyormuş. Genel olarak trafik cezalarının Los Angeles bütçesinde önemli bir yer tuttuğuna şaşırmıyorum. San Francisco’da tanıştığım laid back yaşam tarzı park etmen gereken bir araba yoksa Los Angeles'ta da geçerli. Günün her saatinde şehrin her yerinde gördüğüm her yaştan ve cinsten jogging yapan insan bu şehirde çalışan, milli gelire katkıda bulunan kimse yok mu diye düşündürtüyor. Santa Monica iskelesi, trafiğe kapalı üçüncü sokak, kendimi alamadığım cennet gibi kitapçılar yine gülümseyen, nasıl olduğunu soran her renk ve çeşitten insanlar Los Angeles’a dair aklımda kalan diğer şeyler...

Oradaki son günümü Los Angeles’e 40 dakikalık mesafede yer alan Disneyland’a ayırıyorum. Açılış saatinde varıp kapanışa kadar kalmama rağmen tamamını bitiremediğimi söyleyeyim nasıl bir eğlence merkezi olduğunu siz anlayın. Çok büyük alana kurulmuş iki parktan oluşan bu eğlence merkezi oyunlar, trenler, filmler kadar alışveriş noktaları ve bir o kadar da yiyecek bölgeleri barındırıyor. Her yaştan çocuk ve insana göre birşeyler var. Ancak amacın para harcatmak olduğunu fark etmemek mümkün değil. Neyse ki sunduğu eğlence buna değdiği hissi ve feci bir yorgunluk ve ıslak giyeceklerle ayrılmanızı garantiliyor.

Kalan azıcık zamanımda daha çok şey görmek için bir günlüğüne San Diego'ya geçiyorum. Batıdaki sahil şeridinin güneyinde Meksika sınırına yakın başka bir sahil şehri. Akşam üzeri katıldığım şehir turunda troleybüsün şoförü gittiğime değecek bilgiler veriyor. Şehrin karşisındaki Orange Country'nin nasıl ve kimler tarafından kurulduğu çok ilginç. Eski şehir, yeni şehir, iskeleler, büyük fuar merkezi orada çekilen filmleri dinleyerek gezdiğimiz yerler. Sonraki günü Deniz Dünyası’na ayırmakla ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anlıyorum. Balinalardan yunuslara, penguenlerden kutup ayılarına suyla ilgili bütün canlıların hayvanat bahçesi olarak tanımlayabileceğim bu yer girmek için ödediğim her kuruşu hak ediyor. Yunusların, balinaların, kedi köpeklerin ve deniz aslanlarının gösterileri toplam iki haftalık tatildeki en eğlenceli zamanımı oluşturuyor. Islatan ve eğlendiren oyuncaklar burada da mevcut. Alışveriş ve yemek politikası Disneyland’la benzer. Burada ek olarak penguenlerle ya da yunuslarla daha çok etkileşeceğin birer saatlik özel turlar almak mümkün.

Sayılı gün anlattığım gibi çabuk geçti ve ben daha sevdiğim yunusların kokusu elimdeyken kendimi uçağa yetişmek üzere toplanırken buldum. Paris aktarmalı dönüş yolculuğu da gidiş gibi uzun ve yorucuydu. Sonrasında uyku tutmayan geceler ve yolda üzerine çıkan taksiler yurda döndüğümü hızla hatırlattı. İlk bakışta İstanbul’un çok kaotik ancak park bakımından bir cennet gibi göründüğünü hatırlıyorum. Bir de iki haftadır hiç zeytin yemediğimi ve çok özlediğimi...

06 Kasım 2008

Hanım, yemeği ocaktan al, tatile çıkıyoruz!

Dün 98 yaşındaki müşterim geldi. Hatırladığım gibi tatlı, hoşsohbet...

Konuları kendisi açtı. Daha önce söylediklerini tekrar edip etmeyeceğini merak ederek dinledim. Bunu böyle yazmak hoş değil ama hoşsohbet olduğunu düşündüğüm tonton insanların bazılarının bu kanıyı onlarla bir kez karşılaşmamız sayesinde oluşturduklarını, olur da ikinci kez karşılaşırsan aynı kaydı baştan dinlettiklerini görmüştüm. Bu amca beni utandırdı, bu sefer eşiyle çıktıkları avrupa seyahatini anlattı.

Birgün oğlu gelmiş, araba almak için para istemiş. -69 yaşındaki doktor oğlu- Ona para vermiş, 'oğlum, arabayla birlikte pasaport da al' demiş. Oğlu pasaportları hazırlamış, arabayı almış gelmiş. hepbirlikte eve gitmişler. Evde eşi o sırada yemek yapıyormuş. 'Hanım' demiş, 'yemeği ocaktan al, yanına hafif giysilerini al, tatile çıkıyoruz!'

Duyduklarıma inanamıyorum, 'gerçekten öyle mi dediniz, bir gün gelip hazırlan tatile gidiyoruz şeklinde mi çıktınız?' diye soruyorum. Evet diyor, benim her işim öyledir deyip devam ediyor..

Arabaya bindik, ver elini Edirne. Bir gece kaldık, oradan Bulgaristana geçtik. Bulgaristan o zaman komunist, sınır kapısında polisler sordu, hanımın öğretmen arkadaşı vardı, ona ziyarete gittik, onun eşi sordu, siz necisiniz diye. Ee, her zaman bulunduğun yere uyum sağlamak gerek... O soranlara biz Türkiye'de çok komünistiz dedim diyor, ben gülüyorum. Bunun üzerine onları nasıl sevdiklerini, gezdirdiklerini, çektikleri yokluğa rağmen misafir gibi ağırladıklarını anlatıyor. Ardından yolculuklarının devamında karşılaştıkları ilginçlikleri, sonunda Parise varışlarını, Pariste eşinin göğsü ağrıdığı için doktora gittiklerini ve onun göğüs kanseri olduğunu öğrendiklerini ve kısa bir süre sonra da eşini kaybettiğini...

Dünya görmek iyidir ama gördükten sonra Paris Londra sana Beyoğlu gibi gelir diye bağlıyor. Bir de kadınlar memelerini hep kontrol etmeli, birsey farkederlerse hemen cevresiyle birlikte aldırmalı...

22 Eylül 2008

Sevgili Günlük

Sevgili günlük,
Hava serin, bugün denize girmedim, dün girmiştim. Dün de serin bir gündü. Tek farkla, güneş görünüyordu. Gerçi dün sabah buraya yağmur yağıyorken ben yine de güneşi görüyordum çünkü yağmurların döküldüğü bulutların üzerindeydim. Düşününce hergün güneşli, sadece bazı günler araya bulutlar giriyor. Bulutların olması kötü değil, çünku hep farklı bir görüntü çiziyorlar. Şu andakiler harika mesela...

Bu cihazla yazmak zor. Hem basmak istediğin tuşu ıskalamanın kolay olması hem de varsayılan dil ayarının farklı olması bakımından... Birşey yazmak üzere tuşlara basarken eğer o dildeki bir kelime ile eşleşiyorsa yazdığını o kelime ile değiştiriyor!

Bugün babama 98 yaşındaki müşterimden, hergüne bugün harikayım diyerek başladığından bahsettim. Çok hoşuna gitti, o da kendisini harika hissetti, kum dolu büyük bir kovayı eğilerek taşıyıp taşların arasındaki boşlukları kumla doldurdu ve beli tutuldu.

Okuduğum kitabı bitirdim, sonu daha çok ağlattı. Anneme kitabı anlattım ve neden ağlattığını. Sonra bir film izledik. Filmi izlerken gülmekten annemi öksürük tuttu. Daha önce izlediğim bir filmdi ama ben de güldüm. Babamın beli tutuktu ama o da güldü.

Özetle hayat güzel. Yine yazarım.

16 Eylül 2008

Sofi

Az önce şubeyi ziyaret eden Sofi'yi uğurladim. Sofi size daha önce burada bahsettiğim yaşam formu. Onun işi düşmez tabi, insanının aylık ziyareti geldiği için birlikte uğradılar, bu sefer çantada değil, kendi ayaklarıyla geldi.

İnsanının işlemi yapılırken sesi çıkmıyordu, ne zaman ipini reklam panosunun ayağına bağlayıp asma kata çıktı o zaman inlemeye başladı. Durduğu yerde hızla kuyruğunu sallayıp titrerken içim razı olmadı, kapıdan giren herkes potansiyel de olsa muşterimiz deyip yanına gittim. Hoşgeldin dedim, değişiklik yok, nasılsın diye sordum, cık, gözleri insanını son gördüğü noktaya odaklamış huysuzluga devam. Biraz sevdim o zaman sakinleşir gibi oldu. Kahverengi tüylerinin altında bir deri bir kemikmiş meğer. Onlar da sıfır beden modasına mı uyuyorlar anlamadım. Özlemle bekleyene göre epey vakit geçti insanı aşağı inip yanına gelene kadar. Takdir ettim, köpek olsa bir kerecik hav derdi, değil mi? Sofi demedi.

İnsanı yanına gelip normal bir ses tonuyla bir insanla konuşur gibi 'biraz daha beklemen gerekecek Soficim, işim henüz bitmedi dedi ve Sofi heyecanla ipini cekiştirmeyi bıraktı, sakince yere oturdu!

18 Ağustos 2008

Gül, eğlen, hayat bu!

Öyle diyor müşterimiz. En küçük kızı Müzeyyen ile geldi. Küçük kızı dediysem 50lerinde, kendisi de 98 yaşındaymış. Mavi gömlek, krem rengi pantolon ve aynı renkte kasket vardı üzerinde, saçları kaşları ağarmış ama sakal tıraşını olmuştu.

İltifatlarla başladı konuşmaya, seni gördüm bayılırsam beni tut Müzeyyen dedim diyor gülerek. Nasıl hoşsohbet! Vefa lisesinin müdürü olarak emekli olmuş, ilk öğrencisi Süleyman Demirel, son öğrencisi Kemal Sunal imiş. Eşi de kendisi gibi öğretmenmiş, çocuklarının hepsini okutmuş, hepsinin mesleğini, eşlerinin mesleklerini sayıyor. Bana mezun olduğum okulu soruyor. Cevabım üzerine aferin diyor, okulu bitirdin, işe girdin, müdür oldun, şimdi iyi bir eş seç, işi mesleği olan, senin kıymetini bilen… Bu konu önemli, kadın da olsa erkek de olsa bu konuyu idrak etmiş herkes ağızbirliği etmiş gibi mutlaka kıymet bilme kriterinden bahsediyor.

Sonra kendisinin eşinin kıymetini nasıl bildiğini anlatıyor. Eşime her şeyin en iyisini aldım giydirdim. Kendime de iyi baktım, her gün tıraş oldum, temiz giyindim, sigara içki içmedim. Sende eşinin hakkı var, sakal bırakırsam eşim nereden öpecek, değil mi ama? Sen de kendine iyi bak, paranın tamamını harcama, bir köşeye birazını sakla, gerekirse başkasından istemezsin. Onun dışında gül, eğlen, hoşuna giden şeyleri yap, gece uyumadan önce güldüğün şeyleri hatırla, hiçbir şeyi kafana takma. Dün geçti, her yeni güne bugün çok iyiyim diye başla. Hep gül eğlen, hayat bu.

Kızının ve diğer müşterilerin soruları arasında dinlediğim bu yaşam dolu amca daha birçok şeyden bahsetti. Ta lisede okuduklarını hatırladığından, Atatürk’ü 4-5 kere gördüğünden, bol bol ekşi elma yediğinden, onun damarları temizlediğinden, az yemenin ömrü uzattığından… Bu konuşma performansına kızı alışıktı sanırım, uzatmasına izin vermemek için hadi gidelim dedi kalktı. Ama baba kendisini alamıyor, ben hiç yaşlandım artık demedim, her gün bugün çok iyiyim diyerek başladım, öyle de oldu, hem bize de gel, sohbet ederiz diyerek evini tarif ediyor.

Katılıyorum, her gün bugün çok iyi diyerek başlamalı, ayrıca günün ilk müşterisi onun gibi bir müşteri olmalı, hep gülmeli eğlenmeli. Hayat başka ne olabilir ki?!

10 Ağustos 2008

Derki Sayı 28: Sonunda Hologram Yaptım!

Hologram teknolojisiyle ilgilenmeye başlayalı yaklaşık iki yıl olmuş. İlk zamanlardaki hevesim pratik imkânsızlıklar nedeniyle biraz kırıldığı için araştırmalarıma ara vermiş ve bir süredir gözle görülür bir çalışma yapmıyordum. Ancak zamanında yaydığım titreşimler sonuçsuz kalacak değildi herhalde ki cumartesi günü mucizevi bir şekilde hologram yaptım! Daha doğrusu yaptık. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nde öğrenci olan genç arkadaşım Aylin'le hocamız Doç. Dr. Necati Ecevit gözetiminde.



Efendim, üstte sadece kurması yaklaşık iki saatimizi alan düzeneğimizi görüyorsunuz. Fotoğrafta yeterli detay görünüyor mu bilmiyorum ancak üzerinde yer alacak tüm gereçleri vidalayarak sabitlememize imkan veren delikleriyle geniş bir matrikse benzeyen masa, yerden gelen titreşimi engellemesi için ağır mermer bloklardan oluşmuş. Titreşim hologramın baş düşmanı olduğu için bu önlemlere ek olarak olabildiğince az konuşmaya ve hatta nefes almaya gayret ediyoruz. Fotoğrafta en sağda görmüş olduğunuz kırmızı nokta 632 nanometre boyunda ışın yayan kaynağımız. Cümleye dikkatinizi çekerim, gayet bilimsel bir iş çeviriyor olmanın bilincinde kurulduğunu fark ediniz, 'yani kırmızı lazer' deyip basite indirgemeyiniz. Aynı hizadaki ayna ondan gelen ışığı ortadaki merceğe yönlendiriyor. Ayrı parçalar olduğunu fotoğraftan göremiyoruz ancak merceğin sol yanında bir uzaysal filtre (spatial filter) iğne deliğinden geçen ışını çalışacağımız film boyutunda bir alana yayıyor. Onun ucuna da yayılan ışığı yoğunlaştıran 4 mikron çapında başka bir kompakt mercek var ki karanlık ortamda iplik gibi görünen lazer ışınının incenin de incesi bir ayarla içinden geçiriliyor ve böylece 50 derece eğimle görünen kartona olabildiğince temiz ve yoğun bir ışık düşmesini sağlıyor.

