22 Mart 2007

Nerd/ Nörd/ Nard

Yapacak bir sürü şeyin mevcut fakat hiçbirini yapacak mecalim olmadığı bu akşam, feci şekilde açılan iştahımı yediğim onca şeyin üzerine sonunda bastıran doksan gramlık bir fıstık paketini –tabii ki paket halinde değil, içindeki fıstıkları teker teker, kaç gram olduğuna en son baktım- mideye indirdikten sonra bilgisayarın başına dönerken birden antrede sanki her fırsatta okurmuşum gibi çantamın yanında duran ve benimle gelmeye hazır görünen son kitabım dikkatimi çekti. Yine sanki okuyabilecekmişim gibi aldım yanıma ve birden kendimi ‘Acaba gerçekten nörd müyüm, yoksa nörd olmaya heveslenen biri miyim? Sahi ne kazandırıyor bu nördlük bana? Sandığım kadar nörd değil miyim yoksa? Daha nörd olsam hayatım nasıl olurdu, şimdikinden farkı ne olurdu?’ gibi olası en absürt sorularla bunaltıyor buldum.

Konunun durup dururken böylesine depresif hale gelmesinde o an dinlediğim Oysten amcanın uzun zaman önce indirip ilk kez dinlediğim Private Collections adlı albümünün akıllara zarar amelodik, atonal müziği de etkili olmuştur kanımca. Ki ana dili olan Norveç alfabesinde tam ismi Øystein Sevåg olan ve Global House albümünün Paris adlı parçasına vurgun olduğum bu sözde new age albümünü diskografisine eklemiş –kim bilir ne zaman amazonu açıp ona bile bakamayacağım- zatı muhterem ve bahsi geçen albümü ile ilgili hikaye anlatılmadan geçilecek gibi değil.

Özetle, bundan yıllar önce o zaman tanıdığım –belki de hala- müzik arşivi en geniş insan olan en küçük dayımda Global House’ı dinlemiş, beğenmiş, mp3e çevirmek yoluyla anında araklamıştım. Aylar öncesinde de soulseekde başka albümü var mı diye ismini aratıp, bir süre bulamayıp, wish liste ekleyip, neden sonra –bu Türkçe dilbilgisinde bir yere konamayan kalıplar içinde en sevdiğimdir, genellikle kimse cümlenin ne anlama geldiğini çözemez- bu Private Collections albümüne rastlayıp, amanin deyip hemen indirmiş fakat bu akşama kadar hiç dinlememiştim. Hiç dinlememiştim ancak ayda bir ziyaret ettiğim ve bana süper bir servis sunmak için elinden geleni yapan sevgili ciltbakımcıma aylık şımartma seanslarında bana ve diğer müşterilerine dinleteceği değişik bir albüm olması için –hiç böyle bir şey talep etmediği halde- bir cdye kopyalamıştım.

The chopping block, moving backward along the axis gibi isminde bile meymenet olmayan, kulağı okşayabilecek en naif melodinin zilyon ışık yılı uzağından geçen parçaların bir kısmını dinledikten sonra –bir kısmına dayanabildim çünkü- iyi ki cdyi vermeden önce dinlemişim diyorum! Bana göre bu cd eğer kırılıp çöpü boylamayacaksa –ki konu ne olursa olsun vandalizme karşıyımdır- yeni sahibi bana Cem Adrian’ın ilk albümünü zorla hediye eden arkadaşım olacak!

Lafı uzatıp hiçbir yere bağlamamak adına o hikayeyi de özetleyeyim. Cem Adrian, dokuz oktavlık sesi olan mucize adam, vs olarak sözüne güvendiğim onca yazar tarafından olabilecek en cafcaflı şekilde lanse edilmesi üzerine dikkatimi çekti. Her yeni şeye sazan gibi atlayan bünyemin etkisiyle o zaman çalıştığım yerdeki arkadaşlarla havaya girip bu çocuğu dinlemeyi kafaya koyduk. Kırk yılda bir geldiği canlı performansları hep hafta içiydi ve her seferinde birimizden birinin işi çıkıyordu, dinlemek bir türlü kısmet olmuyordu, kısmet olmadıkça –bu arada herhangi bir müzik markete gidip cdsini almak da yok- daha çok kafaya takıyorduk derken… Yeni yerimdeki arkadaşlardan birinde bana ödünç verebileceği ilk albümü olduğu ortaya çıktı! Arkadaş benim bu fanatik ilgimi görünce, eğer atmadıysam getireyim dediğinde anlamamıştım beni bekleyen tehlikeyi. Lütfen bu cdyi alın ve geri getirmeyin diyerek orijinal cdyi verdiğinde de anlamamıştım. –sazanım ya!- İkinci parçayı dinlerken anladım!

Asla bir daha bilerek ve isteyerek dinlemeyeceğin bir albüm var mıdır diye sorsalar aklıma ilk gelen albüm bu olur diyeyim, nasıl bulduğumu siz anlayın. Hoş, albümün tamamını dinledim, işin uzmanı olmasam da çocuğun hakkında çıkan onca tanıtıma temel teşkil eden bir yeteneği olduğunu anladım ancak sözünü müziğini kendi yazdığı o kulaklara işkence şarkılarını hiç beğenmedim. Sonraki albümlerine ya da hocası keşifçisi –mucidi bile diyebiliriz- Fazıl Say’ın gözetimindeki bir klasik konserine bakmak gerek.

Neyse, anlayacağınız, her alışverişte beklenenden fazlasını vermek isteyen cömertliğim müzik takasında da tuttu: Cem Adrian’a karşılık Oysten Sevag. Daha fazlası ancak tamamı bile dinlenemeyen üstelik korsan bir new age bozması olabilirdi haksız mıyım?! Nihhah hah hah!!!

Son olarak, adı geçen isimlere ve türlere yaptığım yorumların tamamen kendi düşüncelerim olduğunu ve bu düşüncelerimin her an herhangi bir nedenle değişebileceğini aynı zamanda bunların çok matah bir müzik bilgisine dayanmadığını belirtir ve affınızı dilerim. Onları dinlemek hakikaten beter bir deneyimdi, yargılamak için değil, deneyimimi paylaşmak için yazdım. Yoksa negatif şeyler değil yazmak, düşünmek bile adetim değildir, ne var ki insanın başına gelebiliyor bazen…

13 Mart 2007

Oh Be!

Sonunda derki’nin 21. sayısı çıktı. Yoksa iki haftadır boşladığım bloguma yazsam yazsam ne yazsam diye daha çok düşünecektim. Önce iyiden iyiye yazarlık işine ısındığımın resmi olan son yazımı buradan okuyorsunuz, sonra peki bu kızın hayalindeki ev nasıl bir şeydir diye merak edip yan sütunda ayrıntılarıyla yer alan siparişimi okuyorsunuz. Olur da ideal bir evde olması gereken ve siparişimde yer almayan bir şey gelirse aklınıza hemen yorum ya da mesaj olarak iletiyorsunuz. Yüksekten uçmak serbest!



Bu fotoğraf mı? Önemli birşey değil, ay tutulmasının olduğu akşam çekmiştim, hoşuma gittiği için koyayım dedim. Yeni evimin manzarası böyle olabilir ayrıca...

26 Şubat 2007

Bir Festival Daha Bitti

İfistanbul 2007 kapsamında izlediğim diğer iki filmden bahsetmeye geçmeden önce meraklısına bir önceki mesajın sonunda belirttiğim ‘beni şaşırtacak tek şey’in gerçekleşmediğini ileteyim. Belki zamanlama konusunda aceleci davranmışımdır. Belki de hazır değilimdir. Nitekim o kitabı bulamadığım akşam, daha önceden okuma listeme
aldığım ancak henüz satın almadığım başka bir kitabı almıştım: Alice Kuantum Diyarında, bir kuantum fiziği alegorisi. Belki onu okumayı bitirince kucağıma düşecektir, kim bilir?!



