01 Aralık 2009

Melemen

Sıradan bir yaz akşamıydı. Güneş denizin ardından batalı epey olmuştu. Sırayla sönen tek tük ışıklarla adadaki ıssızlık duygusu an be an artmaktaydı. İnsanlar yemeklerini yemişler, şaraplarını içmişler, yataklarının yolunu tutmaktaydılar. Son yanan lambalar, kapatmak için hazırlık yapan birkaç meyhaneye aitti.Onlar da söndükten sonra güneş doğana kadar sürecek mutlak bir huzur vardı. Tek ışığın yıldızlar ve aydan gelen ışık, tek tanığın da keçiler olduğu birkaç saatlik mutlak huzur...

Yaz aylarında gündüzleri hava dayanılmayacak kadar sıcak olduğu için Pembe ve sürüdeki diğer keçiler geceleri otluyorlardı. Pembe adını, beyaz tüylerinin üzerine sürülen kınanın verdiği pembe renk ile almıştı. Şimdiye kadar altı yaz görmüş, adadaki her ormanı gezmiş, her cins ağacı kemirmiş, dört doğumda toplam dokuz yavrusu olmuştu. Onların sadece dördü hayatta kalabilmişti yazık ki. Sahibi sütünü sağarken, sırtındaki pembe tüylerini severken onunla konuşurdu, bu saatten sonra kesecek değildi herhalde. Ancak Pembe'yi kaybettiği yavrularından daha çok üzen bir şey vardı.

Sürü her akşam olduğu gibi özgürce geziyordu. Çan seslerine melemeleri eşlik ediyor, sesleri vadide yankılanıyordu. Çın çın çın. Mee eeeee. Meee eee. Çın çın. Möeee ee. Mee le meeen. Me le meee en. Pembenin ağzından bunun dışında tek söz çıkmıyordu. Her ne kadar körpe fidan bulduğunda iştahla kemirse de daha minicik bir oğlakken yediği melemenin tadını unutamıyor ve sürekli adını sayıklıyordu. Sürüdeki diğer keçi ve tekeler onun bu saplantılı hareketine bir anlam veremiyor olsalar da alışmışlardı.

Me le meeen diye sayıklayarak geçen kimbilir kaçıncı gecenin ardından bir sabah sahipleri sürüyü topladı, otlamaya çıkarır gibi vadiye doğru değil, köyün içine doğru sürdü. Bunun garip bir durum olduğunu hemen anladılar ve huzursuz oldular. Acaba kesilmeye mi gidiyorlardı? Eğer öyle idiyse neden hepbirlikte gidiyorlardı, bütün sürü mü kesilecekti? Daha önce böyle köye doğru gidip geri gelmeyenler hep birer birer gitmişlerdi ve hepsi de en genç olanlardan seçilmişti. Şimdi içlerinde sekiz ve on yaşındaki tekeler, yedi yaşındaki Pembe ve birkaç olgun keçi ile hayli yaşlı sayılabilecek bir sürüydüler. Ayrıca keseceği zaman sahipleri de kendilerinkine benzer bir huzursuzluk içinde olurdu, bugünkü gibi ıslık çalarak yaylana yaylana yürümezdi.

Hepbirlikte yeni yeni güneş almaya başlayan sokaklardan geçiyorlardı. Sokağa kurulmuş masalarda insanlar kahvaltılarını yapıyorlardı. Onların arasından huzursuzca meeleyerek geçtiler. Ölüme gittiğini düşünen Pembe son bir kez daha melemen yeme fırsatının olmayacağına üzülüyor ve ümitsizce mee lee meeen me e le e mee eeeeen diye sayıklıyordu. Tam o sırada kalabalık bir masanın sokağa en yakın sandalyesinde oturan bir çocuk feryadını duydu. “Annee bak keçi melemen diye meliyor.” dedi heyecanla. Karşısında oturan annesi “olur mu hiç öyle şey, hadi soğutmadan ye” dedi ve çocuğun ağzına melemen dolu çatalı dayadı. Mee eee. Mee le me eeen. Möee ee. Meee eee. Çocuk can kulağıyla sürüden gelen sesleri ayırmaya çalıştı. “Anne vallahi melemen diyor, bak şu en arkadaki beyaz keçi” Annesi oralı olmadı, çatalı çocuğun eline verdi: “bunun hepsi bitmeden sofradan kalkmak yok”