İncenin de incesi ayarlarla ışınımızı lazerden pozlayacağımız filme kadar sağ sağlim ulaştırdıktan sonra tüm gereçleri karşılıklı en az iki vida ile masaya sabitliyoruz. Her biri yapmayı umduğumuz hologramda ölümcül hatalara neden olabilecek bu minik ayrıntıların henüz başında olduğumuzun farkında değiliz. İki saatte kurduk ya, 5 dakikada yaparız modunda yerine filmimizi koyacağımız kartona düşen ışığın gücünü ölçüp pozlamak için tahmini bir süre belirliyoruz. Işının sağ sağlim filme ulaşması gibi sağ sağlim pozlamayı durdurmak için düzeneğimize pozlama süresi dolunca kapatacağımız shutter ekleniyor. Eski fotoğraf makinelerinde olduğu gibi bir kablosu ve düğmesi olan shutterimizin tamamiyle manuel olduğu yetmezmiş gibi timerimiz de yok ve bu nedenle kaç saniye pozladığımızı model olarak getirdiğim saatin tiktaklarını sayarak ölçüyoruz.



İlk modelimiz hologram yarışması için aldığım dalmaçyalı köpek biblosu. Bu kadar beklediğine değecek bir ilgiye mazhar oluyor köpeciğimiz. Önce dört ayağından Japon yapıştırıcısıyla taşıyıcıya yapıştırılıyor, kuruduktan sonra da burun üstü yere çakılmış gibi döndürülüp pozlanmayı bekliyor. Yapacağımız hologram denisyuk tipi hologram. Lazer düzeneğimiz tepede değil masada olduğu için hocamız tepeden gelen güneş ışığında düz görebilmemizi sağlayacak şekilde olması için böyle yaptığımızı açıklıyor.

Tamamen sabitlenen modelimizi taşıyıcısına yerleştirdikten sonra neredeyse hazırız. Diğer yanda banyolarımızı hazırlıyoruz. Fotoğrafta içi boş olarak gördüğünüz dikdörtgen leğenlerde holografik filmimizi pozladıktan sonra görünür hale getirmemizi sağlayacak solüsyonlar yıllar önceki siyah beyaz fotoğraf bastığım geceleri hatırlatıyor. Temel mantık yine aynı, geliştirme (developer) durdurma ve ağartma (bleacher) Hologramda farklı olarak pozlamadan önce triethanolamine banyosundan geçireceğiz. Bu banyo tek renk lazer kullandığımız için monokrom olacak hologramımızın gözle görünmeyecek denli ince olan emülsiyonunun kimyasını etkileyerek renk skalasının bir bölümünü yansıtan, yani nisbeten daha renkli hologramlar üretmemize yarayacakmış. Yapacağımız şey holografik filmi kutusundan çıkardıktan sonra bu solüsyonla ıslatmak, sonra kurulayıp çerçeve oluşturması için kenarını bantla kapladıktan sonra masanın üzerindeki düzenekte yer alan film tutucuya yerleştirip pozlamaktan ibaret. Ancak asıl eğlence bütün bunları film ışığa duyarlı olduğu için karanlıkta yapmamız gerektiğini öğrendiğimizde başlıyor. O anda imdadımıza solgun ışığıyla yeşil renkte bir led lambası yetişmese bütün ışıkları kapatıp gözümüzün karanlığa alışmasını bekleyip, karanlıkta el yordamı ile yapacaktık.

Geliştirme banyosu hızla bozulduğu için karıştırmayı pozlama sonrasına bırakıyoruz ve ağartıcıyı leğenine koyuyoruz. En son aşama olan ıslatıcıyı (wetting agent-foto flo) aradaki yıkama işlemini yapacağımız musluğun hemen yanına hazırlıyoruz.

Film kutusunu elimizin altına yerleştiriyoruz. Masamızı, shutterimizi, tüm öğeleri sabitlenmiş mi diye pat pat vurarak kontrol ediyoruz. İzleyeceğimiz adımları sırasıyla gözden geçirip ilk testimizi yapacağız. Bu noktada akılda tutacağımız detaylara bir yenisi daha ekleniyor. O da filmin emülsiyonlu yüzeyini zedelemeden tespit edip film kutusundan masaya, oradan banyolara doğru şekilde ulaştırmak. Kullanacağımız materyal bir yüzeyi emülsiyon kaplı bir cam aslında. Emülsiyon gözle görülmeyecek denli ince olduğundan soluk güvenlik ışığında gözlerimizi değil tırnağımızın ucunu kullanıyoruz. Camın kenarını tırnağımızla çizer gibi yapıp kayıyorsa cam, güçlükle kayıyor, bir şeyi kazıyor gibi oluyorsa emülsiyonlu tarafı olduğunu anlayacakmışız. Bir kere anladıktan sonra unutmayıp triethanolamine banyosunda üstte, pozlarken obje tarafında ve diğer banyolarda da üstte olacak şekilde yerleştireceğiz. Herhangi birinde şaşırırsak ya hiç pozlanmadığı ya da zedelendiği için hologramımızın hiç çıkmama riski var.

Konsantrasyonumuzu bozmadan ilk testi kimin yapacağına karar veriyoruz. Birbirimizin ayağına dolanmamak için bütün aşamaları bir kişi yapacak. Şanslı kişi Aylin oluyor. Işığı kapatıyoruz. Güvenlik ışığında filmi kutusundan çıkarıyor, triethanolamine banyosundan geçirip süzdürüyor, önce bir araba sileceğinin lastiğiyle –yanlış okumadınız- sonra fön makinesiyle tamamen kurutuyor. Dört kenarını bantla çerçeveliyor ve emülsiyonlu tarafı objeye bakacak şekilde film taşıyıcıya yerleştiriyor. Film taşıyıcıyı henüz kurcaladığı için mikron düzeyinde bile titreşim yaşamaması için yarım dakika kadar hep birlikte nefesimizi tutup bekliyoruz. Sonra shutteri açıp pozluyor, sessizlikte dinlediğimiz tiktaklardan on tane sayıp shutterı kapatıyor. Filmi çıkarıp bir kenara koyuyor ve ölçülmüş olan geliştiriciyi leğeninde karıştırıyor. Kenarındaki bantları çıkarıp emülsiyonlu kısmı üstte olacak şekilde filmi geliştirme banyosuna koyuyor. Tepkimeye giren film emülsiyonunun karardığını görüyoruz. Banyonun tam tesir etmesi için leğenin köşesinden tutup hafifçe kaldırarak film üzerinde minik dalgalar oluşturuyor. Her yanı eşit şekilde karardıktan sonra filmi alıp musluktan akan suyun altında yıkıyor. İdeali saf su olsa da musluk suyumuzla 2- 3 dakika boyunca mütevazi hologramımızı yıkıyor ve ağartma banyosuna alıyor. Yine emülsiyonlu yüzeyinin üstte olmasına dikkat ederek. Köşesinden salladığı leğendeki dalgalar filmi bu sefer de ağartmaya başlıyor. Bantın altında kalan kısım hiç pozlanmadığı için tamamen şeffaf, filmin kalanı ise aynı tonda bir açık sarı olunca banyodan çıkarıp yine 2-3 dakika akarsuda yıkıyor. En son olarak foto floda minik dalgalarla köpürttükten sonra süzdürüp yine araba sileceğinin lastiğiyle zedelemeden solüsyonu akıtıyor ve fön makinesiyle tamamen kurutuyor.

Nefesimizi tutup hologramımız çıkmış mı diye spot ışığının altında bakıyoruz. Evet, köpeğimizin dört ayağı, ve gövdesinin alt kısmı bakırdan küf yeşili tonlarına kadar gayet net şekilde görünüyor. Açısını değiştirerek köpeciğimizin başını da görüyoruz ancak zorlukla. Yine de ilk hologramımızı yapmış olmanın coşkusuyla bir de gün ışığında bakmak için dışarı akın ediyoruz. Elindeki camı birbirinin elinden kapan dört kişiye duvara sıva yapan işçiler şaşkınlıkla bakıyorlar ancak onlara aldırmıyoruz. İlk testimiz başarılı!

Heyecanla karanlık odaya dönüp bir hologram daha yapıyoruz. Her şeyi yapan ikinci şanslı kişi benim. Pozlama süresinde ufak bir değişiklik dışında aynı işlemleri yapıyorum ve sonuç benzer çıkıyor. Üçüncü denememizi başka bir kutu filmden yapıyoruz, sonuç daha iyi değil. Hocamız köpeğin ayaklarının net çıkmasını filmin film taşıyıcıya sabitlendiği kısmı olmasına bağlıyor. Titreşime dair aldığımız önlemlerin filmin taşıyıcıdan uzak kısmında yetersiz kaldığını ve köpeğin başının o nedenle net çıkmadığını söylüyor. Karanlık odada geçirdiğimiz saatler bizi sabrımızın sınırına yaklaştırdığından son bir deneme yapıp bırakmaya karar veriyoruz. Bu sefer hem daha küçük bir obje hem de daha yeni bir film paketi deneyeceğiz. Köpeğin önüne metal prenses Leila heykelini yerleştiriyoruz. Daha küçük ve ince bir filmle yaptığımız tek deneme tek kelimeyle mükemmel sonuç veriyor.



Prenses Leilamızın arkasında tamamı görünen köpeğimizle son hologramımız belki en şahane kompozisyon değil ancak netliği ve yansıttığı renkler bütün bu çabaya değdiğini gösteriyor. Hocamıza sağladığı imkanlardan ve ayırdığı zamandan ötürü teşekkür ediyor, banyoları boşaltıp karanlık odayı temiz bir şekilde bırakıyoruz. Hologramlarımız sadece meşakkatli çabamızın ele gelir ürünü olmaktan öte istediğim her şeyi yapabileceğimin de kanıtı oldu.

20 Temmuz 2008

Ekmek Elden...

Gözüm bizim banka takılıyor. Tam şu anda bir bayan oturuyor, kolunun altındaki hasır çantasında kafası görünen, ancak çıkarıp banka koyana kadar canlı bir köpek olduğunu algılayamadığım köpeğine elinden su içiriyor! Köpek orta boy bir çantaya sığacak boyda, kahverengi, kulakları sallanan cinsten. Tüyler belli ki kuafor tarafından tıraş edilmiş. Tepesinde bir tutamı yularının renginde -koyu pembe- bir saç lastiğiyle tutturulmuş.

Ben böylesi gerçeküstü bir sahne daha görmedim! Kadın köpeğini çantada taşıyor. Ayakları kirlenmesin diye mi? Yorulmasın diye mi? Mataradan avucuna su doküp köpeğine lık lık lık içirttiğini gördüm ya, kadın hem patileri kirlenmesin hem de yorulmasın diye kendim taşıyorum dese şaşırmam. Köpek susuzluğunu giderince aynı matarayı ağzına dikerek kendi susuzluğunu dindiriyor.

Sonra bir sigara yaktı. Sigara bitince çantadan naylon torba içinde bir sandviç çıkardı. Köpek ona da meyledince ilk lokma yine kokoş köpeğe gidiyor. Köpek sanırım kendisini insan sanıyor. Kadınla birlikte sandviç yiyip uslu uslu bankta oturuyor, gelen geçene bakıyor. Ayıp olur diye it diyemeyeceğim, hatta hayvan demeye bile dilim varmıyor. Yaşam formuna bak diyorum! Ekmek elden, su da elden!!!

10 Temmuz 2008

Derki sayı 28

Şube işlerine daldığımdan derkinin sayılarını takip etmeyi atlamışım, ne ayıp! sayı 27 çıkmış, tükenmiş, sayı 28 bile çıkmış blogistanımıza haber olarak düşmemiş! Geçenler geçmiş olsun deyip son sayıdaki yazının bağlantısını vermekten başka çare yok. Bir önceki yazı aşağıda, hologram yaptığımı anlattığım burada. Daha ne olsun?!

24 Haziran 2008

Yavru

Çocuk yardımları yattı. Bir geliri olmaksızın çocuk sahibi olan aileler hesaplarına yatan 20 liralık 40 liralık yardımlarını tahsil etmek için geliyorlar. İstisnasız çocuklarını da getiriyorlar. Şubenin önündeki banklar sıralarını bekleyen başka müşterilerle dolu olduğu için tek basamaklık kaldırıma tünemiş bir ailenin en gencine takılıyor gözüm; ilk adımlarını atmakta olan zeytin gözlü saçları bukle bukle olmuş esmer bir bebek. Dünyaya acemi olduğu attığı adımdan belli; adımlar hep anneye yönelik, sevinç sınırsız. Anne, 8 yaşlarındaki en büyük oğluyla oturuyor. Çok ilgili görünmese de kendi başına ayakta durabildiğini anladıktan sonra iki adım atıp yarı düşerek de olsa kucağına ulaştıkça bebeğini göğsüne gömerek kucaklıyor, yanaklarından öpüp seviyor. 5 yaşlarında ortanca oğlu küçüğün bu neşesine ortak olmak için o adım atıp anneye ulaştıkça kardeşini kucaklayıp iki adım öteye taşıyor, kollarını açıp kardeşinin bu sefer de kendisine doğru yürümesini bekliyor. Minik adımlarının kucaklamayla ödüllendirilmesine nasıl seviniyor yavru. Kendisini her seferinde bıkmadan üç adım öteye taşıyan ağabeyi kadar kavrulmamış. Üzerindeki tulumu kirli ancak ayaklarına tam olan sandaletleri var. Kollarını ona açan abisi vaaar, onu dikkatle izleyen büyük abisi vaaar, kendisini öpen kucaklayan annesi vaaar. Yokluk nedir bilmiyor. Henüz.

16 Haziran 2008

10 Haziran 2. yaşgünü!

10 Haziranda Gülten Akının peşinden yazarken unutmuşum. Sonrasında başka bloglar arasında bir yaşgünü mesajı okuyunca aklıma geldi. Yaw benim blog da yazın güneş ta tepedeyken doğmuştu, acep ne gündü diye düşündüm ve ne göreyim?! 10 haziranmış!

Zaman geçer, doğumgünleri de... Yıldönümü dediğimiz gün nihayetinde yılın 365 gününden biridir. Ancak sevgili blogumun ikinci yılı, henüz burada yazmamış olsam da kuruluş amacını tamamladığı günlerde doldurdu tam. Evet, hologram blogu ilk hologram yapışımla birlikte ikinci yılını kutluyor! Detaylar az sonra...