Bugünkü festivaller köşemizin ilk filmi Danimarka yapımı Sabun Köpüğü (En soap/ A soap). Konusu festival sayfasında mevcut, bir de hit filmler alt kategorisinde geçiyor, seans da uygun diye sanki biletler tükenecekmiş gibi koşa koşa biletix gişesinden aldım biletleri. Halbuki içinde aşk olmayan fakat ısrarla bir aşk öyküsü olduğunu ileri sürülen üstelik neredeyse iki saat süren bir film olduğunu bilseydim bir daha düşünürdüm. Uzun uzun filmi anlatmak yerine beni koparan sekansı geçeyim:

Charlotte: Yatağı taşımama yardım ettiğin için teşekkür ederim. Sana bir şey getirdim.
Veronica: Senden hediye falan istemiyorum.
Charlotte: Ama teşekkür hediyesi bu. Benim bir güzellik merkezim var. Bu fondotenleri sana getirdim, ikisini karıştırıp kullanırsan iyi sonuç alırsın. Erkeklerin cildi kadınlara göre biraz daha serttir. Kadın gibi görünmek istemiyor musun?
Veronica fondotenleri alır: Çatlak bir kadın gibi görünmeyeyim de!
Diye cevap verir, pis bir bakış fırlatır ve kapıyı Charlotte’un suratına kapatır.

Filmden çıktığımda ben de Veronica ile aynı fikirdeydim; çatlak bir kadın gibi görünmekten daha kötüsü çatlak bir kadın olmak olsa gerek!



Neyse, ikinci film ise ABD yapımı Hiçolmadı (Neverwas) Fantastik bir hikayenin gerçekliğini sorgularken bizi oyalayan güzel, renkli, şaşırtıcı bir filmdi. Sonunda hayal ürünü olarak başarıya ulaşıp çocuk klasikleri arasında yerini almış öykünün bir şizofrenin önce kafasında sonra da ormanın içinde yarattığı bir gerçeklikten kaynaklandığını ve daha az –belki de daha çok, ölçülebilecek bir şey değil sonuçta- şizofren olan başka bir karakterin kaleminden döküldüğünü öğreniyoruz. Keşke filmin sonunda orman şövalyesinin tenekeden, uğruna ölümün göze alındığı krallığın ormanın derinlikleri, hayatı pahasına savunulan kalenin ise kütük ve bilimum renkli çerçöpten oluştuğunu hiç öğrenmeseydik de hayalimizdeki görkemli imgelerin kalitesi bozulmasaydı. Bu filmden de aklımızı sevelim, ona mukayyet olalım, nereye koyduğumuzu her daim hatırlayıp hiç kaybetmeyelim diyerek ayrıldım. Filmin sonunu söyleyerek spoilerlık yaptım bu arada, farkındayım.

20 Şubat 2007

Absürd Filmler, Absürdötesi Dialoglar

Dün akşamı bir önceki mesajımda müjdelediğim festival filmlerinden ikisini izleyerek geçirdim. Uykusuzluktan kapanan gözlerimi bir an önce dinlendirmek için iki foto ve iki bağlantı ve iki cümle geçip beni asıl dumur denizlerinin açıklarına savuran dialogu anlatmak istiyorum.

İzlediğim ilk film Tutkal/ Glue idi. Ergenlik denen dönemin ne beter bir dönem olduğunu hatırlattı bana. Filmimizin onaltı yaşındaki kahramanlarının haytalıklarını görünce kendi onaltı yaşımı hatırlamayı denedim. Aklıma çok net bir şey gelmedi. Çocukluğumu daha net ve daha renkli hatırlıyorum mesela. Orta öğretim bu kadar mı soldurmuş hayatımızı… Filmi izleyince, orta öğretim ya da başka bir şey, dünyanın her yerinde solduracak bir şeyler var sanki diye düşündüm.



Şans eseri izlediğim ikinci film ise Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi/ Wristcutters: A Love Story oldu. Şans eseri diyorum çünkü filmin iki gösterimi için biletlerin tümü ta Pazar gününden tükenmişti. Ben birazdan anlatacağım dialogu yaşamasaydım muhtemelen şansımı denemeyip kös kös eve yollanacaktım. Filmde izlediğim küçük mucizeler gibi, akın akın gelen izleyicilerin içinde fazla bileti olan bir kişi çıktı, benden önce davranan grup üç kişi, ben tek kişi olduğum için bileti benim almama razı oldu, koltuğu tam projeksiyon cihazının arkasına gelen bir izleyici benim koltuğuma oturmak istediyse de biletini bana satan arkadaş koltuğumu ısrarla savundu. Üstelik tıka basa dolu olan salondaki tek boş koltuk muhtemelen benim önümdekiydi! Baktım bileti bana bırakan grup da bir şekilde içeri girmeyi başarmış merdivenlere konuşlanmışlardı, keyifleri yerindeydi. Biraz solgun bir atmosferde geçmesine rağmen insanı alıp götüren senaryosu, film süresince yaşattığı sürprizleri ve yüreği okşayan sonu ile iyi ki denemişim diyerek ayrıldım salondan.



Aşağıda yer alan konuşma 19 şubat 2007 pazartesi akşamı saat 21:40’da Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki Kibele Yayınevinde gerçekten(!) yaşanmıştır. B ben, K kitapçı, A alakasız kişi, Z de kasada oturan bayanı ifade etmektedir. Durum özetle benim festival filminden çıktıktan sonra birden aşka gelip ta eylül ayında ankarada bir arkadaşımı beklerken vakit öldürmek üzere girdiğim kitapçıda elime alıp biraz karıştırdıktan sonra güçlükle bırakabildiğim bir kitabı bulup alabilir miyim, hemen okuyup tasarladığım bir sonraki mesajımda yararlanabilir miyim diye düşünerek kitapçıdan içeri girdim. Raflar arasında biraz dolaştım, doğal olarak bulamadım.
B: Aradığım spesifik bir kitap var, bilgisayardan elinizde olup olmadığına bakabilir miyiz?
K: Tabi, nedir adı?
B: Şaka Yapıyor Olmalısınız Bay Feynman. Yayınevini bilmiyorum. Richard Feynman olması gerek yazarı, Richard Phillip Feynman. Otobiyografik…
(doğrusu Phillipsmiş, yanlış hatırlamışım)
Kitapçı bilgisayarda aramasını yapıyor, ben ekranı görmüyorum.
K: Feynman’ın bizde kayıtlı sadece Fizik Yasaları Üzerine adlı kitabı var, o da stokta yok. Bu sırada oralarda kitaplara bakmakta olan alakasız kişi heyecanla kitapçıya yönelerek;
A: O kitabın yazarı Feynman değil yalnız. Yazar adından ararsanız bulamazsınız.
K: Kitap adından da arattım, yok.

O sırada olayın geçtiği mekanın yanı başında oturmakta olan, güneş gözlükleri gözünde uzaklara dalmış duruşundan ama olduğunu tahmin ettiğim bayan da bize katılıyor,
Z: Feynman’ın öyle bir kitabı yok zaten!
Diyerek son noktayı koyuyor. Çıktığımda ben kimim, neredeyim, bu konuşma gerçekten yaşandı mı, entelliğin doz aşımı bu mudur, dantellikten ölür müyüm, hadi ölmedim, kanser falan olmayayım diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ama vazgeçmek genlerimde yok tabi. Hemen kendime gelip bitişikteki D&R de aldım soluğu, aynı başlangıcı daha az sürreel bir dialog olmasını dileyerek oradaki görevliye yaptım. Ve kitabın adının Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman olduğunu ve onların da stoklarında bulunmadığını öğrendim! Saatin ona yaklaştığını görünce, madem şansım yaver gidiyor davetiyeleri bile son koltuğuna kadar doldurulmuş olan bu filme girmem de bir şekilde mümkündür diye düşünüp tekrar salona yöneldim. Sonrasını biliyorsunuz. Şimdi bütün bunların üzerine beni şaşırtacak tek şey yarın o kitabın gökten kucağıma düşmesi olabilir!

17 Şubat 2007

Ifistanbul 2007 Başladı!

15-25 Şubat arası sürecek olan zihinsel lezzet adresleri Beyoğlu Fitaş ve Caddebostan Afm Budak sinemaları. Program yine dopdolu, film açıklamaları insanda bütün filmleri izleme arzusu, izleyemeyince depresyon başlangıcı yaratacak cinsten. Son zamanlarda hayat hızlı çekimde aktığı için festivalin başladığını henüz tam anlamıyla idrak edemedim. Yine de müjdemi vereyim, kendimi sinema salonuna atmaya hazırlanayım ve izlediğim ilk filmin ardından ahkamımı kesmek üzere geri döneyim diyorum. Gerçi programda what the bleep serisinin ikincisinin Biz Ne Bilebiliriz ki 2 olarak çevrildiğine ve sinema salonunda ilk kez gösterileceğine bakılırsa festivalin bir filmini üç ay önceden izleyip peşin peşin ahkamımı kesmişim diye sevinebilirim.