O sırada sürünün sahibi köydeki arkadaşlarından biriyle karşılaştı. Gözlerini sürüden ayırmadan onunla hoş beş etmeye başladı. Bu sayede durakladılar ve çocuk Pembenin melemen diye melediğinden emin oldu. Annesinin diğer uçta oturan bir arkadaşıyla sohbete dalmasını fırsat bilip yarısı melemen dolu olan sahanı aldı ve tüyleri beyaz, sırtı pembe keçiye doğru merakla ilerledi. Kendisine doğru gelen çocuğu görünce Pembe'nin nutku tutuldu. Bu bir düş olmalı diye düşündü. Ama gerçekti. Sesini duyuyordu, sırtını yakmaya başlayan güneşi hissediyordu, elinde yarısı melemen dolu bir sahanla kendisine doğru yaklaşan çocuğu da görüyordu işte! Usulca me le meen dedi. Sonunda dualarının kabul olduğunu anlayıp minnet duygusuyla sarmalandı. Çocuk çömeldi, gözlerini ondan ayırmadan sahanı yere, tam Pembe’nin önüne koydu. Pembe yayılan kokuyu içine çekti. Başını eğdi ve bir lokma aldı. Evet, gerçekti, melemen yiyordu. Bir çırpıda hepsini bitirdi. Çocuk mutluluk içinde sahanı aldı, masaya koşup yerine oturdu. Annesi sohbetine ara verip çocuğa döndü ve sahanın boş olduğunu gördü. 'Aferim sana, şimdi oyuna gidebilirsin' deyip çocuğu gönderdi.

11 Mayıs 2009

Yazma Sanatı

Stephen King'in bu kitabını elime geçtiği andan itibaren her boş vaktimde okuyarak çabucak bitirdim. Yazın konusunda hiç kafa yormadığım, kafa yormakla birlikte herhangi bir çözüm bulamadığım birçok nokta olduğunu farkettim.

Okumaya eskisi kadar fırsat bulamayışımı yazma konusundaki ataletime bahane etmekte pek de haksız değilmişim. Kitabın bir yerinde hiç okumayan ya da çok az okuyan insanların nasıl olup da yazdıklarının beğenilerek okunacağını düşünebilmelerine hayret ettiğini belirttiği bir yer vardı Stephen amcanın. Bu cümle kitabın ilk cümlesi olsa biraz ağır olmuş derdim ancak kitabın tamamı boyunca süren samimiyet ve mütevazilik, bunu yazdığında haklı olduğunu düşündürtüyor.

İlham perisinin sadece seçilmiş bazı insanları ziyaret eden ve beraberinde dibimiz düşerek okuduğumuz bir öykü/roman vs getiren bir şey olmadığını yazıyor. Aksine, her gününün belirli bir saat dilimi boyunca kendisini dünyaya kapatma disiplinini gösteren herkese er ya da geç uğrayacağını söylüyor.

Bana en ilginç gelen birçok kitap yazmış bir yazar olarak benim özendiğim ve kendimi disipline etmeye çalıştığım, blog yazarlığı, gazete köşesi yazarlığı, film eleştirisi, kitap tanıtımı yazarlığını yaratıcı yazarlığı engelleyici faaliyetler olarak değerlendirmesi oldu. Bir yandan bu gibi düşüncelerinin tamamen kendi subjektif görüşü olduğunu ifade ediyor, kaldı ki bunu ifade etmese bile yazdıklarının Allahın emri olmadığının farkındayız okurken ancak bu hiç bu şekilde düşünmediğimi farketmek beni şaşırttı.



Daha önce yazaratölyesinde tartıştığımız konuyu kitapta detaylı okudum. yazaratolyesi.blogspot.com aynı zamanda benim bu kitaptan haberdar olmamı sağlayan blog. Yazmanın sahilde bir kemik parçası bulmak ve etrafındaki kumları açarak nazikçe ve sabırla bir dinozor iskeletini ortaya çıkarmaya benzediğini yazdığı bölüm. Yazmaya oturmak için bir fikir bulmayı bekleme bahanemi ortadan kaldıran başka bir bakış açısı daha...

Yazmak hakkında kendisine gelen soruların tamamını cevapladığı kitapta yazı atölyelerinden de bahsetmiş. Hastaya ilaç misali yazdıkları benim de bu konudaki sorularıma cevap oldu. Kimseye yazı atölyesine gidin ya da gitmeyin dememiş ancak kendi fikrinin yazı atölyelerinin yazı yeteneğini geliştirmek için değil eğlenmek için gidilebilecek yerler olduğunu belirtmiş. Hayatı boyunca yaşadığı yazar bloku dönemlerinin yazı atölyesine katıldığı dönemlere rastlamasını manidar bulmamak elde değil!