11 Haziran 2008

Derki Sayı 27: Düşünce Gücüyle Kilo Vermek

Düşüncelerimi kontrol edebiliyor olduğumu bilmek hayatımın dönüm noktalarından ilkiydi. Kontrol edebildiğim düşüncelerimle hayatımda istediğim şeyleri sırayla elde etmek de sonrakiler.
Hayatımda istediğim şeylere istediğim gibi bir bedenin dahil olması formda olma halimin sekteye uğradığı son birkaç aylık dönemde, yıllar önce aldığım ve okuyup uygulamakla birlikte rafa kaldırdığım bir kitabı hatırlamamla oldu: Düşüncenin İyileştirici Gücü, Dr. Gerald EPSTEIN* Başlamadan önce bu kitaptaki yöntemlerin işe yaradığını daha önce deneyerek gördüğüm için rahatlıkla ifade edebilirim. O dönem herhangi bir hormon/beslenme bozukluğu ya da başka bilinen bir neden olmamasına rağmen normalde sivilce çıkmayan bölgelerde çıkan ve kozmetiklerin hiçbir çeşidinin çare olamadığı çıbanımsı sivilcelerle uğraşıyordum. Kalıcı çözüm bahsettiğim kitaptaki mısır yöntemiyle şifa oldu.

Kitap, düşüncenin önemi –bana göre her şey olduğu- ile başlıyor ve zihin beden birlikteliği çerçevesinde imgelemenin yeri ile devam ediyor. Duygusal ve fiziksel birçok rahatsızlık konusunda yeni bir deneyim önerdiği imgeleme egzersizlerini anlattığı bölümlerde konusu geçen rahatsızlığa sahip danışanlarının öykülerine yer vermiş. Batı tıbbının çare olamadığı kanser türlerinden imgeleme yoluyla iyileşenler gibi çarpıcı örnekler bu yöntemle ilk kez tanışanları bile rahatlıkla ikna ediyor. Nedenlerin sonuçları yarattığı dünyada nasıl olup da bunun mümkün olabileceğini merak eden daha kuşkucu insanlar için psikolojik dünyamızın fiziksel dünyanın görünmeyen düzlemlerde başlıca etkileyicisi olduğunu anlatıyor. Kitaplarını okuduğum bir bilge olan Osho da beden zihin dengesi hakkındaki kitabına ‘beden gözle görünen ruhtur, ruh gözle görünmeyen bedendir’ diyerek başlıyor.

Semptomları değil rahatsızlığın ortaya çıkış nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik bu yöntem şimdiye kadar bize öğreten düşünceleri alt üst etmeyi göze alanlar için değişik deneyimler vaat ediyor. Tedavi uygulanacak rahatsızlıklara geçmeden önce imgelemeyi ‘bir şey beklemeden’ yapılmasının etkili olacağını okuduğumda şaşırdım. Bir amaçla yapıyoruz bu işi, nasıl bir şey beklemeyeceğiz diye düşündüm. Deneysel kişiliğim ağır basıp, sadece denemeye karar vermesem ne daha önce ne de şimdi sonuç almam mümkün olmazdı. Egzersizler gözünün önüne bir durum getirmekten ibaret ve bunu maksimum 2-3 dakika yapmanın yeterli olduğu yazıyor. Halbuki bize bir amacın varsa ona odaklanman, onu hayatının her alanına dahil edip onu yaşaman öğretildi. Ne kadar çok çalışırsak o kadar başarılı olmuyor muyduk?! Kitaba göre ‘az çokmuş’ Egzersizin başarısı önerilen imgelemeyi yapmaktan ibaretmiş, birkaç dakikalığına gözünün önüne getirmek. Kolaycı zihniyete karşı da uyarısı var. Bu kadar basit olması değerini düşünmesin, buna niyet edin, bu niyetiniz doğrultusunda hareket edin, sakinleşin, arının ve değişim gelsin önerilerine ek olarak 2 dakikalık imgeleme egzersizinizi trafikte yeşilin yanmasını beklerken değil, sakin bir ortamda, dik pozisyonda oturup bilinçli nefes verip alırken gözlerinizi kapatıp tam bir yoğunlaşma içindeyken yapın diyor. Gün içinde imgeleme yapmak için en uygun zamanların güne başlarken uyandığınızda ilk iş olarak, gün batarken ve gece uyumadan önce olduğu yazılıyor. Günde üç kere yapılması öneriler birçok egzersiz için gayet uygun…

Uygulamaya yönelik bölümleri okuduktan sonra ne kadar çok başlık olduğunu görüp, benim gibi şunu da iyileştireyim, bunun da çaresine bakayım diyen hevesliler için birden fazla tedavinin önerilen programa uymak kaydıyla aynı dönemde yapılabileceğini belirtiyor. Kitabın en sonunda imgeleme tedavisinin genel sonucu olarak kişinin kendi imgelerini oluşturabileceğinden ancak bunu yaparken dikkat edilmesi gereken konulardan bahsediyor. Hayatta karşılaştığımız negatif etkilerin bile çok güçlü pozitif sonuçları olabileceğini belirtiyor. Fiziksel ve duygusal bir rahatsızlığı olmasa bile genel iyilik seviyesini arttırmak, mevcut sağlık durumunu ölçmek ve iyileştirmeye yönelik egzersizler bu kitabın sadece hasta olduğumuzda başvuracağımız bir kaynaktan çok daha fazlası olduğunu gösteriyor.

Şimdi gelelim imgeleme yoluyla nasıl fazla kiloları vereceğimize. Kilo verme, selüloitleri giderme, kas yapma ve genel olarak sağlıklı olma konusunda ben de sonuç almak için fiziksel nedenler yaratmaktan yanaydım. Nasıl olmayayım?! Bize her gün güzel ve formda olmamız dikte edilmiyor mu? Bunların özünde sağlıklı olmanın yattığını yoga uygulamaları sayesinde anlamıştım ve bunun için kendimi şanslı ve ‘bilinçli’ sayıyordum. Zihnimizin fiziğimizi etkileyebileceği düşüncesine aşinaydım. Ancak bakışım bunun zihnimizin ihtiyacımız kadarını yemeye, normalde yayılıp kalacakken bedeni hareket etmeye yönlendirmek şeklinde algılayacak açıdaydı. Dolayısıyla ilerleyen teknoloji ve gelişen formda olma endüstrisinin bir tüketicisi olarak, ‘sağlıklı ve formda olmak’ için metabolizmamın günlük enerji ihtiyacını belirlemek, bu enerjiyi sağlıklı besinlerle karşılamak, vücudumu istediğim forma yaklaştıracak egzersizler yapmak, zihnimi kullanacaksam bunları irademi zorlayarak değil, bunlardan hoşlanmamı ve isteyerek yapmamı sağlayarak kullanmak şeklindeydi. Bunların sonucunu alıyordum almasına ancak kendimle yürüttüğüm bir savaşı sürdürmek, düzenimi korumak adına sosyal yaşamımdan ödün vermek ve sonuçta bedenimi beğenecek takdir edecek yerde neden mükemmel değilsin diye kendime düşmanlaşmak pahasına! Toplamda bir adım ileri bir adım geri şeklinde değişen sonuçları değerlendirip daha etkili ve daha yeni ürünleri sırayla denemek neredeyse ikinci işim olmuştu. Tek kelimeyle moral bozucu.

Bu kitap şişmanlık başlığı altında iki egzersiz öneriyor: Kendinize Ayna Tutmak ve Bedeni Tekrar Yapılandırmak. Bunları başka kilo verme yöntemleriyle –şimdiye kadar bildiklerimizi kastediyor- birlikte ya da onlar işe yaramadığında kullanabiliyoruz. Kilo vermenin yanında şişmanlığın duygusal nedenlerini ortaya çıkmasına şaşmamalıyız.

Kendinize Ayna Tutmak kilo vermek istediğimiz her an 1-2 dakikalığına uygulayabileceğimiz basit bir imgeleme egzersizi. Bunun için kendimizi bir aynanın önünde imgeliyoruz. Aynada gördüğümüz, olmasını istediğimiz gibi görünüyor, daha ince vs. Sonra aynanın içine girdiğimizi ve oradaki daha ince olan aksimizle karıştığımızı imgeliyoruz. Burada nasıl hissettiğimize, nasıl göründüğümüze dikkat ediyoruz. İmgelemenin başarısı başımızı eğip kendi vücudumuza bakarken onu istediğimiz halde görme ve buna dair duyguları yaşamada gizli. Sonra aynadan çıkıp aynanın önünde duruyoruz ve imajı sağ elimizle sağa doğru aynadan dışarı itiyoruz. Bunu bir şeyler yemeden önce hep benimsediğimiz bu imajı gözümüzün önüne getirerek, hatta kağıda çizip görebileceğimiz yerlere asarak, teknolojiyi kullanıp olmak istediğimiz bedene kendi başımızı monte ederek destekleyebiliriz. Zihnimiz bedenimizin böyle göründüğünü bilecek denli ikna olduğunda bedenimiz de o şekli almış olacak.

Bedeni Yeniden Yapılandırmak egzersizinin amacı öncelikle bedenimizin şeklini değiştirmek, ki bu da benim için yeni bir düşünceydi. Şimdiye kadar genlerimizin oluşturduğu bir beden tipine sahip olduğumuz ve bunu iyileştirmekle birlikte tümüyle değiştirmemizin imkansız olduğu söyleniyordu. Üç aşaması olan bu egzersiz ise mevcut şeklimiz ne olursa olsun imgeleme yoluyla gerçekten istediğimiz şekilde bir vücudu düşüncelerimizle oluşturabileceğimizi söylüyor. Tam benlik!

Bu egzersize kendi resmimizi çizerek ve olmasını istediğimiz şekilde ölçülerimizi belirterek başlıyoruz. Yemekten yarım saat önce bir koltuğa oturup kol ve bacaklarımızın eklemlerinden içeri doğru katlandığını hepsinin diyaframda toplandığını imgeliyoruz. Ve bunu nefes aldığımız sürede yapıyoruz. Nefes verirken gri bir dumanın dışarı çıktığını ve havada sürüklenip gittiğini görüyoruz. Nefes alırken katlanma nefes verirken gri dumanı salma egzersizini üç kere yapıyoruz. Koltuktan kalkıp bir duvarın yanında ayak parmaklarının üzerine yükselip kollarımızı kaldırıp bedenimizi gerip esnetiyoruz. Olduğumuz yerde 90 derece dönerek aynı yere gelene kadar tekrarlıyoruz. Bir hafta boyunca her yemekten önce bunları yapıyoruz.

İkinci hafta bunları yapmaya devam ederken yemeğe oturduğumuzda yiyeceğimiz şeyleri sayıyoruz ve vücudumuza bir emir veriyoruz: Sevgili vücudum –bu da benim eklemem- şimdi şunu şunu şunu yiyeceğim, sen bunlardan ihtiyaç duyduklarından ihtiyacın kadarını al, fazlasını boşaltım yoluyla boşalt. Gayet basit görünen bu uygulamanın gayet bilinçli olduğunu düşündüğüm beslenme alışkanlıklarımın aslında ne kadar tepkisel olduğunu ve aç olmadığım halde ne kadar çok atıştırdığımı fark etmemi sağladı. Bedenimin emirlerine uyacağına güvenim tam olmakla birlikte onunla iletişim kurmaya başladığım için daha çok sevdiğimi ve onu yormamak için daha az yediğimi söyleyebilirim.

Üçüncü haftada ilk ve ikinci haftada başladığımız uygulamalara bir yenisini ekliyoruz. Nefes alıp katlanma, duvarın yanında esneme hareketinden sonra tekrar koltuğa oturuyoruz ve bedenimizi belimizden ikiye katlayıp, kollarımızı ve bacaklarımızı uzatırken imgelemeyi devreye sokup kollarımızın ve bacaklarımızın uzamaya devam ettiğini ve çok uzaktaki bir binaya dokunduğunu görüyoruz. Bunu iki kere daha tekrarlayıp rahatlıyoruz. İlk iki egzersizle birlikte bir hafta bunu yapıp 7 gün ara veriyoruz. Eğer ölçülerimiz başlangıçta işaretlediğimiz ölçülere ulaşmamışsa 21 gün uygulama ve 7 gün ara verme tarzında iki dönem daha uygulayabiliriz. Ben ilk dönemin yarısındayım, ölçülmek için henüz erken fakat istediğim sonucu alacağıma güveniyorum.

* Ege Meta Yayınları. Kitabın orijinal adı Healing Visualisations

10 Haziran 2008

Gülten Akın

Kredi başvurularını onaylarken bir tanesi dikkatimi çekiyor. Başvuru sahibi Gülten Akın, diğer çoğu müşterimiz gibi maaşına karşılık limiti dahilinde kredi başvurusunda bulunmuş. Bir an içim heyecanlanıyor. Şair Gülten Akın mı acaba diye meraklanıyorum. Dosyasında evrakları tam, sorguları temiz. Nüfus cüzdanının siyah beyaz fotokopisinde koyu çıkmış fotoğrafa dikkatle bakıyorum. Kendisini görsem tanımam ki, değil fotoğrafını! Hafızamı zorlayınca öğretmenlik de yaptığını hatırlıyorum. O halde bizden maaş alan bir emeklimiz olabilir düşüncesi bir heyecan dalgası daha yaratıyor içimde. Saniyenin yarısında kendimi ve artık müşterimiz olan şair Gülten Akın’ı başrole koyduğum bir senaryo yazıyorum.

Dosyaları almaya gelen genç arkadaşım sona bıraktığım için dosyasında bir eksiklik olup olmadığını soruyor. Yok tabii ki. Aynı isimli şair mi yoksa isim benzerliği mi sohbetinin sonunda bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. Bunu şimdi onaylamayayım, müşteri gelince sen haber ver. O zaman onaylar, dosyasıyla birlikte yukarı çıkarım, orada kendim sorarım diyorum. Yok, o kadarcık bekletmeye bile kıyamam. Geldiğinde bana haber vermesinde anlaşıyoruz. O gittikten sonra aynı sohbeti kredi yetkilisi diğer arkadaşla da yapıyoruz. Şiir yazdığı için ünlü olduğunu anlatmam da bir o kadar zaman alıyor. Ünlü deyince niyeyse dizi oyuncusu mu diye soruyor. Hangi arkadaşıma gelirse gelsin bana haber verecekler, içim rahat diğer işlerime dönüyorum.