16 Şubat 2007

Hologram Videoları

Bazı insanlar ne kadar akıllı! Ölü olmayan insanlara da hayranlık duyabiliyorlar… Aynı zaman diliminde dünyada olmayı başaramadığımız ünlü, eğlenceli, yakışıklı ve şu an itibariyle ölü fizikçi Heisenberg’den bahsettiğim son mesajımdan sonra kısa bir zaman diliminde dünyanın çeşitli köşelerinde olma şansını yakaladığımızı fark ettiğim bir başka ünlü, çekici ve şu an itibariyle ölü fizikçi hakkında birkaç şey yazmaya hazırlanırken site istatistiklerinde yine karşıma çıktı: bir günde defalarca bloga bağlanan ve internete California, Sunnyvale, United States’den bağlanıyor görünen okurum. Artık okurum mu demeliyim, bakarım mı demeliyim kararsızım. Ne de olsa blogu güncelleme periyodum maksimum haftada iki oluyor. Fakat California’da yaşayan ya da site istatistiklerine bu şekilde yansımayı başaran arkadaş neredeyse her gün birçok kereler günlüğümüzü tıklıyor. Bu gizemli arkadaşın bir an önce sesini duyurmasını ya da vicdan ve bilgi sahibi bir arkadaşın bunun nasıl olduğunu bana açıklamasını diliyorum.



Neyse, ben böyle her şeyi kendime yontarken elin adamları/ parmakları boş durmamış, biri soymuş, biri doğramış, biri yemiş, biri hologramın nasıl yapıldığını anlatan ve gösteren bir klip hazırlayıp youtube’a yüklemiş ve küçük parmak gelmiş –o da ben oluyorum- hani bana hani bana demiiiş! Discovery Channel’de yayınlandığı anlaşılan klibi izlemek için tıklamak yeterli. Daha bitmedi! Burada benim hayalim olan şeyin kısa bir örneği yer alıyor. Alınız burada da Kate Moss ablanın gerçeği değilse bile hologramı. Sonuna kadar sabretmezseniz boş sahne üzerinde küçülerek yükselen ve bir nokta olup gözden kaybolan hologramı gerçek sanabilirsiniz, benden söylemesi! Bir uzun bir de kısa versiyonu mevcut… Burada havada serbest süzülen video hizmeti veren ceoptics diye bir firmanın reklamımsı röportajı, ne deniyordu, hah advertorial! Burada bir başka hayalim holografik bilgisayar oyunu. Ve son olarak da bütün bu videolardan haberdar olmamı sağlayan adres: benotesi.com Videoları izlemekten ve youtube’da basit bir arama yapmayı akıl edememiş oluşuma hayıflanmaktan yazıyı okumaya fırsatım olmadı henüz. Ancak kaynakçalı, bol linkli, derli toplu bir düzenlemeye benziyor…

11 Şubat 2007

Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi

Werner Heisenberg’den ilk kez buradaki mesajımda bahsetmiş ve Niels Bohr ile Carlsberg içip fizik muhabbeti yaparken çekilmiş bir fotoğraflarını eklemiştim. Başka bir yazı için hazırlık yaparken bundan tam 80 yıl önce ortaya attığı ünlü belirsizlik -ya da kesinsizlik- ilkesi hakkında birkaç şey okumam gerekiyordu. Özetlemek ve bu çalışmada karşıma çıkan ve açıkçası daha çok hoşuma giden birkaç anekdotu paylaşmak için bir mesajcık oluşturayım dedim…



Birkaç yerde karşıma çıkan bu fotoğrafını görmesem fizikçi demeyeceğim derecede yakışıklı görünen bu büyüğümüzün biyografisi Nobel Ödülleri sitesinde yer alıyor. Kara tahtanın önünde elinde bir tebeşir ve kısa buruşmuş kravatıyla –şekilciliğe dikkatinizi çekerim- nasıl da eğleniyor… Öğrendiğimiz kadarıyla bu işlere de pek genç yaşta bulaşmış. 1927’de bir maddenin hem konumunu hem yönünü aynı kesinlikte ölçülemeyeceğini, yerini biliyorsak hızını/yönünü, hızını biliyorsak yerini tam olarak bilemeyeceğimiz şeklinde ifade edebileceğim ünlü ilkesini ortaya koyduğunda henüz sadece 26 yaşındaydı. Aynı yıl, daha önce mi sonra mı bilemiyorum, profesör oldu. Çalışmalarına devam edip 1933’de hidrojen atomunun hal değişikliği hakkındaki çalışmalarının neticelerinde kuantum fiziğinin gelişimine yaptığı katkılardan dolayı tek başına Nobel fizik ödülü aldı. Meraklısı için ayrıntılar burada.

Klasik fiziğin şu hızda bir araba a noktasından yola çıkıyor, şu kadar zaman sonra nerede olur, ya da şu uzaklıktaki b noktasına ne zaman ulaşır gibi tek ve doğru bir cevabının olduğu kesin olan problemleri gençliğimizin en güzel yıllarını boş yere kabusa çevirmiş. Heisenberg’in bu ilkesini kanıtladığı evlere şenlik bir düşünce deneyine burada rastladım. Hemen kopyalayıp yapıştırıyorum:

GAMA IŞINI MİKROSKOBU
Belirsizlik ilkesi,modern fiziğin en önemli yapıtaşlarında biridir.Heisenberg,ortaya attığı belirsizlik ilkesini savunmak için 1927’de,en az desteklediği ilke kadar ün kazanacak olan Gama-ışını Mikroskobu düşünce deneyini kurgulamıştı.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesinin çürütülebilmesi için bir parçacığın,sözgelimi elektronun yer ve momentumunun aynı anda tam olarak saptanabilmesi gerekiyor.Heisenberg düşünce deneyinde,bu amacı gerçekleştirebilecek düşsel bir mikroskop kurguluyor.
Bir parçacığın yerinin saptanabilmesi için,kullanılacak ışının dalga boyunun,parçacığın boyutlarından daha küçük olması gerekir.Bu nedenle,görünür ışıkla çalışan mikroskoplar(1/1000000 ) metreden daha küçük şeyleri gösteremezler.
Heisenberg,bir elektrona mikroskopta bakmak için dalga boyu (1/10000000000)dan daha küçük olan gama ışınlarını kullanmayı önermişti.Ne var ki,bir parçacığın momentumu dalga boyuyla ters orantılı olduğu için bu seferde gama parçacığının momentumu elektronunkinden çok daha yüksek olacaktı.Bir elektrona bir gama parçacığı çarpacak olursa,elektron önceden kestirilemeyek bir yöne fırlayıp gider.Bu yüzden,mikroskobun çalışması,en uygunmuş gibi görünen gama parçacığı kullanılıyor olsa bile olanaksızdır.


Ben doğmadan önce hayata veda eden bu yakışıklı alman fizikçi hakkında asıl anlatmak istediğim nereden indirdiğimi tam hatırlamadığım ünlü fizikçiler hakkında komik hikayeler anlatan bir pdf dosyasında okuduklarımdan biri. İsteyene tam dosyayı gönderirim.

Hikayede Heisenberg’in yanında yine kuantum fiziğinde emeği bol olan Dirac var. Paul A. M. Dirac, labratuarda yaşadığı bir kazadan sonra fiziğin pratik yanından teorik kısmına geçiş yapmış ve anti-parçacıklar hakkındaki çalışmalarıyla Heisenberg’den bir sene sonra Nobel Fizik Ödülü almış İngiliz bir fizikçidir. Bu iki fizikçi ünlü olup biraz rahata erdikten sonra birlikte bir dünya turuna çıkarlar. Turun ilk ayağı Amerika’dan Japonya’ya bir cruise yolculuğudur. Heisenberg aktif ve çekici bir adamken Dirac utangaç ve sessizdir. Denizde geçen akşamlarda Heisenberg neredeyse çalınan her dansı bilmekte, Dirac ise yerinde oturup olan biteni izlemektedir. Dansa ara verildiğinde masaya dönen Heisenberg’e Dirac neden bu kadar çok dans ettiğini sorar. Heisenberg de ‘hoş bir hanım gördüğümde dans etmek için güçlü bir istek duyuyorum’ diye cevaplar. Ve Dirac’ın akıllara zarar ikinci sorusu gelir: ‘peki dans etmeden önce onun hoş biri olduğunu nasıl anlıyorsun?’