Yazarken dikkat etmemizin iyi olacağı bir dolu noktanın ardından neden yazdığını da anlatmış. Tabii ki herkesin nedeni onunkiyle aynı olmak zorunda değil, ancak bu son bölümün bana anlattığı yazmak için bir nedenin olması gerektiği oldu, ki benim de var!

29 Nisan 2009

Kars, Digor vs.

Şu anda bir yanımda kuru yemişlerim bağdaş kurmuş bu satırları yazıyorum. Altta kalan ayağımın serçe parmağındaki nasır, üzerine ağırlık bindiği için acıyor, onun dışında bir derdim yok. Neden bunları yazıyorum? Eh bir yerden başlamak gerek de ondan!

Bugün öğlenden şu ana kadar neredeyse aralıksız yazacaklarımı düşündüm. İşyerinde, işten çıktıktan sonra yürüyerek eve ulaşana kadar iç sesim hiç durmadı desem yeridir. Tabii ki onun söylediği herşeyi hatırlamıyorum, şu an önemi var mı, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim yazasım var ve gördüğünüz gibi yazıyorum.

Bu fikir öğlen geldi aklıma. Her öğlenden değişik olarak -mı acaba?- önce çıkıp biraz yürüdüm. Ayaklarım beni göztepe parkına götürmüş. Parkın haftaiçi gündüz halini hiç görmemiştim. Laleler açmış ve semt sakinleri kah çocuklarını parkta oynatarak kah bankta dinlenerek bir güzel parkı kullanıyorlardı. Bu insanlar muhtemelen onbeş dakika önce de oradalardı, aynı anda ben inanılmaz yüksek bir ses tonu ve agresif bir tavırla 'sözlerine dikkat et ben karslıyım' diyerek kafa tutan bir müşteriye laf anlatmaya çalışırken yani. Sadece bu bile başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlattı bana, mümkündür ya, mümkün olmalı!

Neyse, dıştan bir tur atıp parkın içindeki gül bahçesine geçtim. Güller henüz açılmamıştı ama gölgedeki banklar pek hoş görünüyorlardı. Oturdum, çantamdan elmamı ve bir önceki gün aldığım ve okumayı bitirmediğim Uykusuz'u çıkardım. Zamanım bol ya, didik didik okuyorum. İç sayfalarda mini mini puntolarla yazılmış yazılar var. Misal Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur yazmış, ya da Benim de Söyleyeceklerim Var, Umut Sarıkaya yazmış. Onları okudum. kah kah kah gülmesem de gülümsedim, sonuna kadar okudum ve dünyadan koptum, hoşuma gitti. Bunları yazanlar da yarı yaşımda zıpırlardır, onlar da şöyle insandır, ne kadar kazanıyorlardır, ne kadar okuyorlardır, toplamda ne kadar çalışıyorlardır diye düşünmedim, bir tek okuduğum yazıyı kaç kere tekrar yazmış ya da üzerinden geçmiş olabileceklerini düşündüm, o da birazcık. Sonuçta ortada üretilmiş bir şey var, bu ürün bana ulaştı ve ben o ürünü zevkle kullandım, bu kadar!

O anda zihnimde bir ampul yandı. Çünkü parka giderken müşteriyle uğraşmayacağın bir iş yapmalı, ne yapmalı acaba diye düşünürken kısa ve berrak bir şekilde üretmek lazım fikri geçti. Uykusuz da okuduğum yazılar da buna cevap oldu. Okunacak şeyler olur, gülünecek şeyler olur. Neden daha çok yazmıyorum? Neden Uykusuz da ya da ona benzer bir dergide yazmıyorum? Hadi onu bırak, terapi niyetine al işte blog, yaz yazabildiğin kadar! Değil mi ama?!

Akşam yürürken yazma konusunda acayip gaza gelmiş şekilde kendimi de ve reye attım. Ta ne zaman alıp okumaya karar verdiğim fakat okumaya başlayıp yarım bıraktığım kitaplar düzineyi bulduğu için almayıp, dolayısıyla okumadığım bir kitap vardı; Stephen King'in Yazma Sanatı. Olup olmadığını sormak için beklerken bir düşünce daha geçti: bunu alıp okuyunca ne olacak, yazar olmuş mu olacaksın?! İçsesim doğru dedi, o ya da bu kitabı okuyarak yazar olmayacaksın, yazarak, yazmaya bir yerden başlayarak olacaksın. Vakit kaybetmeden hemen çıktım. O kitabı ve çok takdir ettiğim başka bir yazar olan Asimov'un otobiyografisi olan Dolu Dolu Yaşadım'ı ve birkaç kitabı daha internet kitapçısından de ve reye göre çok daha uygun fiyatlarla sipariş verdim. Aferim bana!