Gülten Akın aklıma akşam kredici arkadaşımı görünce geliyor. Gelmedi mi diye merakla soruyorum. Geldi ama hiç öyle yazar gibi bir havası yoktu, o yüzden size haber vermedim deyince bozuluyorum. Hepimizin neci olduğu alnımızda mı yazıyor?! Hem şair dedim ne yazarı!!! Küçük bir ihtimal için kırmamak adına bir şey demiyorum ve internette araştırmaya girişiyorum. Gülten Akın 1933 Yozgat doğumlu şair… Bizimkinin de doğum yılının 1933 olduğunu görünce sıcak bir rüzgar esiyor içimde. Tek farkla, bizim müşteri Bandırmada doğmuş, rüzgar serinliyor… Sonrasında imzalarını taşıyan fişleriyle birlikte dosyası tekrar geliyor. El yazısıyla yazdığı ismini ve titrek imzasını inceliyorum. Hayretle el yazısını bir şairinkine benzetemediğimi fark ediyorum!



Yeniden

Karanlık bastı mı gelirsin
Pencerem dibinde durursun
Oyuncaklar kabartma harfler gibi
Elle tutulur garipliğin

Elişi kağıtlardan çiçekler yaparsın
Yeni şekiller görülmedik renkler ışıklar yaparsın


Gülten Akın

05 Haziran 2008

İleri Hep İleri

Süha Bey, Müfide Hanımdan bir gün sonra geldi. Uzun boylu, beyaz saçlı beyaz bıyıklı bir ihtiyar delikanlı. Maaşların evden ödenmesi için ne yapmak gerektiğini sordu. Otomatik cevabımı verdim, maaşınızı bankadan pttye aldırırsanız 85 yaşın üzerindekilere sorgusuz, gelemeyecek durumda olanlara talepleri üzerine evden ödeme yapılıyor. Nüfus cüzdanını uzattı, doğum tarihi kısmına 00/00/1923 yazıyordu. Şaşkınlığımı görünce cumhuriyetin kurulduğu yıl doğmuşum, öyle yazmışlar şeklinde açıkladı. Kargo pantolonun üzerine kısa kollu kareli bir gömlek giymişti. Aksesuar olarak bel çantası ve modern bir güneş gözlüğü takıyordu. 85 yaşımdayım ama gelebilecek durumdayım, gerek yok o zaman dedi. Müfide Hanım geldi aklıma, dün de sizin gibi dinç bir bayan geldi 82 yaşındaymış, maşallah siz de yaşınızı hiç göstermiyorsunuz dedim. Çapkınca gülümsedi, siz de hiç göstermiyorsunuz küçük hanım dedi. Ben şaşkın, o çapkın hiç göstermiyorsunuzlaştık. Güneş gözlüğü hala gözünde olduğundan gözlerini göremedim, ne demek istediğini anlayamadım. Bir anlık sessizliğin ardından aniden kalktı, masamın yanında koca bir dağ oldu, yaşını göstermemenin hakkını veren çevik adımlarla gitti.

Ondan sonra 86 yaşında bir bayan geldi, üç yere üç farklı imza atması dışında bir sorunu yoktu. Ondan sonra Gülendam Hanım geldi, bana kredi vermiyorlar diyerek sitem etti. Yüzünde ilk dikkat çeken cildinin kırışıklarıydı. Zaman dik duruşundan, gür sesinden, enerjisinden bir şey eksiltemeyince hıncını yüzünü haritaya çeviren kırışıklıklarla almış sanki. Anlatıyor da anlatıyor, benim 61 yıllık hizmetim var, hemşirelikten emekliyim, hayatta kredi kullanmadım, maaşım var, ilk kez bir yakınımın ihtiyacı oldu, oğlu hapse girdi, ona vermek için kredi istedim, benim yaşımdakilere kredi verilmezmiş dediler. Nüfus cüzdanına baktım, 1919 doğumlu olduğunu görünce içimden yuh dedim. Kredi alınırken zorunlu olan hayat sigortasından ve onun yapılabileceği yaş limitinden bahsettim. Yapılabilse bile priminin çok yüksek çıkacağını söyledim. Ona söylemedim ama sigorta şirketimiz 85 yaşın üzerindeki insanların her an ölebileceğini düşündüğünden onlara hayat sigortası yapmıyor. Oysa Gülendam Hanımın hiç de her an ölecek gibi bir hali yoktu, Allah kaza vermesin, rahatlıkla dalya diyecek gibi duruyordu. Açıklamamı dinledikten sonra fazla ısrar etmeden gitti. Camın önünden geçerken onu izledim. Kırışıklıkları dışında 60 gösteren 89 yaşında bir bayan, kapri pantolonun üzerine tünik gömlek giymiş, ensesinde yaptığı atkuyruğunu kumaş kaplı bir topuza çeviren bir toka takmış, arkasını fötr şapkalar gibi kıvırdığı yazlık şapkasının siperliğini gözüne güneş gelmeyecek şekilde ayarlıyordu.Modası geçmiş geri gelmiş büyük güneş gözlükleri gözündeydi ancak yere değil ileriye baktığını anladım.

04 Haziran 2008

Müfideciğim

Kaç gündür size Müfideciğimden bahsetmek istiyorum, fırsat bulamıyorum.

Müfide Hanım bankamatik kartının süresini uzatmak için torunuyla geldi pazartesi günü. Torunu fotokopilerini çekerken maaşının ne kadar olduğunu sordu. Kartını torunlarına veriyormuş, ama vekaletimi vermiyorum, ben öldükten sonra maaşım devlete kalsın istiyorum dedi. Zaten öyle oluyor teyzecim dememi beklemeden devam etti: kızım tam 82 yaşımdayım, gözlerim görüyor, kulaklarım duyuyor, ayaklarım tutuyor, tansiyonum yok, şekerim yok, kolestrolüm yok, lise mezunuyum, başkalarının makineyle yaptığı hesapları ben aklımdan yaparım... Bir de neşeli! Hayran kalmamak elde değil. Sonra uzanıp elimi tutuyor ve dua kısmına geçiyoruz. Elim elinde o söylüyor ben amin diyorum: elimi tuttun ya benim sağlığım sana geçsin, Allah sana nurtopu gibi, hayırlı bebeler versin, Allah sana kıymetini bilen bir eş versin, Allah kaderini güzel eylesin, yolunu açık eylesin, Allah sana bereketli kazançlar versin, dua önemlidir kızım, Allah ne muradın varsa versin... Onunla birlikte ben de neşeleniyorum ve 'Teyzecim böyle sağlıklı uzun yaşamak için ne yaptın, bize de söyle biz de yapalım' diye soruyorum. Bir an durup cevap veriyor; hep iyilik düşündüm iyilik yaptım kızım. Bu anlamlı cevabın üzerine bir sessizlik oluyor. Torunu gelmiş formunu doldururken çocuklarının, eşinin, babasının, tüm kardeşlerinin isim ve soyisimlerini söylüyor, ne iş yaptıklarını nereden emekli olduklarını anlatıyor. Üç ağabeyi de üniversite bitirip devlete hayırlı işlerde çalışmışlar, kendisi liseyi bitirmiş, gençliğinde çok güzelmiş, konfeksiyon giyermiş, o ne giyse moda o olurmuş. Eşi de gençliğinde çok yakışıklıymış, o çalışmış kendisi çocuklarını büyütmüş, çocuklarının hepsini okutmuş.

O konuşuyor, ben onu izliyorum. Soyut desenli ince kumaştan bir başörtüsünü çenesinin altında usulen bağlamış ve onun hakim renginde bir pardesü giymiş, dimdik oturuyor, bir tek ön dişlerini kaybetmiş, alt çenesinde sadece ortadaki iki dişi kalmış, konuşmasını biraz s ağırlıklı sürdürmesi dışında etkilemiyor, şivesiz ve bütün cümlelerle konuşuyor. Sağlık durumunu anlatırken fazla kilom da yok dese yeri olan sade, minyon bir hanım, işlemi bitince torunuyla birlikte teşekkürler ederek ayrılıyor.



O gidiyor, gişedeki arkadaşlardan biri ardından hava almaya çıkıyor. İki adımlık mesafede eşinden maaş bağlanan bir bayanın ilk maaşını almaya geldiğini bir yandan da eşini kaybetmekten ötürü üzüntüsünü anlattığı için bunaldığını söylüyor. Bayanın eşi çöpçüymüş, bir akşam çöpleri çöp arabasına boşaltırken konteynırdan kafası kesilmiş bir adamın cesedi düşmüş ve eşi kalp krizi geçirerek oracıkta vefat etmiş. Kadın niye benim kocama denk geldi de ben dul kaldım diye kafası kesik adama sitem ederken arkadaşım her işte bir hayır vardır diyerek onu teselli etmiş. Böyle bir durumda ne denir ki dercesine bakan arkadaşıma, umarım adamın kesik kafası da başka bir yerde başka birini dul bırakmaz ve o da yine sana denk gelmez diyerek teselli ettim. Hiçbirimiz adamın kafasının niye kesildiğini, bedeninin niye çöp konteynırına atıldığını düşünmedik.

11 Mayıs 2008

La Mer

Harvey Nichols'da Türkiye’de çalışan kocaları nedeniyle İstanbul’da yasayan yabancı kadınların üye olduğu bir grup için özel bir La Mar krem seansı vardı. Bu grubun üyeleri her ayın ilk Salısı Gloria Jeans'de kahve içiyorlar, ayda bir `tencere şansına' öğle yemeği yapıyorlar, arada sırada yemekli bir konferans düzenliyorlar. Ben çoğuna gidemiyorum. Sabah sabah veya öğlen öğlen okumalarımı feda edip aralarına karışamıyorum. Bu kez toplantılarına katılayım dedim, ne de olsa güzellenmekle ilgili bir konu.

Arabayla gitmeyi gözüm yemiyor. Finikülerle Taksim'deki metroya nakloluyorum. Gençten bir kalabalık ile orta dolulukta bir vagonda gidiyoruz. Kadınların hepsi pantolonlu, koyu renk giyinmişler. Başı bağlı olanlar da dâhil olmak üzere bu genç kadınların hiçbiri eskinin hanım hanımcık tarzında değil, dizlerini bitiştirmeden oturuyorlar. Önümdeki kanepede genç bir kız var. Bir tek o etek giymiş, pastel renkli çiçeklerle bezeli bir bahar kıyafeti. Uzun eteği ile çorap giymemiş, ama üşüyormuşçasına pardösüsünün yaka düğmeleri kapalı. Gençliğinin güzelliği ve iyi huyluluğu ile gözlerimiz karsılaşınca gülümsüyor.

Metro treni Levent durağına geliveriyor. Trafikte hiç sinirlenmeden. Metro City istikametine yöneliyorum, ama Kanyon Gültepe yönündeymiş. İki alışveriş merkezi arasındaki kısa mesafeyi yeryüzünden yürüyorum, sahteci kaldırımda. Sahteci, çünkü çok geniş gibi görünüyor ama sol yanımdaki gökdelenlerin bahçe duvarlarının kaldırım tarafına çimen düzenlemesi yapılmış, dev beton saksılar konmuş, yürünecek kaldırım daracık kalmış, hem de egzoz dumanı tarafında.

Kanyon'un girişine yöneliyorum, biraz gergin, yine kontrol noktasından geçilecek, ben geçmeyeceğim, hamile misiniz diyen görevliye dört bucuk aylık diyeceğim. Hangi kata geldiniz, diyor görevli, meğer çarşı giriş kapısını atlayıp ofis kapısına gelmişim.

Bir yıldır gitmiyorum, Kanyon'u boykot ediyorum, bu kapıdaki tatsızlıktan dolayı. Bu kez düzgün gidiyor işler, görevli kadın beni eliyle şöyle bir yoklayıp canlı bomba olmadığıma kanaat getiriyor. Harvey Nichols girdiğim kattaymış. Kanyon'un en beğendiğim tarafı açık havada yürünebilmesi. Keyifli bir yürüyüşe hazırlanırken camları görüyorum, içe doğru eğimli, refraksiyonuyla insanin gözünü vitrinlerden çelen bir tuhaf düzenleme. Tepeye de branda görünümlü gergiler koymuşlar. Le Pain Quotodienne' i geçiyorum, içerisi bomboş, saat 11. Koca koca tekerlek ekmekler, ev yapımı görünüşlü kavanozlar davetkâr dizilmiş tezgâhın arkasına, dönüşte uğranabilir.

Harvey Nichols en sonda. Ondan önceki dükkân Max Mara'yi görmüştüm daha önce. Bu Harvey Nichols hep burada mıydı acaba. Hani Emine Erdoğan’ın her alışveriş zamanında iki saatliğine kapattırdığı dükkân. Bakalım tesettürlülere ve rüküşlere hitap eden dükkânda neler var. Tamamen gereksiz ve efervesan bir is yapmanın keyfiyle giriyorum mağazaya. Bir renk cümbüşü karşılıyor beni. Giysileri elliyorum, çok güzel, ipek şifona bayılırım. Renkler de çok iç acıcı. Yüzde yüz koton, kimi saten 'cila’lı olan giysiler de çok hös. Bir de ketenler var, saydam olan. Bu giysileri ancak New York'da giyebiliriz, ya da şoförlü arabalarımıza binip Rayna’da ineceksek, olabilir. Gözlüklerimi takıp fiyatlara bakıyorum. Gemicik yüzdürenler alabilir.