27 Ocak 2007

Kahramanım Jimmy!

Evet, konu eksikliği çektiğim şu günlerde bloga biraz magazin ruhu üflemek üzere buradayım. Bakalım uzun zamandır platonik takıldığım çocuğu açıkladığım bu mesajımı yayımlayınca neler olacak?

Yeterince dikkat çekici olduğunu düşündüğüm bu girizgaha –neden dikkat çekici olması gerektiğine dair hiçbir fikrim olmasa da- biraz gizem tozu serpmek üzere size hafta sonları yarım mesaimi ayırdığım bir merakımdan bahsedeyim. Yarım mesai derken, evde olduğum tüm cumartesi ve pazarlar, sabah 11:00 den 15:00 e hatta bazen 18:00 e kadar. Gerçi kimse bunun için bana para falan vermiyor ama hayatta her şeyi para için mi yapıyoruz kuzum? Belki paradan daha değerli bir şey veriyordur, olamaz mı?

Nickelodeon. İşte bu haftada minimum sekiz saatimi ayırdığım, keyif almaktan öte şeyler hissettiğim tv kanalı. Başta dahi çocuk Jimmy Neutron olmak üzere hepsi birbirinden eğlenceli, kesinlikle sadece çocuklar için yapılmadığına inandığım çizgi dizilerin adresi. Hafta sonları index kanalında, üstelik 11:00 – 15:00 arası orijinal seslendirmesi ile!

Size biraz Jimmy’den bahsetmek istiyorum. Ya da annesinin kızdığı zamanlar söylediği tam ismiyle ceyms ayzek nötron’dan. Kendisi henüz genç, ilkokula gidiyor. 200 iq’luk bir zekası, iri kahverengi gözleri ve külahın en üstünde eriyen dondurma topuna benzeyen saçları var. Annesi, babası ve kendi yaptığı robot köpeği ile birlikte buradan çok uzaklarda yaşıyor. En yakın arkadaşları ultralord hayranı Sheen ve lamalara bayılan Carl. Sadece kendisinin saç telinin dna taramasının ardından girebildiği bir laboratuarı var ve en sevdiği şey sonuçları genellikle yaşadığı şehri hatta dünyayı tehlikeye atan bilimsel deneyler yapmak. Deneyleri ya da icat ettiği aletleriyle açtığı belalar genellikle o kadar büyük oluyor ki ailesi, arkadaşları ya da şehir sakinleri üstün zekasıyla hemencecik bulduğu çözümlerle onları kurtardıktan sonra ona kızmak yerine hala yaşadıklarına seviniyor oluyorlar.

Ben de annesini kandırmak için kendisini odasında uyuyor gösteren holografik düzenekle bir ilgi sıçraması yaşayıp sonra zamanı geriye alan, insanları, objeleri büyütüp küçülten, yerçekimini iptal eden aletlerini, zırt pırt uzaya giden aracını gördükçe ilgim pekişti. Benim de böyle bir erkek arkadaşım olsa ayağım yere değmez herhalde diye hayaller kurmaya başladım. Gerçekten de Jimmy, okula servisle değil de sırtına taktığı bir hafif roket sistemi sayesinde uçarak gidiyor! Bir ara bir balonu vardı, kendisi içine giriyor, zıplaya zıplaya gidiyordu. O da tam benlik birşeydi ama ağaçlara takılınca patladı. Kullanışlı olmadığını görünce bir daha kullanmadı onu Jimmy.



Yüksek zekasının yanında insan yönünü ve çocuksuluğunu kaybetmemiş olması kalbimdeki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Kendisinin haberi yoktu bundan belki ancak durum böyle. Jimmy annesi ve babasından kardeş isteyebilecek ve onlardan hayır cevabını aldığında kardeşini kendisi yapabilecek ve yaptığı mekanik kardeşiyle top oynayacak denli normal bir delikanlı. Onun da duyguları var, sınıfın en kısa boylusu olmak canına yettiğinde bunu ima eden ilk kişiyi kendi boyutlarına indirecek kumandasını kullanacak kadar öfke duyabiliyor. Ya da tüm yaşıtları gibi okulda popüler olmak isteyebiliyor ve annesiyle babası evde olmadığı bir akşam evde gizli bir parti verecek cesareti bulabiliyor. Bazen yaşının üzerinde sorumluluklar yüklendiği de oluyor. Babası işini kaybettiğinde ona yeni bir iş bulan ve her gün yeni bir oyuncak tasarlamasını gerektiren bu işte kalması için her gün bir oyuncak tasarlayan Jimmy’ydi. Tamam, oynamak için yarattığı robotlar kötü huylu çıkıp dünyayı esir almayı ve insanları uzaya kaçırmayı denemiş olabilirler. Neticede Jimmy şehrin tüm insanlarını kaçırıldıkları gezegenden kurtardı mı kurtarmadı mı?

Benden yirmi yaş genç olabilir. Hayatında benim gibi bir hatuna yer olmayabilir. Hatta sanal olabilir. Olsun! Ben onu bu haliyle seviyorum, kendime yakın buluyorum. Bu ikimizden başka kimi ilgilendirir, değil mi?!

22 Ocak 2007

Güvercinler…



Beş yıl öncesine kadar Ankara’da çalışıyordum, Tandoğan’da sivri, uzun bir binada. Kapıda bir simitçimiz vardı, o güzel gevrek Ankara simitlerinden satardı kahvaltı niyetine. Sabahları simit aldığımızda susamları masaya dökülmesin diye müsvetteleri kullanırdık. Sonra kâğıdın üzerindeki susamları pencerelerin pervazına döker yandaki bina ile arada kalan boşlukta grup halinde uçan güvercinlerin fark edip gelmelerini izlerdik. Bizim kahvaltımız, onların da kahvaltısı olurdu. Epey tanışık olmuştuk güvercinlerle, artık hangileri dişi hangileri erkek ayırt edebiliyordum mesela. Sayılarını tam olarak hiç bilmesem de biz onları, onlar bizi biliyorlardı.

Cuma gününden beri yazılanları okuyorum. Bir yandan da feci bir diş ağrısı çekiyorum. Sanki söylemem gereken şeyler var da söyleyemiyormuşum, onların ne olduğunu bile tam olarak bilemiyormuşum gibi… Artık aramızda olmayan tüm güvercinleri ve güvercin tedirginliğindekileri görüyorum.

15 Ocak 2007

Derki, Derim ki...

Hani burada fraktal geometriden ve onun hakkında yaptığım şeyden bahsetmiştim ya! İşte derki'nin 20. sayısı ile bahsettiğim pek birşey sayılmayacak yazım da netteki yerini aldı. Haber vereyim dedim :) Burada da derkinin yine dopdolu ve bir marta kadar başbaşa olduğumuz 20. sayısı, afiyet bal şeker olsun...

10 Ocak 2007

Almanak 1988

1988’de ne yaptığımı hatırlamayı deniyorum. Net bir şey gelmiyor aklıma. 12 yaşımda olduğuma göre ortaokula gidiyordum, hologramın hesinden haberim yoktu, aklım beş karış havadaydı, tek derdim yeni yeni çıkan video klipleri izlemek, yabancı şarkıların sözlerini anlamaya ve ezberlemeye çalışmaktı. Saçlarının yarısını kazıtmış ciyak ciyak bağıran bir kız vardı mesela, girls just wanna have fun diyordu… Sonra Madonna çıkmış la is la bonitayla sallıyordu ortalığı. Bir de kızılderiliye benzeyen erkek gibi sesli bir kız vardı, biraz düşünürsem adını hatırlayacağım…

Daha önce burada sözünü ettiğim Yuri Denisyuk ise 1988’de SSCB Bilim Akademisinin Holografi konusuna bakan bilim konseyinden ayrılıp Fiziksel ve Teknik Enstitüsünde çalışmaya başlamıştı. Bunu 1991’de yayımladığı ‘Certain Features of the Development of Display Holography in the USSR’ adlı makalesinden öğreniyoruz. 1992’de Leonardo dergisinde ‘My Way in Holography’ başlığı ile yer alan 6 sayfalık bu makaleye hologram forumundan Ed amcaya ‘ben Denisyuk amca hakkında bir şeyler karalamak istiyorum, yok mudur paylaşabileceğin bir anekdot’ diye yalvarınca cevap olarak ulaştım. İsteyenlere pdf dosyası olarak gönderebilirim.