Şimdi, yazımı geliştirmek için bir yazar koçuyla mı çalışsam acaba diye düşünüyorum. Şu sıralar pek moda ne de olsa... En son hayatım değişti seminerine gittim ya, hayatımda bir değişim yaratmak için adım atmam gerektiği konusunda feci motive hissediyorum kendimi. Yarın sabah altıbuçukta uyansam kendiliğimden tekrar uyumak yerine bilgisayarı açıp yazmaya başlayacak kadar diyeyim, siz anlayın! Bu konuda zaman limiti olan ve gerçekçi bir hedef de koymam gerek kendime. Ancak bu hedefin ne olacağını bilmiyorum. Ne gerçekçi olur, artı yaratıcılık gerektiren konularda gerçekçi olmak gerekir mi? Her gün bir mesaj girmek mi? Haftada bir öykü/deneme vs yazmış olmak mı? Yazdıklarımı bir yerlere göndermek mi? İşte koça danışılacak bir konu daha. Ve tabii bu hedefe ulaşma adımlarını belirlemece falan... Bir yanım alışıla geldiğim üzere bu kadar yapılacak işin üzerine aman uf diyor ama yok ya, harbi motiveyim, hala yazıyorum mesela...

Neymiş? Karslıyım diyene ben de Digorluyum diyecekmişiz! Ya da geçmişi sevgiyle bırakıp yeni bir geleceğe yol almak üzere gerekli adımları atacakmışız.

09 Nisan 2009

Atina-İstanbul

Geçen Pazar bu filmi izledim. >Festival başlamış, bir festival klasiği olarak kelimenin gerçek anlamıyla koşarak filme yetişerek çok da beğenmediğimiz, film bittikten sonra ne kadar uzun, nasıl izlemişiz dediğimiz bir film oldu. Filmin özetini, sonunu anlatmayacağım. Bunu yaptığım mesajlardan birini buldum, sanki başkası yazmış gibi geldi, öylesine yabancı, çocuksu… Birden aklıma bir soru takıldı. Bunları yazıyorum, bağlantılarını falan da veriyorum, o bağlantılar ne kadar süreyle yaşıyorlar. Hadi iksv kurumsal bir yapı, herhalde geçmiş festivallerin sayfalarını yaşatıyorlardır. Hadi bağlantılar sonsuza kadar yaşasın, onlarla süsleyerek yazdıklarım ne kadar süre boyunca bir anlam ifade edecek?

İspanyadaki sarayları müzeleri gördükten sonra dünyaya anlamlı bir iz bırakma kaygısı edindim tekrar. Kurtulmak için ne çok çaba harcamıştım halbuki… İş güç diyoruz, diyorum yani, yoruldum yıprandım uf oldum diyorum, insanı yine de böylesi kaygılardan koruyor. Bir daha kendimi yorulmuş hissettiğimde bunu düşüneceğim, en azından içimi oyan, egomdan taşan ben kimim, ne yapıyorum, şu dünyaya anlamlı ve kalıcı ne iz bırakıyorum gibi bir kaygım yok diyeceğim.

Ben ispanyayı anlatayım en iyisi. Madrid metrosu çok ilginç, havaalanından bilet alıp metroya giriyorsun, istersen akşama kadar takılıp istediğin duraktan çıkabiliyorsun. Ama şehirde herhangi bir yerden binip havaalanı durağından çıkmak istediğinde çıkmak için 1 euroluk bilet alman gerekiyor!