Naylon, spor bir çantayı gözüme kestiriyorum, 780 YTL. Bunu ben New York’da en fazla otuza alırım. Koton bir şapka deniyorum, hemen bir tezgâhtar beliriyor. Onun rehberliğinde dere tepe düz gidip aynaya ulaşıyoruz. Bir anlam veremiyorum bu ayna kıtlığına. Şapka fiyatı oranında yakışmıyor. Kıza teslim ediyorum, aynı yolu geri yürümek zorunda kalmıyorum. Demek ki eşyaya elimi her atışta bir görevlinin yanımda bitmesinin böyle bir yararı var. Kozmetikleri soruyorum. Alt kattaymış. Bu ne kadar büyük bir mağazaymış böyle. Yürüyen merdivenle aşağı iniyoruz. Bu katta da hiç müşteri yok, 'Hello!' diyerek bir satıcı yaklaşıyor gülümseyerek. İlerleyen yaslardaki kulaklarda yerleşik olması beklenmeyen kulaklıklardan olmalı bu vatandaşlık karıştırması. La Mer üst kattaymış, 'grupla geldiniz değil mi' diyor ve önüme düşüyor. Tekrar üst kata çıkıyoruz, yine o korkunç müziğin çaldığı bolümde rengârenk elbiseler arasındayız. Ben yoruldum, eve gitmek istiyorum. Bu müzik azaltılamaz mı, benim müziğime engel oluyor, diyorum. 'Haklısınız, efendim,' diyor, beni La Mer gösteri salonuna teslim ederken. İçerde tezahürat var, epeydir görmediği için grubun başkanı özlemiş beni. Güzel kurabiyeler eşliğinde kapuçino ısmarlıyorum. Garson fevkalade kibar, köpüğü az oldu diyor, mahcup. Ziyan yok, benim zaten renk ve ses gürültüsünden kafam durmuş durumda; köpüklü mü olurdu kapuçino, ama tarçın istiyorum, o yokmuş. Sıram sıram oturuyoruz çok aydınlık bir mekânda. Etrafımız La Mer kreminin broşürleri ve irili ufaklı kavanozlarıyla çevrili. Ebru kendini tanıtıyor. Türkçeden çeviri, fakat çok akıcı bir İngilizce ile La Mer'in tarihçesini ve misyonunu anlatıyor bize. İngilizceye takılmamaya çalışıyorum. Müzik bir yandan avaz avaz yayilmakta bizim mekâna. Elimle sesin volümünü küçültme işareti yapıyorum kenarda hazır nazir bekleşen La Mer kızlarına. Tombulcası 'ah, evet, ama' suratı
yapıyor. Belli o hiçbir şekilde müdahil olmayacak. Israr ediyorum, sessizce. Tayyörlüye söylüyor. O bana bakıyor, 'ah, evet' diye. Benim ısrarıma dayanamayıp dışarı çıkıp geliyor. Müzik aynen devam ediyor.

Sunucumuza Emre laptopuyla eşlik ediyor, duvara projeksiyonla yansıtıyor kremin mucidini. Sonra laptop devralıyor, konuyu bize anlatıyor, ama Thinkpad'in cılız spikerlerini de bastırıyor dışarıdaki müzik. Ebru tekrar konuşmaya başlayınca dışarıdaki müzik ara verinceye kadar beklemeyi öneriyorum, sonunda gerçekten kısıyorlar müziği. Kafamın uğultusu biraz hafifliyor. Tepemizdeki ampuller fenleniyor. Müzik kısılınca ışık artıyormuş. Ben bu Harvey Nichols'u kaç paraya alayım diye düşünürken ve Ebru müziği kısınca ışıklar artıyor diye tekrarlarken şirketin genç çalışanlarından birinin olduğu taraftan çıt diye bir ses geliyor ve ışıklar azalıyor, duvardaki görüntü belirginleşiyor. Ne oldu diye hayret ediyor kadınlar, 'parmağın gücünü küçümsememek gerek' diyorum, herkes rahatlıyor, gülümsüyor.

Bay Huber NASA'da çalışan bir fizikçi, broşür kendisinden roket bilim adamı diye söz ediyor. Kazayla yüzü yandıktan sonra deniz yosunundan ve başka doğal bileşenlerden La Mer kremini icat ediyor ve 1965 yılında küçük çaplı bir üretime başlıyor. Heyecanım tırmanıyor, en sonunda kaza öncesi ve sonrası fotolarını göreceğim diye. Aile istemiyormuş böyle ticari fotoları, göstermiyorlar. Ama hiçbiri yirmi yaşında olmayan 'hayli geçkin' biz dinleyiciler kremin mucizesine inanmaya hazırız. Kapuçinolarımızı yudumluyor, artık alıştığımız değişik İngilizce sunumu izlemeyi sürdürüyoruz. Kremin Çin'deki başarısını duyunca `Pagan bir unsur var' diyorum. Kadınlar, nasıl yani diyorlar. Noel ve kilise meraklısı bir grup içinde olduğumu anımsıyorum, endişeyle. Mistik bir havası var kremin ve mucidinin diye sürdürüyorum. Mucizevî şekilde ileri derecede yanığa iyi gelen bir krem buluyor, tek başına,
dev kozmetik şirketleri koca koca labaratuarları yıllarca deney yapmaları için bir dolu kimyagerin emrine sunarken, diyorum. Herkes basını sallıyor, huşu içinde onaylıyor.

Bay Huber öldükten sonra kızı kremi Estee Lauder kozmetik firmasına satıyor. İki yıl süren laboratuar incelemelerinden sonra krem dünya çapında üretime geçiyor. Yine de doğal olması ve aşırı sıcak ve soğuktan zarar görmesi nedeniyle fazla üretilmiyor, bu nedenle de çok yüksek fiyatlarla satılıyor. New York'da sadece iki mağazada bulunuyor: Saks Fifth Avenue ve Bergdorf Goodman. İstanbul’da ise dört mağazada satışa arz ediliyor. Çin'deki satış noktasında ise hep kuyruk oluyormuş. En güzel kadınlar Çin'de ve İstanbul'da mı demek oluyor bu diye düşünceye dalarken memur kızlarımız küçük kaşıklara aldıkları kremden ellerimize bırakıyorlar. Ben hemen yüzüme götürüyorum, hepsi birden `hayır, hayır, gösterdiğimiz gibi önce avuçlarda ısıtılacak, ondan sonra yüze sürülecek' diye telaş gösteriyorlar. Ama bu durumda avuç içlerim göreceli en güzel cilde sahip olacak desem de itirazımı kabul etmiyor, işin doğrusunu uygulamam için bastırıyorlar. Küçük bir kavanozu 450 liraya satılıyormuş. Fiyatları henüz öğrenmişken doğrusu bu zorunlu israfa canim sıkılıyor.

Bir saatlik yüz bakımının yapıldığı odalardan dünyada bir düzine varmış, bir tanesi de burada. Onu görmek için kozmetik katına iniyoruz. Bize okyanus fısırtılı teybi çalıyorlar demo babında. Ya bir iş bulmalı, ya da derken saate gözüm ilişiyor, kuzenim kızının düğün davetiyesini getirecek birazdan, eve yetişmem gerekiyor.

Vedalaşırken kadınlardan biri atılıyor, bakin yüzünüz nasıl da ışıldıyor, diyor. Ben hayretimi gizleyemiyorum, `hepimizin öyle yüzü, ışıl ışıl' diye diğer kadınlara dönüyor. İşte pagan mistikliği. Al bir krem, sür yüzüne, ışılda dur.

Dışarı çıkıyorum. Max Mara'ya giriyorum, ışıldayan yüzüme yakışacak bir döpiyese takılı gözüm. Kumaş çok güzel, ipekten dokunmuş. Ama ne dikişi, ne de stili olağanüstü. Ah Lady Diana neredesin, ne güzel modeller alıyordum ondan. Hiçbir satıcı tepeme dikilmeden. Fiyatlara düşüp bayılmadan.

O içe eğik camların önleyemediği soğuğa geri donuyorum. Metro katına iniyorum. Karşıma Camper geliyor. Yeni keşfettim bu ayakkabıcıyı New York'da. Tüy gibi hafif spor bir modelini ucuzlukta otuza aldım. Burada ikiyüzelliye satıyorlar. Rengârenk topuklu bir iskarpini denemek için oturacak yer bakınıyorum. Hasırdan, elbiseme takılır mı dedirten çok rahatsız ve de her an devrilecek gibi duran dürümcü oturağı yüksekliğinde silindirler var sadece. Keyfim kaçıyor, vazgeçiyorum.

İki yanımdan öğle tatiline cıkmış olan afili çalışanlar akıyor, söyle bir alıcı gözüyle bakıp Geçiyorlar. Işıltımdan tabii ki. Kredi kartına yirmi sekiz taksit yaparlar mıydı, alsa mıydım mucize kremi derken müziğimi kulaklarıma yerleştiriyorum, Kanyon'un dünyasından metroya doğru uzaklaşıyorum.

Aygül Özkaragöz

01 Mayıs 2008

Delikanlılar Arasında Yeni Moda

Bugün hava güzel, sokağımız her zaman olduğu gibi sakin. Dışarıdaki hareketlilik dikkatimi çekiyor, pencereden gözleme başlıyorum. Güneş yürüyor. Bunun bir mayısa denk gelmesindeki nükteyi bir kenara bırakarak onu izliyorum. Güneş dediğim komşu kafenin minik Güneşi, henüz 9 ya da 10 aylık tatlı mı tatlı bir delikanlı! Yazlıklarını giymiş, yürütecine atlamış bizim sokağı bir baştan bir başa neşe içinde kat ediyor. Başında da kafeden iki abisi var. Sokağın gözle görülmeyecek denli hafif bir eğimi var. Biz pek hissetmiyoruz ancak Güneş hissediyor olmalı, aşağı kısma kadar kolayca geldiği halde aynı yoldan geri dönmekte zorlanıyor. Bu durumda devreye onu izleyen abisi giriyor ve yürüteciyle birlikte onu kaldırıp başladığı noktaya götürüyor, Güneş bayır aşağı bir kez daha yürüyor kolayca.

Ona göz kulak olan delikanlıları izliyorum. Bir tanesi hemen sıvışıyor, belki kafeye müşteri geldi, belki miniğin güvende olduğunu düşünüyor. Diğeri çocuksu bir gülümsemeyle eşlik ediyor. En az ilk adımlarını atan Güneş kadar eğlendiğini düşünüyorum halinden. Düşük belli kot ve sporcu atleti giymiş. Bir dirseğinden başlayan, motifini tam çıkaramadığım dövme gayet belirgin pazusundan omzuna devam ediyor. Saçlarını ensesinde bir tutam dışında kazıtmış, bir kaşında da sanırım piercing var. Yürüteciyle birlikte Güneşi havaya kaldırdığında atletik bedenini sergilerken özenle oluşturduğu seksi imajına katkıda bulunan bir hamle yapıyor; bebeğin tokur başını koklayıp bir öpücük konduruyor.

28 Nisan 2008

Pastoral Haftasonu

İşyeri maceralarına bir seferlik ara vermek ve pastoral haftasonumu anlatmak istiyorum. Ne fayda?! Mutat delilerimizden biri –hadi deli değil, ilginç insan diyeceğim, ama cık, basbayağı deli işte- zamansız ziyaretlerinden birini yapıyor. Bu adamı ilk gördüğümde bankoda ağız dolusu bağırıyordu. Çok gür, aslında etkileyici bir sesi vardı. Tane tane güzel bir türkçeyle konuşuyordu. Söylediklerinin anlamsızlığı ve yaydığı koku olmasa deli olduğunu pek de çaktırmayacak gibi duruyordu. Dik duruşu herhangi birinden daha geniş bir etki alanı sağlıyordu sanırım. Saçmaladığı aşikar olduğu halde kuyruğun yavaş ilerlemesine, az sayıda memur olmasına, numaraların geç yanmasına, görevliyi meşgul eden müşterilere kızan diğer müşteriler paralize olmuş gibi adamı izliyorlardı. Sonraki gelişlerinde emekli muhasebeci olduğunu öğrendim. Bir de eller hep pancar gibi kırmızı, tırnaklar hep uzun. Ama nasıl da insanın gözünün içine bakarak konuşuyor! Anlattığı alışveriş listesi, hesabının bakiyesindeki kuruşlar ya da maaş alacağı gün gibi hiç merak etmediğimiz saçmalıklar olsa da dinletiyor. Allah şifa versin, ne diyeyim…



Ne diyecektim ben? Haftasonu motor sesinin hatta motorlu araçların ulaşmadığı koordinatlardaydım. Geçen sene Hollanda’dan getirdiğim ve annemin kışın diktiği lalelerin açtığını, kırlangıçları ve onların yaptığı yuvaları, çiftleşen örümceğimsi böcekleri, karıncaları, yolunu şaşırmış bir kertenkeleyi, bir yavru solucanı, damalı inekleri, -biri hamileydi- tavukları, kendisini tavuk zanneden bir ördeği, korkutucu görüntülerine rağmen kendisini sevdirmek için hemen sırtüstü yatan köpekleri, çekirdekleri henüz oluşmamış erikleri, kuzenimin diktiği patates, marul, maydanoz ve baklaları, ormandaki envai çeşit ot, bitki ve ağacı gördüm geldim. Yemek sonrası ağırlığıyla gölgede, kapanmaya ısrar eden göz kapaklarımı kırmayıp gözlerim kapalı oturur ve çimenler çıplak tabanlarımı, rüzgar yüzümü okşarken biz şehirde yaşamıyoruz, yaşadığımızı sanıyoruz diye düşündüm.


23 Nisan 2008

27. İstanbul Uluslararası Film Festivali

99 Francs- 9,90 YTL

Tuhaf, zeki ve bu özelliklerini genç yaşında yüklü bir servete tahvil etmiş bir reklam yazarının hayatını anlatıyor film. Festivaldeki sayfasındaki bilgi izleme kararım için yeterli oldu. Son 15 dakikada açığa çıkan biletler sayesinde büyük olmasına rağmen hınca hınç dolmuş salonu görünce yanlış bir karar vermediğimi anladım. Imdb de gördüğünüz gibi 7.2 gibi gayet iyi bir not vermiş.



Filmde olduğu bahsedilen reklam sektörüne karşı amansız eleştiriler, sektörün içinden bir portre ile özeleştiri şekline bürünmüş. Tuhaflığı, dehası, benzersizliği, parası ve tüketicinin neye ihtiyaç duyacağı konusundaki karar verici pozisyonu kahramanımız Octave'a erişilmez ve altedilmez bir güç veriyor gibi görünse de son dakikaya kadar işi sallayan, sallarken de kokain eşliğinde partilerden partilere akan, hayatta sevdiği bir insan karşısına çıktığında ne kendisinin ne de onun sorumluluğunu taşıyamayacak denli zayıf bir kişilik olduğunu film ilerledikçe görüyoruz. Kendi hayatında feci derecede saçmalasa da dangalak işverenlerin uyandırdığı anarşist yanı, ekibinin desteğiyle onlara iyi bir kapak hazırlıyor. Hayatı boyunca yaptığı belki de en iyi şey olan bu sabotajın ardından filmin sonu için önümüze iki seçenek sunulmuş. İkisi de olabilecek diğer sonlarla aynı olasılıkta ve filmin o ana kadarki örgüsü gibi matrak ve öngörülemez olan iki sonla yönetmen kafamızı daha da karıştırmak pahasına hem karamsarları hem de her an umudunu kaybetmeyenleri mutlu ediyor.

Film fransızca olmasına rağmen son dakikasına kadar konsantrasyon kaybı yaşatmadan izletiyor kendisini. Başrol oyuncularını -sanırım fransız olduklarından- ilk kez izliyorum. Bilinmeyen bir yüz olması iyi olmuş, sadece yan rollerden birinde, reklam şirketindeki idari müdürü oynayan Jean Francois'i başka bir festivalde izlediğim -Komedi Filmleri Festivali?- La Jungle adlı filmdeki serseri rolünde hatırladım. İkisinde de iyiydi...



Margot at the Wedding- Kızkardeşim Evleniyor

Bu filmi de ani bir kararla izledim. Festival sayfasındaki tanıtımını alelacele okudum ve Mürekkep Balığı ve Balinayı takip eden kısmı, son zamanlarda izlediğim en romantik filmlerden biri olan Mozart ve Balina olarak algılayıp biletimi aldım. Yanlış anladığımı anlamam çok sürmedi:)))




Olsun, üç yanlış bir doğruyu götürmese de festival filmidir, izleyeyim diye başlayan film 'Allahım Allahım, ne garip insanlar var dünyada!' nidalarıyla son buldu. Bunu arıza kadın rolünü büyük başarıyla oynayan başroldeki Nicole Kidman'a borçluyum tabi. Tecavüzcü Coşkuna sokakta rastladığında tekma tokat girişen halkın bir üyesi olarak, öncesinde pek güzel bulduğum Nicole hakkında filmden sonra düşmanıma vermesin diye düşünüyordum. Bir de yazarı canlandırıyor olunca eyvahlarımın arttığını söylemeye gerek yok sanırım.

Esas olarak onun etrafında dönse de oğlunu canlandıran genç delikanlı ve kızkardeşini de yabana atmamak gerekir. Damat rolündeki Jack Black'i The Holiday'de güçlü bir kadro ile izlemiştim. Bu filmdeki sünepe, loser, yetenekli, ilginç karışımı rolüyle de başarılıydı. Imdb filme hakettiği gibi vasat bir not vermiş. Şahsen hala bu filmin, ailemizin, arkadaşlarımızın olası çeşitli garipliklerini, neler var dünyada diyerek kabullenmemizi sağlamak dışında bir hikmeti olduğunu düşünmüyorum.

14 Nisan 2008

İki Şey

Dün akşama dair iki şey var belirtmem gereken:

1-Leylaklar açmış.

2-Hayatımız pamuk ipliğiyle bağlı.

Yürürken güzel bir koku geldi burnuma. İlk aklıma gelen parfümü fazla kaçırmış bir bayanın geçmiş olmasıydı. Koku giderek belirginleşti ve salkım salkım dökülen leylakların altında neredeyse dayanılmaz oldu. Sonra uzaklaşan adımlar atarken yine hafifledi ve kayboldu. Leylakların açması ne güzel, yürürken çöp değil de leylak koklamak ne güzel...

Arabayla dönerken radyoda Freddy Mercurynin Love of My Life'ı çalıyordu. Ben de onunla birlikte söylüyordum. Büyük ölçüde şarkıyı katlediyordum ama bunu duyacak kimse yoktu nasılsa. Her zaman geçtiğim ışıklı kavşağa yaklaşırken ışık kırmızı yanıyordu, tam durmam gereken noktada yeşil yandı ve ben ikinci viteste devam ederken -yine de- soldan gelen var mı diye baktım, yoktu. Siren çalarak dolu dizgin gelen bir polis minibüsü ile kılpayı çarpışmamayı sanırım radyoda sakin bir şarkı çalmasına borçluyum. Ben birinci şeritte dur-muş-dum, polis ani bir fren yapıp ikinci şeritte devam etti. Hareketli bir şarkı çalıyor ve ben daha hızlı gidiyor ya da yol hakkının kendimde olduğuna güvenerek bakmadan çıkıyor olsaydım polis minibüsü ile sol yandan epey içli dışlı olacaktık.

12 Nisan 2008

Geçmişten Bir Yaprak

Kitaplığımı düzenlerken geçmişten bir yaprağa rastladım. Okuduğumda zaman yolculuğu yapmış gibi hissettim kendimi, şimdiki halimle beş yıl önceki bene rastlamış gibi... Dilekler içermesi nedeniyle bastırıp saklamışım. Başka yazılarım da vardı, şimdi okumak isteyeceğim. İlk gözağrılarım kim bilir neredeler... Noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

08 Nisan 2008

Efsane

Çocuk yardımları ödenmeye başladı. Haberini alan aileler biz daha öğle tatilindeyken gelmişler. Kartlarını ya da kredilerini almaya gelen öğrencilerle birlikte karma bir kalabalık oluşturuyorlar. Şubenin önündeki iki bank da karaborsaya düşmüş. Görüntüleriyle kalabalıktan sıyrılan iki hanım kızımızdan biri ancak tüneyecek yer bulmuş, diğeri onun yanında ayakta dikiliyor. Banklarda takılanların tamamı sıralarının gelmesini bekleyenler. Kadınlar çocuklarını da getirmişler. Tek değişiklik havanın güzelliğini fırsat bilip yürüyebilen bütün çocukları sırtlarına bağlamak yerine serbest bırakmışlar. Bir tek en fazla altı aylık olan kız bebek annenin kucağında. Anne klasik formatta, başına rengini açtığı saçları görünecek, kestiği kahkülleri dökülecek şekilde bir yemeniyi bağlamış ensesinden, yemeninin kenarları pullu. Üzerinde pembe bir hırka, ayak bileklerine inen büzgülü etek, kalın çorap ve terlik var. Dahasını merak etmiyorduk ama kendisi burnunu silmek için eteğinin en ucunu kaldırdığı için mecburen gördük, eteğin altında da iri desenli bir şalvar varmış. Kucağında taşıdığı bebeğini sevdiği belli oluyor, onunla bebek gibi oynuyor hatta. Anne olma bilincinin neresinde anne oldu acaba? Kızını da kendisi gibi süslemiş, oyaları gözüne inen rengarenk bir yemeniyi de kucağında dimdik duran bebeğinin başına bağlamış.

Kalabalıkta asıl dikkati bir an bile hareketsiz kalmayan 2-3 yaşlarındaki velet. Kendisinden 3-4 yaş büyük biri kız biri erkek iki çocukla birlikte bir adımlık basamakta türlü oyunlar yapıyor ve benim dikkatimi çektiği gibi iki öğrenci genç kızın da dikkatini çekiyor. Kızlar son moda giyimlerine dikkat ettikleri kadar dikkat etmiyorlar etraflarında olan bitene. Çocuğun annesinin hemen yanlarındaki bankta oturanlardan biri olduğundan habersiz yaşının tüm sevimliliğini taşıyan bebeği önce uzaktan seviyorlar. Banktaki uzun siyah saçlarını iki omzundan sarkıtmış, yeşil geniş yakalı bluzundan bir omzu görünüyor ve parmağıyla çocuğa gel gel yapıyor. Çocuk ilgi göstermekle birlikte kızın yanına gitmiyor. Ayaktaki kızın da kahküllü uzun saçlarını iki omzunda, sokak gölge olmasına rağmen yüzünün yarısını kaplayan güneş gözlüklerini çıkarmamış, üzerinde kısa kollu bir tişört, dar bir kot ve dizlerine varan topuklu çizmeleri ve tabii ki kendisinin bile sığacağı büyüklükte bir çanta taşıyor. İncecik silueti ve natürel görüntüsüyle benim diyeni bile imrendirecek güzellikte. O yanına gelmeyen çocuğun yanına gidiyor, diz çöküp onunla aynı boya geliyor ve çocuğun yanaklarını sıkıştırıyor, belki biraz haşince ancak çocuk gülümseyerek kendisini seven bu abladan ve ilgiden memnun, o da gülüyor.

Bu anı yazayım diye daha dikkatli bakıyorum, kaçırdığım bir şey yok, bir tek kotunu belindeki kemerin üzerinde büyük harflerle legend yazdığını en son fark ediyorum. Belki the legend yazıyordur ancak beli o kadar ince ki arkadan bakınca sadece o kadarı görünüyor.

27 Mart 2008

Kuş Pisliği

Sabah bir kuş -martı?- tam alnımın ortasını nişan almış ama yükseklik hesabını iyi yapamadığından mıdır yoksa benim çevik adımlarımı hesaba katmadığından mıdır bilmem ıskalayıp nişanını sırtıma, iki kürek kemiğimin tam ortasına bırakmış...

İşyerine geldiğimde Cemile fark etti, ‘dön bakayım arkanı’ dediğinde sabah özenle ördüğüm saçlarıma bakacak sandım, şöyle endamlıca döndüm. Ceketimdeki kuş pisliğiymiş baktığı! Hay Allah!

Kuş pislemiş işte, ne uzatıyorum, di mi?! Yok, alengirli bir şekilde yazmazsam, naif gözlemlerime duygu katmazsam olmaz, bana yakışmaz... Halbuki ben mizah yazarı olmak istiyorum, büyüyünce yani… Gerçi büyününce mi olunuyor mizah yazarı, yoksa büyümeyince mi? Ben küçüğüm ya şimdi, bilmiyorum. Ama ya büyüyünce öğrenirsem büyümeyince mizah yazarı olunacağını?! O zaman n’apcam, onu da bilmiyorum…

Hah! Tam bu cümleyi yazarken başka bir kuş, bu sefer güvercin olduğundan emin olduğum bir kuş, uçarak geldi, yanımdaki cama çarptı ve hemen toparlayıp uçarak devam etti. O da dershane çocukları gibi film kaplı camda kendi güzelliğine mi bakıyordu acaba?

Dershane çocukları öyle. Bir bakıyorum, gençten bir delikanlı bana çapkın çapkın bakıyor. Elini cebine koyuyor, ağırlığını diğer ayağına veriyor, bir de profilden kaçak bakış atıyor, diğer eliyle saçını düzeltirken. Ben n’oluyoruz diye yerimden doğrulurken, hop, yürüyüp gidiyor. Ya da kızlar… Daha geçen gün, uydurmuyorum, bir hatun, yanları dore çizgili mor adidas eşofmanaltının üzerine cart sarı bir hırka giymiş. Saçlar yapay sarı, uzun ve fönlü. Kolunda da son moda, kendisinin bile sığabileceği büyüklükte ve çimen yeşili (!) bir çanta. Atmden parasını çekip camın önünde yürürken kendisini öyle bir baştan ayağa süzdü ki, kendi yansımasını bile rakibi olarak gördüğünü düşündüm

Bu kuşlar şaşkın oluyorlar, anladım. Benden bile şaşkın. Yoksa ne diye koca cama uçan tekme, kafa, kanat atsın ki?! Gerçi ben de az şaşkın değilim. Dün akşam ağabeyimle konuştum, bana iyi haberler vermedi. Üzgünüm aynı zamanda. Hahaha, ağabeymle yazıyorum, word ağabeym olarak düzeltiyor. Yau ne karışıyorsun yazdığıma?! Bırak, altını kırmızı çiz, yeter. Hayret bişey!

Neyse, Cemile ceketi sildi, sağolsun, iz kalmadı. Ama n’apcam şimdi ben? Arkadaşlar bilet alın diyor. Alayım. Kaliforniyaya uçak bileti alayım olur mu? KLMden 306 euroya gidiş dönüş. Gerçi vergisi masrafı ekleniyor. Euro kuru ne olacak belli değil üstelik. Nasıl da özledim oradaki arkadaşımı. Havalar hep ılıkmış orada, okyanusa girerdim mesela, evi yakınmış… Ama burada işler karışık. Ah ağabeycim –bak yine değiştirdi- ah, n’olcak bu haller?! Evlenmekle bitmiyor, evliliği sürdürmek ayrı zor. Halbuki evlenmekle bitse, sonrası sonsuza dek mutlu olsa?

Hah, ben yazacaklarımı bitirmeden bir müşteri masama oturdu ve sorun neydi diye sormamla ağlamaya başladı. Allahım sen bana sabır ver, güç ver, akıl ver, fikir ver yarabbim nokta.

Sağlık da ver, en büyük zenginlik sağlık şimdi nokta.

25 Mart 2008

Kazanın Bile...

Bir anne oğul geliyor. 50lerinde bir kadın ve 15 yaşlarında bir delikanlı. Delikanlının başında türkselin reklam kampanyasındaki selocan kasketi var. Ancak kasketin normalde dik duran iki anteni, annesinin zoruyla mı bilmem, aşağı yatırılmış. Capcanlı sarı, üstelik iki anteni olan o kasketin antenlerini istediğin kadar bük, ne kadar normale yaklaşabilir ki?!

Annesi işlemini yaparken çocuğun dikkati hemen önündeki bankoda atm kartlarını sıralayan memura kayıyor ve görünen yaşının çok altında bir çıkışla ‘ben de istiyorum’ diyor. Onlar başka insanların kendi hesapları için talep ettikleri kartlar, nasıl verelim? Çocuk bunu anlamıyor, ısrar ediyor. Durumunu bilen memurlar başka ikna yolları deniyorlar, iyi çocuk olursan, annenin sözünü dinlersenler işe yaramıyor. Boyluca, düzgün giyinmiş ve çok düzgün konuşan delikanlı, kasketi dışında gayet normal görünen imajının aksine, nuh diyor peygamber demiyor. Öyle ki, memur onu mutlu etmek için unutulmuş, süresi dolmuş, kaybedilip alınmamış bir kart olsa da versek diyor, onun duymayacağı şekilde. Tabii ki o da yok.

Çocuğun çocuksu ısrarları eşliğinde, hepimizin gözü onda işleminin tamamlanmasını takip ediyoruz. Her türlü şeyi yapabilecekmiş, bir anda bankonun arkasına uzanıp, el çabukluğuyla bir kartı alabilecekmiş gibi görünüyor. Gitme vakti geldiğinde isyanı sürüyor. Bana kart vermezseniz bi daha da buraya gelmem diye ünlüyor. Biz tamam deyince demek istediği şeyi diyemediğini fark ediyor, düzeltmeye gayret ettiği başka bir cümle sarfediyor. Bana kart vermezseniz bi daha da buradan çıkmam. Kapıya yönelen annesini görünce bunun da mümkün olmadığını anlıyor ve son cümlesi, ‘kafadan sakat olduğum için vermiyorsunuz, biliyorum’ oluyor.

İki yaşındayken havale geçirmiş. O gittikten sonra öğrendiğim durumu bu. Oysa daha dün gözümün önünde yaşı onun kadar bile olmayan başka bir çocuk vardı. O, ilk iki yılını kazasız atlatmıştı sanırım, yap denileni anlayacak ve yapacak, üstelik cevval bir çocuktu herhalde ki bir büfede siparişleri götürmek üzere çalışıyordu. –robası ayrı bedeni ayrı renk önlüğünden anladım- Onun kazası bisikletten düşmekti. Bisiklet düştüğü yerde kalmış, kendisi hemen o köşedeki eczanenin bir adımlık basamağına çökmüş, başını bir eline dayamış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları sel olmuş, bütün o ben büyüdüm, yapabilirimleri önüne katmış akıyordu. Yoldan geçenler panik içinde koştururken medikal müdahele yapması beklenen eczacı, çocuğun sırtını sıvazlıyordu. Ciddi bir yarası yoktu ama ödü kopmuştu bir kere… Kendisinden büyük ama aynı önlükten giyen bir abisi geldi koşarak. Bir eliyle bisikleti idare edip diğer elini de çocuğun omzuna atmış yürürlerken çocuğun hala iç çektiği için kalkan omuzlarını görebiliyordum oturduğum yerden.

Kazanın bile hayırlısının olduğu doğruymuş…

21 Mart 2008

Çikolata Kaplı Fıstıklı Lokum Kardeşliği

Bu öğlen Kadıköy’ün insanın gözünü doyuran balıkçılar çarşısından yukarı çıktım, en uçta gönül doyuran kitapçısında lezzetli bir mola verdim ve bir alt sokaktan geri döndüm. Böyle bir kardeşliğin olduğunu almayı düşündüğüm kitaplarla birlikte masalarından birine konuşlandığım kahve dünyasında öğrendim.

Efendim, bu kardeşliğin üyeleri birbirini hemen tanır. Oradaki kardeşim, kahve dünyası üniforması içinde olduğu için giyimine dair ayırt edici bir tanımlamada bulunamıyorum. Orta boylu, esmerce normal bir delikanlı görünümündeydi ancak ilk kez görmesine rağmen beni hemen tanıdı. İçeceğimin yanında her zamanki bitter çikolatadan kaşık yerine çikolata kaplı fıstıklı lokum istememden… Beklediğim gibi bir değil iki tane muhteşem lokmanın geldiğini görünce sevincime dair bir cümle ağzımdan kaçırdım: heyy, hem de iki tane! Sanırım bunu duyunca emin oldu…

Böylece birini hemen, birini de en son yiyebilecektim. Bir hayat için küçük olabilir ancak bir öğle tatili için büyük bir sevinç! Ben hesabı istemeden bir peçetenin üzerinde iki tanesini daha ve hesapla birlikte bir paket de tek fincanlık fındıklı kahveyi ‘müessesenin ikramı’ olarak sundu. Öğle tatilim bitmeden seçtiğim kitapları alıp işyerine yollanacağım için kardeşime ‘öğleden sonra kahveyi içerken kardeşliğimizin hikayesini yazıyor olacağım’ diyemeden kalktım. O anlamıştır…

20 Mart 2008

Sevgi Soyut Bir Kavramdır

Bankta bir kız çocuğu ve bir kadın oturuyor. Kız büyüyünce güzel bir kadın olacak belli. Al yanaklarından sağlık fışkırıyor. Ay gibi yüzünü leylak rengi elbisesiyle aynı renk bir türban çevreliyor. Başörtüsü falan değil taktığı, ensesini boynunu örtecek şekilde yakasında elbisesine uygun renkte çiçekler aplik edilmiş hırkasının içine soktuğu büyükçe bir örtü. Kız çocuklarına özgü zevkini şeker pembesi çorapları ve ayakkabılarında görüyoruz. Biraz sıkılgan biraz haşarı bir havası var. Türbanından sıkılıyor çenesinin altında açıp açıp iki ucunu tekrar yanağında birbirine dolarken örtünün altında saçlarını muhafaza eden ten rengi gergin başlığı görünüyor. Tam teşekküllü türban takmış sutyen takmasına 3-4 yılı daha varken.

Yanındaki kadının annesi olup olmadığını anlayamıyorum, çünkü göremiyorum. Hatta kadın olduğunu bile bilemiyorum, varsayıyorum. Kadın siyah çarşaflı. Yüzünde gözlerinin, kaşlarının ve burnunun sığdığı bir üçgen dışında hiçbir yeri görünmüyor; elleri dahil. Bir elindeki numaraya bakıyor bir de içeride sırası gelen numarayı gösteren panoya. Yanında renkli elbiseler giyme ve onlara uygun türbanlar takma lüksünün ne zamana kadar devam edeceğini bilmediğimiz kız ağzına attığı sakızın ambalajıyla oynuyor.

Onlar fark etmiyor ancak önlerinden benim dikkatimi çeken üç kişi geçiyor. En önde 3 yaşında bir kız, ardında kardeşi olduğu belli olan 2 yaşında bir kız ve 1 metre yanlarında gözünü onlardan ayırmayan bir adam. Kız çocukları çocuklara özgü neşeleriyle oyun yapıyorlar, zaman zaman insanların dikkat etmeyip düşmelerine neden olan basamağın hemen yanından yürüyorlar; önden abla, ardından düşe kalka da olsa onu taklit etmeye kararlı kardeşi. İki çocuk da gerçeküstü bir güzelliğe sahip, yapma bebekler gibiler, yürüyüp hareket etmeseler canlı olduklarından şüphe edeceğim. Porselen gibi bir ten, zeytin gözler, kiraz dudaklar ve gözleri gibi kara kıvır kıvır saçlar. Onların da üzerinde şeker pembesi ve ona uyan tonlarda eşofmanlar var. Büyük olanın saçları uzamış, bir tokayla tutturulmaya çalışılmış ama ne fayda. Gür saçları inanılmaz düzgün bukleler halinde başından fışkırmış ve toka falan dinlemiyor. Küçük kızın, yani kardeşinin saçları toplanacak kadar uzamamış, alnından ensesinden düşen bukleler yürüdükçe onunla birlikte yaylanıyor.

Bu iki kız çocuğunun böyle geçtiğini daha önce de görmüştüm ve merak etmiştim. Dışarıya yalnız çıkabilecek yaşta değiller. Onları tekrar görünce dikkat ettim ve dediğim gibi gözünü onlardan ayırmadan 1 metre yanlarında yürüyen adamı fark ettim ve şaşırdım. Uzunca boylu, esmer, kadeti çıkmış gibi zayıf ve imkanlarının sınırı giysilerine yansımış adamı o güzel kız çocukları ile ilişkilendirebileceğim hiçbir veri yoktu, gözlerinden onlara akan sevgi dışında. Her adımlarını izliyor, bir yandan da muhtemel rotalarını kolaçan ediyor, ufak olan düşse de müdahele etmiyor o da zaten ağlamıyor ve kendi kendine kalkıyor... Çocukların dedesi mi, babası mı, bir yakını mı çıkaramıyorum. Adam hakkında tek bildiğim o iki kız çocuğunu çok sevdiği.

Hoş, sevgi soyut bir kavramdır. Çarşaflı kadına da sorsan kızını daha az sevmiyordur…

18 Mart 2008

Anriyetta

Sütlü neskafe içiyorum. Günde bir kere, sakin günlerin kutlaması olarak sessizce yaptığım bir keyif. Bugün türk kahvesi de içmediğime göre gönül rahatlığıyla içebilirim. Fakat her zamankinden daha keyifli kahvem, çünkü yanında Anriyetta’nın getirdiği çikolata var.

Anriyetta gayrimüslim bir müşterimizmiş, dün bankamatik kartını almaya geldi. Geçtiğimiz hafta telefonla arayıp sormuştu gelip gelmediğini. Çok nazik fakat kırık bir Türkçeyle konuşuyordu. Dün geldiğinde aradığını, kartının geldiğini söylediğimi anlatmaya başladığında ilk kelimelerinde hemen hatırladım. Yine de anlatmasını bitirmesini bekledim. Formunu doldururken tam da telefondaki ses gibi olduğunu düşünüyordum. Sarışın, mavi gözlü bir hanımefendi. Saçlarına şekil vermek için akşamdan sarmış, kulağının hizasında iki yandan tutturduğu tokalarının altında düzgün bukleler düşüyor omzuna. Gözleri ise henüz ağlamış gibi kızarmıştı. O kadar tatlı gülümsüyordu ki ağlamış olabileceğine ihtimal vermedim, herhalde göz nezlesi gibi bir rahatsızlığı var diye düşündüm ilk önce. Formunu doldurmaya başlamadan önce Baylan pastanesinden aldığı bir paketi nazikçe verdi.

Benim için zor bir durum. Müşterilerin bize hediye vermemesi gerekiyor. Diğer bir deyişle müşterilerden hediye kabul etmememiz gerekiyor. Daha detaylı bir genelgesi vardır bir yerlerde. Ancak bazı müşterilerimiz bundan habersiz böyle paketler getiriyorlar zaman zaman ve almayı reddedince kırılıyorlar. Ben de bir daha böyle bir zahmete girmemelerini söyleyerek kabul ediyorum. Sonuçta hem kuralları çiğniyorum hem de muhtemelen bir beklentisi olmadan hediye sunan birine minnettarlık göstermemiş oluyorum. İki kere kötü…

Anriyetta formunu sesi gibi titrek harflerle doldurdu. Telefon olarak nereyi yazacağını sordu, artık Atina’da oturuyormuş. Burada Kurtuluşta oturan bir arkadaşına gelmiş, geçtiğimiz hafta gelip kartını alsa işi bitmiş olacakmış ama arkadaşı kal deyince kalmış derken gözleri dolunca göz nezlesi falan olmadığını anladım. Teselli etmek için oralar da güzeldir değil mi diye onaylama bekleyen saçma bir cümle kurdum. Benim vatanım burası dedi tereddütsüz. Burada doğdum, büyüdüm. Orası bambaşka, bu yaştan sonra alışamıyorum, buradan gidenlerle arkadaşlık ediyoruz dedi kederle…

Düşününce, söyleyeceğim hiçbir şey onu teselli edemezdi zaten. Sadece dün akşam paketini açıp çikolatasını diğer arkadaşlara ikram ederken ondan bahsettim. Bir de hikâyesine onun -anlamını bilmediğim- ismini verdim. Şimdi getirdiği çikolatalardan kalan bir taneyi yerken onun Baylan Pastanesine uğradığında kup griye yiyip yemediğini düşünüyorum.

17 Mart 2008

Dünyanın Sonu Henüz Gelmedi

Tam görüş açımdaki bankta oturan 50lerindeki çifti fark ediyorum. Kısa boylu, hafif topluca, düzgün giyimli insanlar. Kadın artık beyazlamış olması gereken saçlarını siyaha boyamış, makyajını yapmış, siyahlarını giymiş. Adam neredeyse hiç siyah kalmamış ancak yaşına göre hala gür saçlarını öne doğru taramış, kot pantolonu ve yeleğiyle daha spor ancak daha yaşlı görünüyor. O yaştaki insanlar için görmeye alışık olmadığımız bir yakınlık içindeler. Kadın elini adamın kolunun altından geçirip adamın avucuna bırakmış, başını da omzuna yaslamış. Adam başı ona dönük bir şeyler anlatıyor ancak kadın üzgün, kendisini dünyadan soyutlamış, dinleme belirtisi de göstermiyor.

Onları izlemeye devam ediyorum. Eğer videoya çeksek görüntülerini adamın davranışları beden dilinde bir insanı nasıl yüreklendirirsiniz konusuna esaslı bir örnek olur. Kadını hayata döndürmek için sabırla konuşuyor, ara ara yanağını kadının alnına dayıyor, elini iki eliyle tutup sıvazlıyor. Kadın bütün bu çabanın bir yerinde başını kaldırıp umut arayan gözlerle adama bakıyor. Adam konuşmaya devam ediyor. Onu dinlemeye başlayan kadının gamzelerini ilk kez görüyoruz. Onu üzen her ne ise evet, sonunda ikna oldu, dünyanın sonu değilmiş. Kadının gamzeleri güldükçe görünüyor, morali düzeldi ancak ara ara bu yumuşak tesellinin tadını çıkarmak için başını dayıyor yine adamın omzuna. Adam bu cesaretlendirme işini yüksünmeden ve başarıyla yapmaya devam ediyor. Normalde böyle bir yakınlığı evde kimse görmezken bile sık yaşayan, ihtiyaç duyan bir insan gibi görünmüyor oysa.

Aynı anda az geride, fotokopicinin önünde bir delikanlıyla bir genç kız buluşuyor. Delikanlı kızı iki yanağından öptükten sonra devam ediyor, başını iki eliyle tutup şakağından, alnından, burnundan, tekrar yanağından öpüyor da öpüyor. Sanki bugün evden onu öpmek üzere çıkmış, bugün sevgilimi yüz kere öpeceğim; eğer öperken unutursam kaç kere öptüğümü, baştan başlayıp tekrar sayacağım diye karar vermiş gibi… Kız bu sevgi gösterisine direnmiyor, hatta çocuk öpmeyi bıraksa o yüzünde öpülmedik bir noktayı gösterip, burayı öpmedin diye şımaracakmış gibi duruyor. Üçüncü bir arkadaşları geliyor ve sanırım onlara buraya gelme nedenlerinin fotokopi –ders notu?- çektirmek olduğunu hatırlatıyor.

Banktaki teselli seansı iyi gidiyor. Kadının gülmekten güzelleşen yüzü adamda gözle görülür bir rahatlama yaratıyor. Ayağa kalkıp yola koyulduklarında hala konuşan adamı dinlerken bir çocuk gibi seviniyor, ikinci adımda adamın yanında sallanan elini tutuyor.

15 Mart 2008

Giderayak

Dikkatimi çekmesi konuşması rahatsız etmeye başladığında mümkün olabildi. İlgilendiğim pek mühim(!) işten kafamı kaldırıp görevliyle konuşmasını dinledim. Maaşını alırken her zaman iki imza verirmiş, son aldığında dört imza vermiş, nedenmiş. Cüzdanında yatan çekilen bişey bişey yazıyormuş, anlamamış ama cüzdanını da getirmemiş. Bakıyorum, bankonun ardında kısa boylu, karalığı esmerliğinden mi yoksa kirliliğinden mi anlaşılmayan bir delikanlı. Yakışıklı değil, yakşıklı demesi sıcak anılarımı canlandırıyor. Halam da ağabeyimi hala öyle sever… Kazadan önce yakşıklı garsondum, şimdi yakşıklı boyacı oldum cümlesini tekrarlıyor. Görevlinin elin ayağın tam, çalışıyorsun ya önemli olan o deyişini sağlık olsun diyerek onaylaması benim ya da herhangi birinin aynı iki kelimeyi lafın gelişi söylemesinden daha anlamlı geliyor kulağıma. Geçirdiği kaza fiziğinden bir şeyler götürmüş ki sakat maaşı bağlanmış, ancak ruhundakiler tam…

Gitmeden önce boyatmak istediğiniz ayakkabı var mı diye soruyor hafif abartılı bir nezaketle. İki üç seferdir her giydiğimde şunları bir boyayayım dediğim botlarım için fırsat bu fırsat. Hemen mi boyuyorsun diye soruyorum. Botlarımı verirsem giyebileceğim yedek ayakkabım yok. Hemen boyuyormuş, sadece iki liraya. Botlarımı almak için bile zorla giriyor içeri. O geldiğinde uğraştığım işime dönüyorum. Gerçekten kısa bir sürede boyanmış cilalanmış, gıcır gıcır olmuş botlarımı iki eline geçirmiş geliyor. Saçlar uzamış, bağladığı beyaz önlüğü boyadan simsiyah olmuş, dirseklerinden kırdığı kollarının ucunda iki el yerine siyah botlarla nasıl mutlu!

Düşünüyorum, o mutluluğu nasıl yazarım diye… Öğlen yemek yediğimiz kafenin minik Güneş’i kadar mutlu. Güneş henüz bir yaşına girmedi, annesi, teyzesi ve anneannesinin kafesinde uyuyor, uyanıyor, mama yiyor, kucaktan kucağa geziyor ve keyfinin yerinde olduğu her anı kendisi ve çevresindekiler için cennete çeviriyor.

Ya da dün atmden parasını çektikten sonra gördüğüm 40larındaki adam kadar mutlu! Tüm yüzüne yayılan gülümsemesi narçiçeği rengindeki –bir erkek için cesur bir renk- kazağından daha önce çekti dikkatimi. Dün güneşli bir gündü ve o da narçiçeği kazağını giyip, annesini alıp dışarı çıkmış. Beklediği bir para mıydı ki çektiği diye düşünürken onlar da yola yöneldiler ve arkadan neredeyse başının orta hizasına yükselen kamburunu gördüm. Parasını annesine vermesi, annesinin sayıp çantasına koyması o zaman anlam kazandı.

Yeni yakşıklı boyacım da öylesine mutlu benim botlarımı giymemi izledi. Parasını almak istemezken benim ısrarımla alırken, başka ayakkabısını boyatmak isteyen var mı diye sorarken gülümsüyordu. Bense 2 lira için ayakkabıdan olmam inşallah diye düşündüm ve böyle düşündüğüm için utandım. Cemile de bunu hissetmiş gibi kapının önüne bakıp orada boyadığını söyledi. Boyacının gidişini izledim camın ardından, sanırım sol eliydi kazada giden. Çünkü sağ eli görünüyordu, ancak kirli delikli kapüşonlu üstünün sol kolu dirseğinden sallanıyordu. Mutlu mutlu, yaylana yaylana, etrafına baka baka yürüyordu.

14 Mart 2008

Beş

Bir delikanlımız var içme suyumuzu getiren… Bekleyen müşterinin sıfır olduğu nadide sabahlardan birinde –bugün- sabahın tadını çıkaran diğerlerinin müziğini duymamaya çalışırken motosikletini kapının önüne park ettiğini görüyorum. Damacanaları devirmeden indirmeye gayret ediyor. Selesinin arkasına üç dolu damacanayı enine koymuş, iki yerinden lastikli iple sabitlemiş. İki tane de ayaklarını koyması gereken yere… Gayreti epey zaman alıyor, bu sırada motorunun eskilikten artık boyasının kalktığı yerlerine, tam burnunda solmuş bir fiyonklu miyonklu nazar boncuğu çıkartmasına dikkat edebileceğim denli uzun. Damacanaları sağ salim motorun yanına koyuyor, sonra da ikişer ikişer kapının içine, hepsini kapının içine taşıyınca bir parti de –yine ikişer ikişer- mutfağa. Mutfağa taşımadan önce hızlı bir hareketle kaskını çıkarıp gençlerin taktığı cinsten siperliği uzunca ve kıvrık bir kasket geçiriyor başına. En son bana uğradığında kaç tane diye soruyorum. Artık öğrendim, emekli olamayacak genç, öğrenci olamayacak kadar kavruk bu delikanlı suyumuz bittikçe bize su getiriyor ve suları taşıdıktan sonra sessizce içeri girip gayet mesafeli bir noktada ellerini önünde birleştirip gözlerini dikip efendi efendi bekliyor. Ben de kaç damacana getirdiğini sorup bir yaprak küp kâğıda şu kadar damacana su alınmıştır diye yazıp tarih atıp kaşe basıp bir de imza çakıp çocuğa veriyorum. Kulağından çıkardığı kulaklıkları iki omzundan sallanıyor ve onlardan ta benim kulağıma bir sezen şarkısı geliyor. 5 derken sesi neredeyse müzikten daha az çıkıyor. Kâğıdını veriyorum içimden de şaşırıyorum. 4 saydım hâlbuki. Bir dolu damacana ayak kısmında duruyor hala. Pencereden gidişini izliyorum. Doluları taşırken boşları da çıkarmış, 5 boş damacanayı aynı şekilde sabitlemeye gayret ediyor. İçleri boş fakat hacimli olduğu için indirirken olduğu kadar da bu sefer uğraşıyor. En son yerine kuruluyor, motoru çalıştırıyor. Kasketini çıkarıp kaskını takarken başı öne eğildiğinde tepesinde neredeyse hiç saç kalmadığını gördüğümde anlıyorum içeride kasketini takarkenki çevikliğini…

O gittikten sonra mutfağa gidiyorum ve kaç damacana getirdi diye soruyorum. 5 dolu damacanayı Cemileyle birlikte sayıyoruz. Eğer önceden bir dolu yoksa gerçekten 5!

13 Mart 2008

Bir Taşla İki Kuş

Halitağa Caddesi Kıvanç Sokakta bugün…

Bir delikanlı giriyor içeri, ilk dikkat çeken yeri civciv sarısına boyadığı saçları. 4-5 günlük sakalları diplerindeki siyahlarla aynı renk. Delikanlıyı ikinci kez sırası geldiğinde bankoda görüyorum. Hata olasılığına karşın işlemini incelerken kimliğinde, deniz kuvvetlerinden emekli ikramiyesi ödenecek kişiyle aynı ismin yazdığını görüyorum. Doğum tarihine bakıyorum 1978. Kimliğindeki fotoğrafı şimdikinden çok daha kısa ve kendi renginde saçlarıyla çekilmiş. Vesikalık olmasına rağmen objektife değil de uzaklara bir yerlere bakmış.

1978 doğumlu olup nasıl emekli olunuyor diye soruyorum. Kolu bacağı tam, sakince sırasını beklemiş, herhangi bir maluliyet belirtisi yok... Ayrıldım diyor.

Ordudan kendi isteğinle ayrılınabiliyor mu artık diye soruyorum. Atıldım aslında derken duraksamıyor ancak yamuk bir gülümseme beliriyor yüzünde. Atıldığına seviniyor mu, bunu açıklamak zorunda kaldığına üzülüyor mu bilemiyorum. Ondörtbin küsur ödeniyor. Cüzdanına sığmayan paracıkları ile ilk olarak ne yapacak acaba? Dip boyasına gider mi? Hazır berbere gitmişken bir de saç sakal kestirir mi?


Bunları yazmayı düşünürken masamda oturan bayanın imar bankasının off shore hesaplarında kaybettiği milyarlarını geri alma ihtimali olup olmadığına dair monologunu dinliyorum. Yeşil gözlerinin etrafını yeşil boyamış, yeşil de bir hırka giymiş. Fönlü saçlarının dip boyası yeni yapılmış, sözü uzattıkça uzatıyor. İsteksizce pencereye çevirdiğimde başımı, iki türbanlı kadının ortasında, birinin elini tutan ve muhtemelen 3 ya da 4 yaşındaki bir kız çocuğunun pembe yünden örülmüş eşarbının geçişini görüyorum. Annesi ya da ninesi ya da herkimse, kızın muhtemelen en sevdiği renk olan canlı mı canlı bir şeker pembesi yünden, bere değil üçgen bir parça örmüş ve o güzelim bebek başına eşarp gibi, çenesinin altından bağlamış. Bir taşla iki kuş!


Tekrar yeşilli müşteriye dönüyorum. Söylediklerinin ilgili yerlerinde başımı sallayarak, onaylayıcı sesler çıkararak süren iletişimimiz, nasıl yaşımı gösteriyor muyum diye soruşuna kesinlikle göstermiyorsunuz dememle sonlanabiliyor ancak. Doğum tarihini gözlüğünü yanına almadığı için formuna ben yazmıştım ve gerçekten 1940 doğumlu oluşuna içimden şaşırmıştım. Kartlarının olduğu cüzdanını kaybettiği için gelmiş, kartları için yeniden başvuru yapması gerektiğini söylediğimde cevap olarak alakasız bir şekilde cüzdanımı çaldırdım mı bir yerde mi unuttum bilmiyorum, süslenmeyi biliyorum ama gibi bir cümle kurmuştu. O da süslenmeyi bildiği için ne kadar şanslı olduğunu bilmiyordu sanırım ki monologunun bir yerinde, acaba örtünsem tayyip batan paralarımı öder mi gibi başka ilginç cümleler de sarf etmişti...

Öyle işte...

Kokolojiden nereye

Fırından reçelli bir çörek aldınız. Ama eve gelip bir ısırık alınca en önemli malzemenin eksik olduğunu gördünüz: reçel. Bu kötü şansa nasıl tepki verirsiniz?

1. Halkalı çöreği fırına geri götürür yenisini alırsınız.

2. Kendi kendinize 'olur böyle şeyler' der ve çöreği yersiniz.

3. Başka birşey yersiniz.

4. Sade çöreği balla veya reçelle doldurup daha lezzetli hale getirmeye çalışırsınız.

Haftasonu bu kokoloji sorusunu ve seçenekleri okurken daha dördüncüye gelmeden çöreği bal ve cevizle yediğim gözümün önüne geldi. Bu soru kötü sürprizler sözkonusu olduğunda arkadaşlarımız arasındaki rolümüzü ortaya çıkarıyormuş. Benim gibi 4. şıkkı seçenler hakkında şöyle diyor kitap: Yaratıcı çözümleriniz sizi grubun parlak fikirler üreticisi yapıyor. Herkesin sağduyusu vardır ancak sizde biraz solduyu da var. Böylece diğerlerinin sadece sorun gördüğü noktada siz çözümler de görüyorsunuz.

Konuyu buradan nereye bağlayacağım. Bu blogda işimden bahsetmiyorum. Bahsetmeyeceğim de. Ancak son görev yerimde hergün ilginç insanlarla ilginç deneyimler yaşıyorum, bu bir.

İkincisi üç ay önce ilginç bir keşfedilme macerası yaşadım. Bu hayatıma sanki o zamana kadar beni sevmek, onaylamak ve cesaretlendirmek için beklemiş gibi davranan birbirinden güzel bir çok güzel insan ve onlarla iletişim sağladığımız, günlük mesaj sayısı 100leri bulan hatta aşan bir grup kazandırdı.

Ben de yukarıdaki kokoloji sorusunda çıktığı gibi baktığım her yerde keyifli birşey gören bir cin olduğum için işyerimdeki maceralarımı gruba yazmaya başladım. Yine o gruptan bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine yazdıklarım kaybolmasın diye birşeyler yapayım, onları blog arşivime ekleyeyim dedim.

Bu mesajımı takip eden ve öyküler kategorisinde yer alan yazılar onlardır.

20 Şubat 2008

Derki sayı 26 çıktı!

Severek okuduğum ve yazmaya devam ettiğim internet magazini Derki'nin 26. sayısı çıktı. Bu sayıda hayattaki en büyük başarım olarak gördüğüm mükemmele yakın bir yaşam sürme sırrımı(!) paylaşıyorum. Peh peh peh!

O değil de asıl editörümüzün bu sayı çıkmadan önce bize ilettiği yazar karnesiyle böbürlenmek istiyorum. Üşenmeyip derkinin tüm yazarları için öyle bir iki cümle değil, koca bir paragraflık geribildirimde bulunmuş, bir nevi hepimize not vermiş. Benim hakkımda da tam bir istikrar örneği olduğumla başlamış. Değişik ve yararlı konularda yazdığımı belirtmiş.

Konu çeşitliliğini biliyordum, bu kadar takdir gördüğünden haberim yoktu. İlle kendimi eleştireceğim ya kendi kendime 'sen de hologramcı olarak girdin, o ve ondan başka herşey hakkında yazıyorsun, bir konuda dikiş tutturamadın gitti!' diyordum. Meğer yaptığım iyi birşeymiş.

Bir istikrar örneği olduğumun ise farkında değildim! Evet, yazıları göndermemizi istediğinde aklımda bir konu olmasa bile -ki genellikle olmuyor zaten- kasarak da olsa bir yazı yazıp gönderiyorum. Sonra merakla yayımlanıp yayımlanmadığına bakıyorum çıktığı gibi ve hep yayımlanmış oluyor. Bu istikrarımın sırrını da burada paylaşayım: hiç 'istikrar' konusuna kafayı takmamak. Ona takacağımız kafayı yazılarımıza takmak!

Ne dedim ben şimdi? Bilmiyorum... Uzun zamandır boşlamıştım -blog yazı istikrarımı kafaya taktığımdan olsa gerek- saçmaladım bir miktar...