Ne diyorduk… Denisyuk amca 1988’de katı hal fiziğinden mikroelektroniğe uzanan bir yelpazede faaliyet gösteren bu enstitüde holografiyi optik hesaplamalara uyarlama merakını geliştiriyordu. Aynı anda başka bir yerde henüz ondokuz yaşında bir kız vardı. Bu kız Almanya’da doğup İngiltere’de büyümüş, Malezyalı annesinden ve Hint-fijili babasından aldığı esmerce bir teni, kapkara gözleri ve hangisinden aldığını bilmediğimiz buğulu mezzo sesi ile doldurduğu ilk albümü müzik listelerine hızlı bir giriş ve haklı bir sükse yapmıştı. Kızın adı Tanita Tikaram, albümün adı Ancient Heart, hit parçası ise en aşağıda sözlerini gördüğünüz Twist in my Sobriety idi.

Nakaratında gözlerime bak onlar sadece hologramlar diye tekrarlayan bu genç kızın doğduğu 1969 yılında Denisyuk amcanın türlü imkansızlıklar içinde yürüttüğü hologram denemelerinde obje olarak metal bir para kullanmayı akıl edip de düzgün bir hologram yapmasının üzerinden bir yıl geçmemişti, yine makaleden öğreniyoruz. Bütün bunları birleştirince sen ne zaman büyüdün, hologramı öğrendin de şarkı sözü olarak yazdın diye hayretimi ve hayranlığımı ifade etmek istiyorum. 1988’in üzerinden bir ondokuz yıl daha geçtikten sonra bir Pazar günü arabada giderken dinlediğim radyo kanalında bu şarkı çalıp bittiğinde, benim aklımı başımdan alıp gittiğinde öyle hissettim yani: hayretler içinde ve hayran…

tanita tikaram - twist in my sobriety

all god´s children need travelling shoes
drive your problem from here
all good people read good books
now your conscience is clear
now your conscience is clear

in the morning when i wipe my brow
wipe the miles away
i like to think i can be so willed
and never do what you say
and never do what you say

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

we just poked a little pie
for the fun the people had at night
late at night don´t need hostility
the timid smile and pause to free

i don´t care about their different thoughts
different thoughts are good for me
up in arms and chaste and whole
all god´s children took their toll

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

cup of tea, take time to think. yea
time to risk a life. a life. a life
sweet and handsome
soft and porky
you pig out ´til you´ve seen the light
pig out ´til you´ve seen the light

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

07 Ocak 2007

İberia

Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.

Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti.



Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.

Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.



Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…

Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!

01 Ocak 2007

Arkadaşımın Aşkısın Fraktal Sanat

Geçtiğimiz yıl blogla ilgili yapmak istediğim şeylerden biriydi fraktal geometri ya da fraktal sanat hakkında bir şeyler çiziktirmek. Hatta bir şeylerden daha çok şey çiziktirmiş olmak, kullandığım programı tamamen çözmüş, birbirinden güzel resimler yapmış ve hatta adım adım nasıl yaptığımı gösteren bir manuel yazmış olmak… Geçmiş zamandan fayda yok. Sanırım bu konu hakkında yapabileceğim en çok şeyi yılın son gününde yaptım ve fraktal geometriden bahsettiğim bir yazı yazıp derki’nin yeni sayısı için gönderdim. Ve tabii ki bunu derki için yaptığımdan burada ikinci baskı yapamıyorum ve pek özenerek yazdığım yazı için yeni sayının çıkmasını beklemekten başka bir şey öneremiyorum…



Ancak bu durum başta bağlantıları paylaşmak olmak üzere bu konuda derkide yapamadığım şeyleri burada yapmamı engellemiyor tabii ki! Söyleyin bakayım siz hiç wiki’de fractal, Benoit Mandelbrot, Mandelbrot set, Julia set, fractal art kelimelerini arattınız mı? Ben aradım buldum, üzerine söyleyecek sözüm yoktur hakim bey! Ben onlardan anlamam diyene Türkçesi de var! Üzerinde durduğumuz bu nokta tam da Scholz’un Mandelbrot’un kitabı hakkındaki yorumunu tekrarlamanın icap ettiği nokta oluyor: vay canına!*



Bu mesajı süsleyen fraktalların ilkinin sahibini hatırlamamakla birlikte pek beğendiğim için bir süredir arka plan olarak kullandığım the Avalanche, ikincisinin de Jos Leys’in 2006 Benoit Mandelbrot Fraktal Sanat Yarışması'nda dereceye giren eseri Indra Family ve üçüncüsünün de fi tarihinde kendi yaptığım Cin Ali olduğunu belirteyim. Hatta düşen çenemi kapatamayıp bu yarışmanın ICM’nin –International Congress of Matematicians (yani uluslar arası matematikçiler kongresi olur) sonuncusu 2006’da Madrit’te olmak üzere dört yılda bir gerçekleştirdiği kongresine bir güzellik katmak için ilk kez düzenlendiğini de ekleyeyim ve konuyla gayet ilgisiz bir soru sorayım:

İnternete Sunnyvale California’dan bağlanan ve buraları gün aşırı ziyaret eden sadık ve bir o kadar da gizemli okurumu bir yorum yazmaya yöneltmek için benden başka kimsenin merak etmediği başka hangi konular hakkında yazmam gerek acaba? İstatistiklerde görüyorum, merak ediyorum, kimdir, nedir, bu sadakatin sırrı nedendir diye… Gördüğün gibi burada kendimi bir şey zannetmek için epey çaba sarf ediyorum, meraktı interaktiviteydi ayağına topu sana attım, sen de bir el atıp yardımcı olursan sevinirim diyecektim :) Sessiz kalıp içinden işim olmaz dersen de canın sağolsun arkadaşım!




*Kaos, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995, sayfa 120:
Matematikçiler ve teorik fizikçiler Mandelbrot’un çalışmalarına ilgi göstermezken Scholz fraktal geometri araçlarını alıp hemen kullanmaya hazır olan tamamen pragmatik karakter yapısına sahip bir araştırıcıydı. Benoit Mandelbrot’un adını 1960’lı yıllarda, Mandelbrot’un daha iktisat alanında çalıştığı günlerde duyduğunda, Scholz da MIT’de lisansüstü düzeyinde öğrenciliğine devam ediyor ve vaktinin büyük kısmını depremlerle ilgili çok zorlu bir konuda harcıyordu. Büyük ve küçük depremlerin dağılımının özel bir matematik paternini takip ettiği, bunun da serbest piyasa şartlarının bulunduğu bir ekonomideki kişi başına gelirlerin dağılımına hükmeder görünen boyutsuzlaşma paterninin aynı olduğu yirmi yıldan beri artık gayet iyi anlaşılmış bulunuyordu. Yapılan gözlemler, bu dağılımın dünyada, depremlerin sayılıp ölçülebildiği her yerde bulunduğunu gösteriyordu. Depremlerin ne kadar düzensiz ve öngörülemez olduğu bir yana bırakılırsa ne türden fiziksel süreçlerin bu düzenliliği izah edebileceği sorusunu sormaya değerdi. Ya da Scholz’a öyle geliyordu. Sismologların birçoğu bu olguyu böylece kaydedip işlerine devam etmekten dolayı gayet mutluydular.

Scholz Mandelbrot’un adını hatırladı ve 1978’de bol resimli acayip ukala ve denklemlerle dolu bir kitap satın aldı. Kitabın adı Fractals: Form, Chance and Dimension (Fraktal- Şekil, Tesadüf ve Boyut) idi. Sanki Mandelbrot evren hakkında bildiği ya da şüphe ettiği ne varsa hepsini karman çorman edip bu tek ciltlik eserin içinde toplamıştı. Birkaç yıl sonra, hem bu kitap hem de bunun genişletilmiş ve gözden geçirilmiş şekli olan The Fractal Geometry of Nature (Doğanın Fraktal Geometrisi) yüksek matematik alanında şimdiye kadar hiçbir kitaba nasip olmayan bir satış rakamına ulaştı. Bu kitap üslup bakımından takibi zor ve okuyanda umutsuzluk yaratan bir eserdir, yer yer de esprili, edebi ve saydamsıztır. Mandelbrot da eserini ‘bir manifesto ve bir derleme’ olarak adlandırmıştır.