Bir de bazı metro trenlerinde kapılar durakta durduğunda otomatik açılmıyor. Sen tam kapının önünde durup açılmasını beklersen, eğer o kapıdan inen biri kapıyı açmazsa sadece beklemiş oluyorsun. Eğer o kapıdan biri inmezse trenin 20 saniyelik bekleme süresi içinde kapının üzerindeki o minik kolu farketmen, çevirmen gereken yönü gösteren oku görüp anlaman ve tren kalkmadan kolu çevirip kapıyı açıp binmen gerekiyor. Zeka testi gibi bir şey…

Bir de bir de çok ilginç başka bir şey gördüm. Metroda trenin durduğu ve insanların beklediği uzun peron boyunca hemen hemen her metroda olduğu gibi aralıklarla banklar var. Bir de ne var, yere paralel, yerden 80 ve 100 cm yükseklikte iki kalın silindir var. Ne bu? Popo ve bel dayamalık. Eğer yorgunsan ve bütün banklar doluysa ve tabi ortalama bir boydaysan öndeki alçak demire otururmuş gibi dayanıyorsun ve arkadaki silindir de tam beline denk geliyor, oturmak kadar olmasa bile hayli dinlendirici bir pozisyonda beklemiş oluyorsun metroyu. Bunun tam arkasındaki duvarda da bir insan prototipini yandan bu şekilde dayanırken gösteren bir kare vardı, fotoğrafını çekmediğim için pişmanım!

19 Şubat 2009

universalove

Bu akşam bu filmi izledim. Filmin bitişinin üzerinden daha saat dolmadan sonunu size yetiştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonunu anlatmayacağım gibi, ortasını ya da başını da anlatmayacağım. İzlemek isteyen ifistanbul kapsamında varsa bir gösterimi daha gider, izler.

Olay şöyle gelişti: Sonsuzluğun içinde bir an -bir an diyorum ama ne kadar sürdü bilemiyorum, ölçemediğimiz için öyle ifade ettim- big bang oldu, sonra gaz ve toz bulutları dağıldı -oralar biraz uzun ama özetle öyle deyip devam edebiliriz- ve ben kendimi caddenin bostanında ekin ekerken mi desem, hasat yaparken mi desem, yoksa ekinlerin üzerindeki kargaları kovalarken mi yok yok danayı kovalarken buldum. İş zahmetli ve yorucuydu ve üstelik uzun sürdü. Biter bitmez kendimi eve atmak yerine bir filme attım, o da hemen karşıdaki kültür merkezinin geniş mi geniş, kırmızı mı kırmızı, tiyatro mu tiyatro salonunda -anlam dediğin nedir ki diye sormak istiyorum şu noktada kendi yazdıklarımı okumamın akabinde- ifistanbul filmleri gösteriliyor olması sayesinde oldu. Maksat kafa dağıtmak.

Neticede kafa dağıtıldı mı? Dağıtıldı. Üstüne bir miktar da caddenin o geniş, o ferah, o yağmur altında ıslanmış, o insansız, o sevgili -demek istiyorum şu noktada- kaldırımlarında yürüyüş yapıldı mı? Yapıldı. Yürürken derin derin nefes verilip sonra alındı mı? Verildi ve alındı. E daha ne olsun?! Bir insanın midesi durduk yerde yanmıyorsa, gece dişlerini gıcırdatmıyorsa ve kendi diş gıcırtısının sesine uyanmıyorsa, yaptığı her ne ise bundan hoşlanıyorsa ve mutlu oluyorsa, bir insan daha ne ister azizim?!

Sevgili dokur, sen onu bunu bırak da derkinin 31. sayısı çıkmış, haberin var mı onu söyle. Ahanda burada!

17 Şubat 2009

Kedi var, kedi var

Kadıköyden ayrılmadan şubenin önunde yaşamaya başlayan bir kedimiz olmuştu. Sırtının arkasından kuyruğuna kadar siyah, başi göğsü ayakları beyaz, beyaz dediysem kirli beyaz, sokak kedisi malum... Siyah kuyruğunun ucu sanki beyaz boyaya daldırılmış gibi beyazdı. Kendisine yiyecek verenlere karşı bile pek nadan, sokak köpeklerini sindirmiş, ne sevdiren ne yaklaşan aksi bir kediydi. Bir yardımseverin sağladığı bir parça kartonun üzerinde uyur, güneş açarsa güneş gören bir yere geçer, yalanır da yalanırdı...

Yeni şubenin de kedileri var. Bir tanesi kapının hemen yanındaki girintiye konuşlanmiş tosun mu tosun bir sarman. Keyfine pek düşkün olduğunu sürekli kumasş kaplı süngerden yapılmış mini bir pusete benzeyen yatağından çıkmadığına bakarak anlıyorum. Cadde kedisi olmak başka birşey!

06 Şubat 2009

Slumdog Millionaire- Çömez Milyoner

Geçen akşam bu filmi izledim. Bir önceki filmin sonunu söyleyişim o kadar hoşuma gitti ki, bu filmi izledikten sonra hemen sonunu anlattığım bir mesaj yazmak istedim. Zaman geçti, bunu yazmaya ancak oturabildim. Önce spoiler’in anlamına bakayım dedim, bir daha kullanacağım ya, anlamını öğreneyim bari. Sesli sözlük (bkz. Seslisozluk.com) bir sürü alakasız şeyin ardından böyle demiş:

A topic that not everyone on the list may want to read about For example, the ending of a movie or the plot of a novel Spoilers can also include announcements of surprise events or discussion of sensitive subjects that may be painful for others to read about It is considered good netiquette to include descriptive information in the subject so that those who wish to skip such messages are forewarned See Netiquette for more information on how to handle spoilers

Türkçe olarak da bulabildiği en yakın karşılık yağmacı, şımartıcı ve bozucu olmuş, ben mızıkçıyı daha uygun buldum. Yaptığıma da internet mızıkçılığı diyebilirim.

Bunları okurken şu netiket için ne yazmış diye bir baktım ve amanın, neler yazmamış ki?! İnternet adabı muaşereti, şudur budur diye okurken ve içimden so vat derken bu maddede durdum:

The combination of the words Net and etiquette, this refers to the proper behavior on a network, and more generally the Internet The key element in Netiquette is remembering that actual people are on the other end of a computer connection, and offensive comments or actions are just as offensive even if you can't see your recipient.

Durdum ve ben internet mızıkçılığı yaparken eğleniyorum ama bunları okuyanlar ne düşünüyor, dahası ne hissediyor? Mesela benim dün yaptığım gibi ifistanbul bağımsız filmler festivalinin sitesinde hit filmler bölümünde görmüş bu filmin adını, izleyenler ne demiş, blogırlar ne yazmış diye ararken bu sayfaya gelmiş ve daha açtığı gibi, "bu filmin, eğer iki saat ayırıp filmi izlerseniz –hayli sürükleyici bir film, bence nasıl geçtiğini anlamayacaksınız- en sonunda oğlan kızı öpüyor. Gerçi öpmeyi, kız öp beni dedikten sonra akıl ediyor ama olsun, dediğim gibi o yaşına kadar kızın peşinden koşmuş, ama nasıl koşmak, senin benim aklımın ucundan geçmeyecek belalara karışmış, bir şekilde hayatta kalmayı ve hatta paçasını kurtarmayı becerip ancak kavuşmuş, ancak milyoner olmuş –bir kritik nokta daha, savaşta söylenmez- üzerinde bir şaşkınlık olması normal, ayrıca zaten şaşkın bir karakteri canlandırıyor. Kız da ayrı bir hikaye, öp beni diyene kadar niye kendisi öpmüyor diye düşündüm, ama o da normal, çocuğun ancak omzuna geliyor boyu. Ve öpüşüyorlar, ve birden onlarla birlikte tren garındaki herkes dans etmeye başlıyor ve bir hint filmi izlemiş olduğumuzu anlıyoruz. Yani biz de çocuk kadar şaşkın değilsek ve filmin hindistanda çekildiğini, karakterlerin Hintli olduğunu, hint aksanlı İngilizce konuştuklarını ve başlarını evet anlamında bir kukla gibi sağa sola salladıklarını görmemiş isek…" diye ballandıra ballandıra anlattığımı görüyor.

Bir üstteki paragrafta istediğin kadar "ben bir internet mızıkacısıyım, yok pardon mızıkçısıyım, filmlerin başını değil sonunu söylerim, ona göre oku" yazmış olursam olayım. Zaten okumasa bile beyin fotoğrafik olarak filmin sonunu anlattığım paragrafı da görmüş algılamış olacak. Çok geç yani, diğer bir deyişle tuu leyt. İyisi mi ben suçsuz günahsız insanlara böyle bir kötülüğü bir daha yapmayayım. Hoş hak eden insanlara bütün kötülükler yapılabilir, bu sayfayı tıklamakla da hak etmiş sayılabilirler ama sayılmayadabilirler, hüküm vermek bana mı kalmış canım?! Daha eğlenceli başka bir şey bulurum yapacak, onunla mı uğraşacağım?! Hayret bişey…

Bu mesaj mı? Nesi var bu mesajın? Sonunu söylemedim canım, örnek verdim. Onun onun sonu olduğunu nereden çıkartıyorsunuz hem?! Merak eden gider sinemada izler. Bak ifistanbulda da gösterilecekmiş hem. Bağlantı bile verdik, daha napalım?!