Başka bir, iki bilim dalında faaliyet gösteren, özellikle tabiatın malzeme bölümü üzerinde çalışan birkaç bilim adamı gibi Scholz da bu kitaptan nasıl yararlanacağını anlayabilmek için yıllarca düşünüp durdu. Hiçbir tarafında açıklık yoktu. Scholz, Fraktalar kitabından bahsederken, ‘Ne nasıl yapılır itabı değil bir vay canına kitabıdır’ diyordu…

24 Aralık 2006

Dansınız Karakterinizdir

Gün geçmiyor ki bir dans etkinliğine katılmayayım sayın izleyiciler. Bir aktivite bir aktivite sormayın gitsin! Bu haftasonunun kısmeti de böyleymiş, Cuma Tango Pasion, Cumartesi Dansınız Karakterinizdir, bugün Pazar, dans dersime gitmek için evden çıkmadan önce hemen Tuncay Vural’ın dün akşam izlediğim stand up şovu hakkında birkaç satır yazayım, tam olsun.

Öncelikle bütün dans etkinliklerinden haberdar eden ve bu etkinlikleri cömertçe biz okurlarıyla paylaşan ve asla spam göndermeyen –bu devirde o da önemli- sevgili dancentrum.com'a teşekkür ediyorum. Nitekim dün akşamki gösteriyi onların davetlisi olarak izledik ve pek beğendik.



Tuncay Vural, net iki saat süren dolu dolu bir gösteri hazırlamış. 22 yıllık dans hayatında ki bu bilgi görüntüsüyle tam bir çelişki oluşturuyor, eğer bahsettiği dans hayatı 3 yaşında başlamadıysa, dansa bakışımıza dair gözlemlediği ve keşfettiği bulguları bizimle paylaşarak, dans ederek ve ettirerek geçen şov bittiğinde salonda bu kadarcık mıydı anlamında bir aaa sesi yükseldi. Gösteri boyunca topluma ayna olduğu anekdotlarda gülmekten yıkılanların sesi daha yüksekti gerçi ya… Şişli Belediyesi Kültür Merkezinin, küçük, samimi salonu mekan olunca gayet interaktif geçen bir şovdu ve tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Kapanıştan hemen önce gösterdiği, kaslarımızı çalıştıracak ve oturduğumuz yerde yapabileceğimiz hareketler de yanımıza kar kaldı. Az önce araştırma yaparken rastladım, bununla ilgili bir vcd’si varmış hatta. Buradaki örneklerini izledim, pek eğlenceli görünüyor…

23 Aralık 2006

Tango Pasion

Arjantin ruhunun Broadway sihri ile buluştuğu yer!



Tango grubunun buradaki resmi sitesini açtığınızda başlıkta yazan cümlenin ta kendisi olur bu açılış cümlemiz. Eğer Cuma akşamı gösterilerini izlememiş olsam ben söyleyenlerin yalancısıyım diyerek aktarırdım. Ancak o iki saatlik muhteşem şovdan sonra… Konuşmakta bile güçlük çekiyorum desem yeridir.

Neyse ki konuşma güçlüğü kalıcı olmadı. Gösteriden sonra nette bir miktar araştırma yapabildim, Türkiye turundaki gösterilerini yazım hatalarıyla geçtiklerini gördüm, sizi şirin şeyler, diye ona bile sevindim. Pul kadar da olsa aşağıdaki fotoları buldum. Daha ne olsun derken sitelerindeki videoyu izledim. Tavsiye ediyorum, meraklısı varsa mutlaka izlesin. Hakkında yazılacak bir şey değil bu, yaşanacak bir şey!



Tangocu değilim ben, Latin öğreniyorum şu sıralar. Eğlenceli, neşeli, herkesle yapılabilecek sosyal bir dans olduğu için. Tangonun imajı da içeriği de daha ağır, derin anlamlar içeriyor. Denememiş olmama rağmen öyle herkesle tango yapılmaz gibi geliyor. Ancak bu grubun gösterisini izlerken öncesinde beton bir duvar oluşturan bu önyargılar tül bir perdeye dönüştü ve bütün bunların sadece bahane olabileceğini kesinleştirdi. Sanırım profesyonelliğin anlamı burada belli oluyor.

İlk yarıda renkli kostümler ve bir tango kulübü dekorunda dans eden dansçılar ikinci yarıda bayanlar siyah, erkekler smokin giymişlerdi. Toplam altı çift vardı ve senkronize yapılan gösteriler çok azdı. Onun yerine teatral ambians korunmuş, her çiftin hikayesini ayrı ayrı anlatmasına izin veren bir koreografi oluşturulmuştu. Dönemin modasını yansıtan kostümler bayanlarda hep zarifti. Renkli ya da siyah, bacaklar rahat hareket etsin diye bir yandan derin bir yırtmaç bütün elbiselerin ortak yönüydü. Bir tek ilk yarıda erkeklerin kavuniçi renginde ya da çubukları bir karış aralı tafta takım elbiseleri iyi ki erkek modası diye bir şey icat edilmiş diye düşünmeme neden oldu o kadar. Detaycı bir kişilik olarak oturduğum yerden bayanların ayakkabılarına kadar inceledim ve en çok hayran kaldığım yer de orası oldu. O topukları ve kopçaları lame kendisi siyah olan ayakkabılar bir geceliğine dahi olsa hayallerimi süslemedi desem yalan olur. Bir de o ayakkabıları giymek o hatun gibi dans etmemi sağlasaydı, başka ne isterdim?!

Aklıma gelmişken hemen bahsedeyim. Bir süredir cumartesi öğlenleri bbc prime’da Strictly Come Dancing’i izliyorum. Tesadüfe bakın ki bugünkü programın sonunda tüm yarışmacıların katıldığı bir tango şovu vardı. Önce vtrleri sonra da bir şarkılık şovu izledikten sonra Tango Pasion’un ne kadar tutkulu ve akıcı olduğunu idrak ettim. Kostümler, koreografi yine üzerinde profesyonellerin çalıştığı konulardı üstelik her çiftin bir eşinin dans öğretmeniydi ancak bütün bunlar ne kadar yolun başında oldukları gerçeğini değiştirememişti. Belirtmeden geçemedim…



Bu kadar yazmışken arama motorlarını şaşırtmak için dansçıların ve koreografın ve yapımcının isimlerini de geçelim. Dansçılar;
Julia Hiriat Urruty & Juan Corvalan
Graciela Garcia & Osvaldo Ciliento
Claudia Diaz & Alberto Morra
Viviana Fortino & Omar Mazzei
Carla Chimento & Claudio Orso
Mariela Cerrezuela & Jesus Velazquez

Koreografi; Hector Zaraspe ve Osvaldo Ciliento. Osvaldo Bey aynı zamanda sanat yönetmenliğini yapmış. O pek beğendiğim ayakkabıların ve kostümlerin müsebbibi Emmylou Latour’u yazmasam olmaz. Bir de Mel Howard var ki o da bütün bu şaheserin yaratıcısı olarak anılıyor, elleri dert görmesin!



Buraya kadar dans kısmıydı. İşin bir de müzik kısmı var ki, onun için de ayrı bir mesaj yazmak gerekir. Böyle bir şovda canlı müzik tabii ki fark yaratırdı. Ancak bu canlı müziği başarısı en iyi tango orkestrası ödülü ile tescillenmiş Sextete Mayor orkestrası yapıyor olunca fark müthiş boyutlara ulaşıyor. Bir de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz solist Guillermo Galvé’nin söylediği şarkılar vardı ki tek kelimesini anlamadım, ancak bütün duyguları hissettim. Kulağımıza tanıdık gelen tango parçalarıyla iyice artan ritmin ardından şovun bittiğini belirten selamlamaya geçildiğinde tek bir şey düşündüm: Bize müziği ve dansı verdiğin için teşekkürler!

17 Aralık 2006

Yuri Denisyuk Kimdir Bilir misiniz?

Bugün size biraz ondan bahsedeceğim… Hologram tarihine 1962’de beyaz ışıkta da görünen ilk hologramı yaparak giren Denisyuk amca 1927’de Soçi’de gözlerini açmış ve bu yılın 14 Mayıs’ında aramızdan ayrılmış. Literatürde white light transmission holography olarak geçen, Türkçeye, günışığında görünen bildiğin hologram olarak aktarabileceğim buluşunu bir şema yardımıyla incelemeden önce Gabor’un şemasını hatırlayalım.



Daha önceki bir mesajda –lütfen beni aratmayın şimdi- bu tarz bir hologramın (laser transmission) holografik plakada, önünde duran objeye çarpıp ulaşan lazer ışınıyla (obje ışını), direkt giden lazer ışınının (referans ışın) oluşturduğu girişim deseninin, referans ışın ile aydınlatıldığında izlenebilen 3 boyutlu görüntü olduğunu anlatmıştık.

Denisyuk’un şemasında ışınların izlediği yol aynı olmakla birlikte düzeneğin 90 derece kayarak objenin plakanın altında (Gabor’un şemasına göre arkasında kalıyor) sabit bir düzlem üzerinde uzandığını görüyoruz. Hologramın da, iğne deliğinden geçirilip çoğaltılan ışın (referans ışın) ile aynı ışının objenin her noktasından yansıyıp (sinyal ışını) plakaya ulaşan ışın ile birlikte oluşturdukları girişim deseninden oluştuğunu görüyoruz. Bu sistemi uygulayabilmek için kullandığımız holografik plakanın önceki örneklerinden çok daha yüksek çözünürlüğe sahip ve şeffaf olması gerektiğini ekleyip gün ışığında istediğimiz açıdan bakarak göreceğimiz hologramların tadını çıkarabiliriz.



Buraya kadarki işin basit kısmıydı. Bir de hologram tarihinde geçen, ‘Denisyuk, Lippmann fotoğrafçılığını holograma uyarladı’ kısmı var ki sadece bu cümle bile sırada yenecek birkaç fırın daha ekmeğe karşılık geliyor. Gerçi fotoğrafla uğraştığım yıllardan hatırlamıyor değilim, Lippmann, fotoğraf henüz doğmakta ve ışığı tek bir noktada toplayacak mercekler kullanılmasına yıllar var iken ışığı iğne deliğinden geçirerek fotoğraf yapmasıyla 1908 yılının Nobel fizik ödülünü kaptı. Elimizde bunun hologramla ilgisini kuran güzel bir makale de var, başını sonunu güzel güzel holograma da bağlamış. Hadi bakalım, meraklısı varsa okusun, anlasın, bize de anlatsın. Bunun için beni bekliyorsanız, birazcık daha bekleyeceksiniz…



Son olarak burada yazılanların şu ve şu sayfalarda yer alan bilgilerin bir özet/ çeviri/ derlemesi olduğunu belirtmeyi ve Denisyuk amcanın elinde TEHLİKE tabelasıyla ‘sonunda kızlar beni fark edecek’ diyerek gülümsediği bir fotoğrafını forumdan araklayıp buraya koymayı bir borç bilirim. Gülüşüne bakılırsa ardından yazıldığı gibi matrak bir kişiliğe sahipmiş, toprağı bol olsun diyorum.

16 Aralık 2006

Bir Hologram Kursu Daha…

Bir hologram kursu daha buldum inanmazsınız! Benim inanamadığım ise bu siteyi neden daha önce bulmamış olduğum. New York’un göbeğinde bir Hologram Stüdyosunun olduğunu biliyordum. Gabor’un o stüdyoyu açarken çekilmiş bir fotosuna rastladığımı çok net hatırlıyorum. –gezmeye biraz ara verip nereden hatırladığımı bulup buraya da koysam hiç fena olmaz- Ancak o stüdyonun yıllardır beleş bir galeriyi hologram meraklıları için açık tuttuğu yetmezmiş gibi bir de portre hologram yapımı, hologram sınıfları gibi birçok fasiliteyi daha barındırdığını bilmiyordum. Dün öğrendim…

Evet dün, size biraz Denisyuk’dan bahsetmek için tırım tırım aranırken rastladım holographer.com’a. Üstelik giriş sayfam Jason Sapan’ın dünyanın bir dolu ünlüsüyle –içlerinden birinin Yuri Denisyuk olduğunu belirtmeme gerek var mı?- çekilmiş fotolarının olduğu albümüydü! Sen tut onca yıl yok hologram yapıyorum, yok titreşim ölçüyorum diye kendini labratuarlara kapat ve sosyal bir varlık olduğunu inkar et! Hiç olacak şey mi? Hologramın bu kadar gözünü çıkarıp da hologram forumuna üye olmamak aklımın aldığı şey değil. Dünya üzerinde on tane forum yok ki, hepi topu bir tane var zaten… -evet haber görünümlü reklamları izlediniz, bu reklamın amacı eğer hologram forumuna üye olsaydı biliyor olurdum mesajını yayarak kalbimizi bir nebze olsun rahatlatmak, işe yarıyor mu derseniz, eh işte-

Gerçi böyle bir domaini ilk elden –olduğunu varsayıyoruz- alabilmiş olmak zaten bu işlerde ne kadar eski olduğunu anlamak için yeter. Ben hala ilgiliyim sanıp bu işlerin kilit adamlarına yeni rastlıyor olmama esef ediyorum. Kendimize haksızlık etmeyelim yine de, dünyanın yüzde 98’ine göre hologram konusuna ilgiliyim, ben sadece yüzde 99’una göre ilgili ve bilgili sanıyordum kendimi. Öyle olmadığım gerçeğiyle yüzleşmem şaşkınlık yarattı, o kadar.

11 Aralık 2006

3. Salsa Cumhuriyet Kupası

Dansı, bakıyorum, profilimde beni enterese eden şeylerin ilki olarak yazmışım. Peki nasıl oldu da şimdiye kadar hologram yapmamanın yollarından biri, hatta en keyiflisi olarak dansla ilgili tek bir mesaj bile yazmadım ben de hayret ediyorum. Sanırım bunun için dün akşam gerçekleşen 3. Salsa Cumhuriyet Kupası gibi bir olayın gerçekleşmesini bekliyordum!



Kupanın gerçekleştiği Maslak Venue sanırım artık tamamen kapalı Refresh Venue adında bir yer olmuş. Ölçek bakımından düşününce kupanın popülasyonunu kaldıran başarılı bir seçim olmuş. Genel olarak yarışmanın programda yer aldığından daha geç başlaması dışında bir aksaklık yoktu.

Profesyonel çiftler, show çiftleri ve show grupları sırayla yarıştılar. Profesyonellerde ve show gruplarında birinciliği Antalyalılar (Esin Teke- Emre Çay) kaptı. Show çiftlerde ise aşağıda fotoğrafını gördüğünüz grup birinci oldu. Okullu dansçılardan olan iki delikanlıdan (Ümit Yumlu- Osman Aydın) oluşan bu grup yöresini bilmemekle beraber halk oyunlarından biri olduğunu bildiğim, fi tarihinde muhtemelen trt 2 de gördüğüm bu türü salsaya uyarlamışlar. Orijinal olmasına orjinaldi ancak ikinci grup olarak çıkan lastik gibi bir kız ve erkekten oluşan ve gecenin en enerjik showunu sunan Bursalı grubu (Sevgi Nur Bayraktar- İlker Gülcan) tartışmasız birinci olacağını düşündüğüm için birinciliği kapmalarına şaşırdım. İsimleri Hülya ve bişey diyesim geliyor, -kupa hakkında yazacağın belli, yanında kağıt kalem var, insan unutmamak için not alır değil mi- olan o çift hatırladığım kadarıyla çakmaktaşlardan (Esra Aydın- Hazım Muzaffer Gür Ankara) sonra gelip üçüncü oldu.



Profesyonel kısımda da benim favorim başkaydı. Antalyalı grubun performansını beğenmekle birlikte birinci olmalarına şaşırdım. Belki dansçıların vücut kütle endeksinin 18 civarında olmasını kıskanmışımdır, belki de dansı nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda öğreneceğim şeyler vardır, belki ikisi de geçerlidir. Puanlama sistemi daha önce karşılaşmadığımız bir sistem olduğu için açık puanlama yapılmasına rağmen onlar da şaşırdı. Üçüncülüğü yine Antalya’dan katılan bir başka çift (Gülşen Karatoprak- Volkan Akkaya) aldı. Birinci ve üçüncü olan bu çiftlerin oluşturduğu show grubu (Los Diablos) bu alanda yine birinci oldu. Show gruplarında yarışan zaten dört grup vardı. İkinciliği hababam sınıfı koreografisi (Salsa a la Turca İstanbul), üçüncülüğü gördüğüm en fırlama delikanlının başını çektiği fat boy slim isimli dört kişilik grup, dördüncülüğü ise rueda yapan Kocaeli grubu aldı.

Yarışmalar ve ödül törenleri bittiğinde saat onikiye geliyordu. İzlenen onca güzel dansa rağmen aklımın bir köşesinde pek methedilen showlar vardı. Show yapacak çiftlerin ikisi de aynı zamanda jüride yer alıyordu: 2005 ve 2006 da dünya şampiyonu olan İtalyan çift Stefania Ressia ve Giorgio Bocca ile show salsa dalında kısa sürede dünya çapında ünlü olan İspanyol çift Roi Vasquez ve Talia Alvarez. Jüride adını özellikle anmamız gereken bir de Carlos Paz vardı ki kendisi Türkiye’ye salsayı getiren, ilk hocaları yetiştiren isim olarak biliniyor.

Buraya kadar gelmişken showlardan bahsetmek istiyorum, anlatacak kelime bulamıyorum. Süperdi! Stefania ve Giorgio iki showunda da aksesuar kullanımına dayalı koreografiler oluşturmuşlar ve bunda da çok başarılıydılar. Şampiyon olmaları boşuna değil yani. Düşününce teknik olarak zaten bütün detaylarını ustalıkla halletmiş dansçılar söz konusu olduğundan işe aksesuarları katmak fark yaratmak için etkili bir yöntem olmuş. Aksesuarlardan biri kendilerinden büyük bir plaj şemsiyesiydi dersem belki gözünüzün önünde canlanabilir…

Türkiye’ye ilk kez gelen Roi ve Talia da akrobatik salsanın tam anlamıyla gözünü çıkardılar. Onların showunda aksesuar kendi bedenleriydi. Öyle şekilden şekle girdiler ki Roi’nin bir tek Talia’yı top gibi sektirip basket atmadığı kaldı diyebilirim. Talia’nın o en zor, esneklik gerektiren figürlerde tüm mimiklerini kullanması, ben böyle de rahatım havaları tam bir profesyonellik ürünüydü sanırım.

Showların aralarında ve sonrasında gördüğüm en büyük Latin parti başladı. Tüm yarışmacılar, organizasyonda çalışanlar ve o zamana kadar dans etmek için yerinde zor bekleyen biz izleyiciler kendimizi piste attık. Neyse ki pist hepimizi alacak kadar büyüktü. Parti başlayınca duman üreten ve elinde kadehle dolaşan insanlar da eklendi ancak genel görünüm tam bir festival karnaval kutlama havasındaydı. Öyle ki sevgili hocamız Cihat Can ile katıldığımız Murphys gecelerinden sonra salsa ateşinin battal boyu böyle oluyormuş diye düşündüm.

07 Aralık 2006

Ne bulmuşuz ne?!

Kasımın sonlarıydı çarşaf çarşaf ilanlarla çıktı erke. Basın toplantısından, internet sitesinden, türlü türlü haberlerden bir yumurta çıkmasını bekliyor, lazerleri, fotonları, atomaltı tanecikleri okuduğum gibi okuyabileceğim, anlayabileceğim bir dokümanı hala bulamıyorum.

İşte kendi resmi sitesi, forumu, Türkçe vikideki başlığı (buluşlar/ sözde bilim kategorisinin altında olması pek manidar ancak işler böyle gelişiyor, galileoyu da afaroz etmişlerdi zamanında) burada. Gazetelerden bloglara kadar yer alan milyon çeşit haberi yorumu saymıyorum bile. Açıklanan kısa ve net:

…çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesi…

Üstelik;

…bu buluşun bilimsel açıklaması mevcut bilgiler ile yapılamamaktadır. Buluşun dayandığı bilimsel esaslar bilinen fizik kaidelerinin bazılarını içine almakla birlikte bu kaideleri genişletmektedir. Doğada var olan ancak mevcut sistemler ile faydalanılamayan bir enerji kaynağı, Erke dönergeci metodunda maddenin atalet özelliği kullanılarak güç alınabilir bir hale getirilmektedir…

Ve de;

Erke dönergeci sistemi ile çalışan ilk ürün olarak seçtiğimiz ve herhangi bir yakıt gerektirmeyen elektrik üreteci 2007 yılında halkımızın kullanımına sunulacaktır.

E güzel diyorum… Şuncacık bilgiyle kayda değer birkaç laf etme yeteneğimiz sınırlıdır. Öyle, bu kesin kanser yapar, biz bi halt ettik üçüncü dünya savaşı kapıdadır, olur mu canım öyle şey, biz Türkler neyi bulmuşuz ki, kopyadır bu kesin… gibi geyikleri ve daha fazlasını başkalarının yaptığını üzülerek fark ediyorum.

O cihetten yine orijinal olmayı tercih ederek tamamen imgesel ve simgesel boyutta içimden geleni yazıyorum. Sevdiğim bir söz vardı, okuduğum halini ve kimin söylediğini hatırlamıyorum ancak ‘birşeyin imkansız olduğunu bilmeyerek gerçekleştirmen mümkündür’ anlamına geliyordu ve çocuklarla ilgili bir örnekle devam ediyordu. Benim de belirgin bir çocuksu yönüm olduğu için böyle olmasını, olabilmesini çok sıcak karşılamış ve bir ara mottom haline getirmiştim. Sonra cehaleti yüceltmenin pratik bir yararını göremeyip unutmuştum ki yine hatırladım bu naif yaklaşımı…

Fizik hakkında okuduğum iki satırlık bilgi döne döne bildiklerimizin bilmediklerimizin yanında çok çok az olduğunu söylediği için öyle fizik kaidelerini genişleterek ancak açıklanacak şeyler karşısında hadi canım sende şeklinde bir tavır almaktansa kabaran iştahımı gözlüyorum. Tamam ikisi farklı şeyler ancak yine de Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyesim geliyor.

Bu gibi bilgiler insanın kafasını karıştırıyor, doğrudur. En basitinden, her gün haşır neşir olduğumuz para konusu var. Yenidünya anlayışında dünyada herkese yetecek kadar para olduğu, bunun aksinin geçerli olmasının ise tamamen bir bilinç meselesi olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Gelir tüketim dengesizliğinin bir tarafta açlıktan kırılan, diğer tarafta obeziteden çatlayan kıtalar yaratması falan hep hikayeymiş. Kaydi uygulamalardan fizikiye geçmiş bir bankacı olarak yüzde yüz eminlikle söyleyebilirim ki zaten insanlara istedikleri kadar parayı fiziksel olarak verseler kimse daha mutlu, sağlıklı, kısacası iyi olmaz. Kaydi olarak zaten o uçuk görünen yeniçağ anlayışı geçerli: Fiziki 1 lirayı bankacılık sistemine soktuğunda onunla çok 1 lira alım, ödeme takas teminat vs yapabilir ve onu çoğaltabilirsin. Bankacılık sistemi bunun için vardır ve Allah kuranlardan razı olsundur. Sivil toplum kuruluşu olarak geçinen uluslar arası kurumların yok dünya barışı, yok doğayı koruma, açlıkla savaş gibi manşetlerin ardında kendi keselerini doldurmak üzerine çalıştıklarını bilince –kar amacı gütmeyen kurumlar nasıl oluyorsa kendileri için gayet karlı işler yapıyorlar- bu işler insanın gözüne bambaşka görünüyor. Bu nedenle kendi adıma hiçbir popüler uygulamaya/ felsefeye değil sadece eğitime, bilime, bilinci yükseltecek şeylere destek verir oluyorum. O da başkasından önce kendime tabii ki, herkesin aklı kendine diyerek…

Konuyu döndürüp dolaştırıp yine kendime bağladım, helal olsun diyorum. Zaten çok değil, iki üç yıl önce düşünce gücüyle dünyayı kurtarabileceğine inanmış hatta birkaç kişiyi de inandırmış bir insanım, erke dönergeci merakımı şöyle bir ürpertiyor, o kadar. Benim şu an asıl merak ettiğim konu bunun bizim ve tüm insanlığın bilincini nasıl etkileyeceği konusudur, onu da yaşayıp göreceğiz anlaşılan.

01 Aralık 2006

Derki’nin Aralık Sayısı

Evet evet! Bir ay su gibi geldi geçti, yeni ayın ilk günüyle birlikte derki’nin yeni sayısı çıktı. Bilin bakalım bu sayıda neler var? Açıkçası detaylı okuma fırsatım henüz olmadı ancak birbirinden ilginç ve güncel konular içinde benim yazdığım bir yazı olduğunu biliyorum ve özellikle hologram hakkında olması nedeniyle bunu buradan ilan etmekte bir sakınca görmüyorum: buradan direkt olarak hologramcılık başlığına, buradan da 19. sayıya ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar…