derkideki yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derkideki yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2010

Derki Sayı 39: Küba Günlüğü

20 Mart 2010 Cumartesi Havana

Uzun bir uçak yolculuğunun ardından Havana’ya indiğimizde hava kararmıştı. İlk şaşkınlığımı havaalanında görevlilerin kapalı alanda sigara içtiklerini gördüğümde yaşadım. Küba dumansever bir ülke, dönüşte uçağa binmek üzere beklerken yolcular da sigara içiyordu, yerdeki izmaritlere bakılırsa bu konuda ilk değillerdi. Bavulları aldıktan sonra ilk iş olarak paramızı Küba’da da turist olarak harcayacağımız cuc’a çevirdik ve bana 100 yıllıkmış gibi gelen bir lada marka taksi ile güya pazarlık yaparak ama yine de pahalıya anlaşarak kalacağımız yere geldik. Otelde değil evinde fazla odası olan Kübalıların devlet izniyle işlettikleri casa particularelerde kalmayı tercih ettik. Rezervasyonu gelmeden önce internetten yaptığımızdan içimiz rahattı. Prado caddesinin başında, hem Malecon’a hem de Eski Havana bölgesine yakın bir noktada bulunan casamıza ulaştığımızda bizi minik bir sürpriz bekliyordu; odamızda kalanlar gitmemişti. Ama sonradan bizim her işimize koşacak olan tatlı ev sahibemiz aynı apartmanda aynı fiyata başka bir casa particularede yer ayarladığını söyledi, biz de sorun etmeyip iki kat aşağıdaki eve geçtik. Duş aldıktan sonra yemek yemek üzere çıktık. Madrid’deki Prado caddesinin tıpatıpı olan geniş, ortasında yürüyüş yolu, kenarlarında da aslan heykelleri olan caddedeki sokak lambaları öyle solgundu ki aydınlatıyor bile denemezdi. O haliyle Küba ilk ve son kez gözüme karanlık ve korkutucu göründü. Yorgun olduğumuz için haritada yol bulacak mecalimiz yoktu o nedenle kaybolmamak için caddenin diğer ucuna yürüdük, açık gördüğümüz tek yer olan Habanaguex’in işlettiği bir restoranda hafif bir şeyler yedik ve aynı yoldan geri döndük.

21 Mart 2010 Pazar

Hem saat farkına henüz alışmadığımızdan hem de erkence yattığımız için sabah erken kalktık. 08:30 gibi kahvaltı için odadan çıktık. Başka bir odada kalan çiftin kahvaltısını bitirmesini bekledik, çünkü salona açılan diğer iki odada kalan başka turistler vardı ve Luis herkesi evin en iyi yerinde, denize bakan balkonda ağırlamak istiyordu. Elleriyle hazırladığı kahvaltıda meyve salatası, guava suyu, tortilla, marmelat, ekmek ve kahve vardı. Saat 10 olduğunda hazırlanıp çıkmıştık. Önce tembihleri dinleyip ucuz ve iyi su içmek için Prado’da bir marketten suyumuzu aldık ve Lonely Planet’deki Habana Vieja (eski Havana) turunu yapmak üzere yürüdük. Yolda müzik aletleri satan bir yer bulduk. Bol bol fotoğraf çekerek ilerledik. İlk durağımız Plaza de la Catedral idi. Oraya ulaştığımızda tam Pazar ayini yapılmakta olduğundan hayli kalabalıktı. Masalarını meydana atmış olan ve denenmesi tavsiye edilen Restaurante el Patio’ya henüz tok olduğumuz için uğramadık. Katedralin içine girdik ve meydandaki sanat galerisini gezdik.

Oradan Plaza de Armas’a yürüdük. Castillo de la Real Fuerza kalesini gezdik. Palacio del Segundo Cabo’nun (vali yardımcısının evi) altındaki kitapçıyı gezerken, gözümüze bir dolu müzik cdsi kestirdik. Museo de la Ciudad’ı gezdik, Aslı Pelit’in kitabında yazdığı, herkese sergilenmeyen yekpare mermerden küveti gördük. Bir görevli kadın bizden bahşiş koparmak için asker gibi önüne katıp şurada dur, buraya bak, ay lav yu (öpüşün demeyi kastediyor) diyerek fotolarımızı çekti.

Plaza de Armas’dan Plaza de San Francisco de Asis’e doğru yola çıktık. Yolumuzun üzerindeki Maqueta de la Habana Vieja’yı (eski Havana maketi) gezdik. Yine yolumuzun üzerindeki Museo del Chocolade’ye (Çikolata Müzesi) girmek için biraz bekledik. Ancak sıcak çikolatalar beklediğimize değdi. Plaza de San Francisco Asis’de aslanlı çeşmeyi gördük fakat kiliseye girmedik.

Sonra eski Havana bölgesindeki son meydan olan Plaza Vieja’ya (Eski meydan) gittik. Burası en eski meydan olup bir dönem otopark olma tehlikesi yaşamış, neyse ki bu karardan vazgeçilip meydana bakan binalar restore edilerek yine meydan görüntüsü korunmuş. Tam köşedeki binanın üzerinde kitaplardan okuduğumuz Camera Obscura’ya çıktık. Karanlık odanın ortasındaki konkav platformda tepeden gelen kameranın yansımasında görevli bayan İspanyolca olarak nerelerin göründüğünü anlattı, iki aylık ispanyolcam bunu anlamaya yetmedi yazık ki… Terasta biraz vakit geçirip o ana kadarki yorgunluğumuzu atmak için meydana bakan Taberna de la Muralla’da bir mola verdik, kendi damıttıkları biralarını tadarken canlı bir grup müzik yapıyordu. Yaşı ancak 5-6 olan bir erkek çocuk ve onun 1 yaş büyüğü ablası -idi sanırım- hiç ritim kaçırmadan, sadece ayaklarıyla değil, kollarını tüm bedenlerini kullanarak dans ediyorlardı. Kübalıların müzik ve dans konusunda nasıl bu kadar yetenekli olduklarını onları izlerken anladım. O çocuk 25 yaşına geldiğinde yirmi yıldır dans ediyor olacak!

Ayaklarımızın yorgunluğu geçtikten sonra sahil tarafına dönüp Museo del Ron (Rom Müzesi) ve Barre Dos Hermanos’un önünden geçtik, ikisine de girmedik. Plaza de Armas’a gelince gayet hareketli görünen Obispo sokağına girdik. Sanat galerilerinin ve hediyelik eşya dükkanlarının ve bir dolu insanın arasından bakınarak yürüdük, açık pazarı gezdik, yine müzik aletlerine baktık. Eğer turla gelmiş olsaydık kalacağımız otel olan Hotel Florida’nın önünden geçtik ve Obispo’nun sonundaki Parque Central’e geldik. Tam o sırada Gran Teatro’da dans gösterisi vardı ancak turist fiyatları çok pahalıydı. Biz de hemen yanındaki Amerikadaki başkanlık sarayının küçük ölçekte bir kopyası olan Capitolio Nacional binasını gezdik. Dünyanın iç mekanda sergilenen en büyük 3. heykeli olan heykel hayli heybetliydi. Binanın içi de dışı gibi etkileyici detaylarla doluydu.

Sonra Prado’dan dümdüz yürüyüp casamıza ulaştık. Bir banyo ve siestanın ardından akşam yemeği için hazırlanıp çıktık. Prado’da casaya çok yakın olan ve tavsiye edilen Dona Blanquita Paladar’ında yemek yedik. Paladarlar da devlet izniyle evinde yemek yapıp minik bir restoran gibi servis veren yerlerin adı. Bizim bildiğimiz anlamdaki restoranların hepsi de devlete ait ve daha çok standart yiyecekler var. Kril mutfağı denen aslında bana göre pek bir numarası olmayan Küba mutfağına dair yerel yemekleri paladarlarda üstelik restoranlara göre daha uygun fiyatlara tatmak mümkün. Gittiğimiz paladar da evin salonuna ve balkonuna küçük kare masalar yerleştirmiş, çocukları koltukta oturup televizyon izlerken kendisi mutfaktan yemekleri taşıyan bir bayana aitti ve yemekler gerçekten güzeldi.

Karnımız doyunca yürüyerek Küba’da asıl görmek istediğimiz yer olan Casa de la Musica’ya (Müzik ve tabii ki dans evi) geldik. Yemeğe giderken yağmakta olan yağmur durmuştu. Sokaklar bir önceki akşam gibi cılız bir şekilde aydınlatılıyordu. Sokaklar gündüze göre hayli boştu ancak Kübalıların turistlerle hiçbir alıp veremediğinin olmadığını anlamış olduğumdan karanlık sokaklar hiç de ürkütücü gelmedi. Ulaştığımızda Casa de la Musica’nın saat 11’de açılacağını okuduk, biz de hemen yanında Americana adında cayır cayır floresanla aydınlatılmış, alçak tavanlı, televizyonda eski pop parçalarının çalındığı ve herkesin yüksek sesle konuştuğu bir kafeteryada daiquiri ve cubanito içerek açılış saatini bekledik. Bizim dışımızdakiler Kübalı gençlerdi ve giyimlerinden, hareketlerinden bazı şeylere kitchlik derecesinde özendikleri belli oluyordu. 11de sıraya girip içeri alındıktan sonra dansın başlamasını epey bekledik. Önce dansçı kızlardan oluşan bir grubun gösterisini izledik ardından şişman bir amca 1-2 solo şarkı söyledikten sonra turistleri ortama ısındırmak için her gruba nereli olduğunu sordu ve İspanyollar, İngilizler için o ülkelerden bir şarkı çaldı. Sıra bize geldiğinde ne çalacak acaba diye merak ederken, bizden önceki grup Çek çıkınca sunucu amca kilitlendi ve şarkı çalmayı bırakıp canlı Latin grubunu davet etti. Ses düzeyi klima gibi çok yükseğe ayarlanmıştı, grup latine daha çok benzeyen Kübalılara göre popüler ancak bizim daha önce duymadığımız şeyler çalmaya başladılar. Hınca hınç bir kalabalık yoktu, biz de dans ettik ancak İstanbul’daki Latin gecelerinin tadı yoktu… Gözlerimi alamadığım kişi bizim beden ölçülerimize sığmayacak denli geniş olmasına rağmen beyaz bir kapri pantolon ve turuncu bir büstiyer giymiş, kalçalarını kıvıra kıvıra dans ederken nasıl olup da dünyanın ekseninden çıkmadığına hayret ettiğim bir Kübalı ablaydı. Kendiyle barışık ve özgüvenli olmak ve hayatın tadını çıkarmak… Kübalı kadınlardan öğreneceğimiz ne çok şey var.

22 Mart 2010 Pazartesi

Geldiğimizde odamızı boşaltmamış olan turistler ayrılmış olduğu için sabah odamızı değiştirip dışarı çıktık ve ilk olarak Museo del Revolucion’a yani Devrim Müzesi’ne gittik. Devrime dair her şeyin yer aldığı, öncesini, kendisini ve sonrasını anlatan 4 katlı müzede 1.5- 2 saat geçirdik. Sonra Prado’nun bir paraleli olan Barcelona’da yürüyerek Barrio de Chino’ya (çin mahallesine) gittik, El Gran Dragon’da yemek yedik ve yürüyerek sahile gittik. Bir lada taksi ile Vedado’daki La Rampa’ya gittik. Yara Sineması’nı görüp, köşeden dönerek Universidad’a yani üniversiteye gittik. Festivalde izlediğim Soy Cuba filminde öğrenci hareketlerinin yapıldığı yerin, geniş basamaklarının ve heykelin yakından daha etkileyici olduğunu gördüm. Aynı yerden dönüp ünlü dondurmacı Copella’da bir dondurma molası verdik. Bizim Yaşar Usta ile boy ölçüşemeyecek olsa da dondurmalar serinletti. Daha sonra hemen köşede yükselen Habana Libre binasının tepesine çıktık. Terasta fotoğraf çekip bir şeyler içebileceğimizi düşünüyorduk ancak bizi kapalı halde bekleyen Turquino’nun kapısından döndük. Turquino aynı zamanda Küba’daki en yüksek dağın adı ve Türkün, Türke ait anlamına geliyor. Bu ismin nereden geldiğini sonraki durağımız olan Santiago de Cuba’da tanışıp arkadaş olduğumuz Silvio’ya sorduk, bir nedeni olmadığını söyledi. Habana Libre de Havana’nın en yüksek binası olup, eskiden Hilton iken devrimle ismi değişmiş ve Fidel’in 11. katını bir süre ofis olarak kullanmış.

Vedado’da yürüyerek ilginç mimarisiyle yükselen başka önemli bina olan Edificio Fosca’nın önünden geçip sahile, Malecon’a ulaştık. Denizin dalgalı olduğu bir gündü, dalgalar metrelerce yükseliyor ve sahil yolunun kenarındaki seti aşıyordu. Plaza Tribuna Antiimperyalista’ya kadar yürüdük. Devamı için Malecon’a araç trafiği kapatıldığı noktada, mor üniformalı bir trafik polisi ve bizden başka kimse yoktu. Antiemperyalizm için dikilmiş olan ve ayın belli günlerinde göndere 101 siyah bayrak çekilen bayrak direklerini ve hemen karşısındaki Amerikan Göçmen Bürosu’nu (US İnterest Section) gördük. Bizim ziyaret ettiğimiz gün ayın o belli günlerinden değildi ve polisler tarafından korunan direkler gökyüzüne keskin iğneler gibi yükseliyordu.

Dönüşte, bir coco-taksi bulduk. Coco-taksiler bir Hindistan cevizi gibi yuvarlak bir kabinin içine iki yolcu koltuğunu çeken motorsikletler, Havana’da bol miktarda olan arıya benzer halleriyle her yere girip çıkan ve sıcak havada efil efil bir yolculuk sundukları için turistler tarafından tercih edilen bir taksi. Onunla trafiğe takılmamak için Habana Centro’nun bakımsız ara sokaklarında ilerleyerek Prado No:20ye ulaştık. Siestadan sonra hazırlanıp akşam yemeği için kitaplarda övülen ve ilk uğradığımızda tok olduğumuz için girmediğimiz eski Havana’da Katedral Meydanındaki El Patio’ya gittik. Meydana bakan balkonunda güzel bir Şili şarabı eşliğinde Küba’da yediğimiz en güzel yemeği yedik. Müzik grubunun canlı çaldığı melodiler bizim içindi. Yemekten sonra gündüz gezdiğimiz eski Havana’nın gece halini görmek için diğer meydanlara yürüdük sırayla. Plaza de Armas boştu, San Francisco de Asis de boştu. Rom Müzesinin barında canlı müzik olduğunu görünce bir içki alıp içeri avluya geçtik. Biraz dans ettikten sonra çıkıp eski meydana çıktık. Oradaki biracı biraz hareketliydi ancak biz Eski Havana’nın ara sokaklarında yürüyerek Devrim Müzesine, oradan da Prado’nun başına çıkıp eve gittik. Artık kitaptaki haritaya bakmadan da yönümüzü bulabilmeye başlamıştık. Üstelik sokaklar ıssız ve yer yer az aydınlatılmasına rağmen insan hep kendini güvende hissediyor.

23 Mart 2010 Salı

Sabah erken kalktık, Havana’da görülecek yerlerin çoğunu gördüğümüz için günün bir kısmını plajda geçirmeye karar verdik. Kahvaltı yapıp ona göre hazırlandık. Ev sahibemiz tatlı Perla bizim için Santiago de Cuba ve Trinidad’daki casa particularları aradı ve rezervasyonlarımızı konfirme etti. Bize bir sonraki sabah 5de havaalanına götürecek taksiyi ayarladı.

Plaja gitmek için Central Park’dan Havana Bus Tour’un 3 nolu rotasına binip Playa del Este’deki Santa Maria del Mar’a gittik. İndiğimiz son duraktaki Club Atlantico Oteli’nin plajında gölge ve şezlongları kişi başı 2 cuc ödeyerek kullandık. Palmiye ağaçları, incecik kumlar, turkuaz rengi deniz, bembeyaz dalgalarla kartpostal olabilecek denli güzel bir yerdi. Dalgaların sesi otelden gelen Latin tınılarını bile bastırıyordu. Sahilde yürüdük ve denize girmeyi denedik. Denedik diyorum çünkü insan boyunu aşan dalgalar ardı ardına geliyor, onların arasından girmeye çalışsak bile kaldırdığı kumla birlikte dertop edip kıyıya vuruyordu. Saç diplerime kadar kum olup, sürüklenirken taşlar tarafından çizilince vazgeçip çıktım. Otelin duşunu kullandıktan sonra güneşlenirken kurudum. Acıkınca Lonely Planet’te övülen ve aslında bulunduğumuz noktaya en yakın restoran olan Don Pepe’ye gittik, balık ve karides yedik. Yerli biralardan tadını daha çok beğendiğim Bucanero içtim. Mönülerde nacional cerveza olarak geçiyor ve özellikle belirtmezseniz bizdeki efes lighta benzer bir bira olan cristal getiriyorlar. Ben öğrendiğimden itibaren favorim olan Bucaneroyu özellikle istiyorum. Çok iptidai bir tuvaletleri vardı. Dört duvarın içinde bir delik ve bir musluktan oluşuyordu diyebilirim. Niyeyse kapısı kilitliydi ve kilidi açmaya gelen delikanlının arkadaş canlısı mı yoksa başka bir şey mi olduğunu anlayamadım. Bana nereli olduğumu sordu, söyledim, o da Havanalı olduğunu kendi söyledi. Restoranda yemekle birlikte ekmek gelmedi, biz isteyince, üstünde sadece baharat ve yağ olan pizaya benzer bir şey önerdiler, onu istedik.

Yemekten sonra Havana Bus Tour’un dönüş seferi ile döndük, odaya gidip banyo yapıp çıktık. Tekrar havana Bus Tour ile, bu sefer iki katlı, üstü açık olanla(T1) Devrim Meydanı’na (Plaza de Revolucion) gittik. Malecon’da daha önce hazırlıklarını dinlediğimiz konser o günmüş. Havana’daki bütün gençler akın akın her yönden oraya doğru gidiyordu. Devrim Meydanında Che ve Fidel’in duvarındaki resimlerinin ve Jose Marti heykelinin fotolarını çektik, bir sonraki ile geri döndük. Aslında T2 ile birlikte alıp meydandan Miramar’a (Marina Hemingway) gidene binecektik ancak son seferi kaçırdığımız için gitsek bile dönemeyeceğimizden vazgeçtik. T1in turu Havana Vieja’ya doğru giderken bir tabelada Mustafa Kemal Atatürk yazdığını okudum. İlk durakta inip oraya doğru yürüdük ve varlığını kitaptan okuduğumuz Atatürk büstünü gördük, fotoğrafladık. Sonra Viejaya gidip El Bodeguita del Medio’yu bulduk. Bu yazar Hemingway’in mojitomu burada içerim diyerek Küba’da yaşarken meşhur ettiği yerlerden biri. Biz de hepi topu dörde dört metre alanda barı çıkardıktan sonra kalan ikiye ikilik alanı diğer müşteriler ve süper müzik yapan bir septet (yedili) grupla paylaşarak ikişer mojito içtik. Ben güzel müziğe dayanamadığım için ayakta durduğum yerde dans edebildim. Mezzo sesli solist hasta olmasına rağmen harika söylüyordu, ayrılırken cdlerini aldık. Bu sırada acıktık. Kitapta odun fırınında pişirdiği pizzaları övülen la Dominica’ya pizza yemeye gittik. Masaları dışarı atmışlardı ve orada da canlı müzik vardı. Zaten bir önceki barda havaya girmiş olduğumuzdan yemeklerimiz gelene kadar restoranın önündeki eğri büğrü kaldırımların üzerinde dans ettik, bu en çok müzisyenlerin hoşuna gitti. Nasıl gitmesin? Gündüzden itibaren her restoran ve cafede en az 5 kişiden oluşan gruplar o sıcakta gayet yüksek performans göstererek uzun saatler boyunca canlı müzik yapıyorlar. İnsanı kıpır kıpır eden iyi müzik yazık ki turistlere işlemiyor, çoğunlukla çalınan banttan bir müzikmiş gibi dikkatlerini vermeden yemeklerini yiyorlar, en fazla el çırparak, müzik bittikten sonra grubun yanına gidip ellerinde marakaslarla fotoğraf çektirerek iştirak ediyorlar. Biz ise, daha çok benim zorumla da olsa, Küba stili dans bilmememize rağmen bildiğimiz dansı düzgün pist, uygun ayakkabı aramadan, nerede yer bulursak yapıyorduk. O akşam da öyle oldu, hızımızı alamadık, yemekten sonra bir de cha cha yaptık, o grubun da cdsini alıp hazırlanmak için erkence odaya gittik. Ev sahiplerimizle vedalaştık, paramızı ödedik, bavulları toplayıp yattık.

24 Mart 2010 Çarşamba Santiago De Cuba

Sabah 4:40da saatin alarmı ile uyandık. Ev sahibimiz de bizi uyandırmak için saat kurmuş. Taksi aşağıda bekliyordu. Bir önceki sabah gürültüsüyle uyandıran tanker yoktu. Sokaklar sessizdi ancak bir sürü insan vardı ve otobüsler işlemeye başlamıştı. Kapalı olan yollara rağmen havaalanına geldik. Santiago de Cuba’ya giden uçağa bineceğimiz bu terminal, geldiğimiz uluslar arası terminale göre çok çok eski küçük ve inanamadığım ölçüde iptidai bir şekilde çalışıyordu. Önümüzde sadece birkaç kişi olmasına rağmen check-in yapmamız epey sürdü. Sıramız geldiğinde görevli ya sistemleri bozuk olduğundan ya da böyle olduğundan uçuş kartını matbu bir kartona elle yazarak doldurdu. Yerimizi de uçak şeklindeki şablondan üzerinde koltuk numarasını yazan çıkartmaları yapıştırarak verdi. Güvenlik kontrolünden geçip bekleme salonuna geldik. İki televizyonda uçuş bilgileri veriliyor, iki televizyonda da müziklerin ardından bir film başladı. TV dediğim eski, arkası konik bir şekilde uzayan tvler… Uçağa binene kadar ki maceramız böyle olunca uçuştan da sağ sağlim yere inmek dışında bir beklentim yoktu. Uçak havaalanı gibi aşırı bir şekilde soğutulmuştu, ikram olarak bir tepside ambalajlarının yaldızı dökülmüş tekli sakızlardan tuttular bir tepsinin içinde. Sakız dedim ama emin değilim, açmadım….

Santiago de Cuba’ya vardığımızda sabah 9’du. Taksiye atlayıp casa particularımıza gittik. Bir gün önce konfirme etmemize rağmen bir misafirlerinin gitmediğini, bizi tanıdık başka bir yere yerleştireceklerini söylediler. Hemen yakındaki diğer casaya gidip yerleştik. Bir saat kadar uzanıp dışarı çıktık. La Maqueta de Ciudad’ın önünden geçtik. El Balcon de Velasques diye bir tabela gördük. Burada ne varmış diye bakarken iki gençle tanıştık. Çok iyi İngilizce bilen Silvio ile arkadaş olduk ve orada geçirdiğimiz sürenin büyük çoğunluğunda bize eşlik etti. Önce birlikte maketi gezdik. Aç olduğumuzu söyleyince bizi kitapta ya da başka biryerde olmayan bir paladara götürdü. Orada yediğimiz en iyi yemek ve salataydı. Uzun bir rom reklamı yaptı. Nedeni bize satmak istemesiymiş. 15 yıllık normalde 85 cuc a satılan romu fabrikada çalışan tanıdıkları sayesinde 20 cuca alarak bu konuyu kapattık. Aldıktan sonra şişenin açık olduğunu anladık, meğer alıp arkadaşlarımıza ikram edecekmişiz. Bizim arkadaşlarımız İstanbulda deyince kapalı bir şişe getirdi. Orada olay sokakta, parkta otururken bir şişe açıp mıknatıs gibi yeni arkadaşları çekmesi ve hep birlikte sohbet edip sosyalleşme şeklinde oluyormuş. Saat henüz öğlen ve güneş tam tepede parlıyordu, biz bu sıcakta ve bu saatte içersek akşamı göremeyiz, o nedenle bu şişeyi İstanbula götürelim dedik. Velhasıl getirdiği kapalı şişe de sanırım aynı şişenin kapağı sıkılmış haliydi ve sonraki duraklara geçerken her ne kadar naylon torbalara sarıp ağzını bantlamış olsam da ara yolculuklarda lonely planet kitabımızı batırdığı yetmezmiş gibi en son bavuldaki gücünün yettiği tüm beyaz pantolonlarda kahverengi hareler bırakarak başıma tam bir bela oldu. Evde hala içinde 15 yıllık romun dörtte üçü dışında kat kat naylon torbalara sarılmış o bantlı haliyle duruyor.

Neyse, Silvio şehrin tadının ancak eski bir amerikan arabasıyla gezerek çıkaracağımızı söyleyip o sıcakta gezebileceğimiz tek yer olan Morro kalesine gitmek için 55 model bir buick i olan bir arkadaşını ayarladı, hatta kaleyi bizimle birlikte gezdi anlata anlata. O zamana kadar iletişimimiz benim çat pat İspanyolcamla olduğu, bu derece İngilizce bilen kimseye rastlamadığımız için ne iş yaptığını tam bilmesek de Silvio ile muhabbetimizden memnunduk. O da bunu anlamış olacak ki eşime kot pantolonu karşılığında ne istediğini sordu. Biz yine dumur olduk. Ama bağış değil alışveriş isteyen anlayışını takdir ettiğimizden bizim bulamayacağımız müziklerden oluşan bir cd karşılığında kot pantolonu peşinen verdik. O da bize ne tür müziklerden hoşlandığımızı sordu. Baktı bizimle alışveriş iyi gidiyor, 6 aylık kızından bahsedip hasta olduğunu, onun için süttozu alırsak müteşekkir olacağını söyledi. Biz, bizim için çok küçük sayılacak rakamların, ya da önemsiz bulduğumuz şeylerin, üzerine olup olmayacağı belli bile olmayan kullanılmış bir kot pantolon gibi- ne kadar değerli olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımızdan bu teklifini de kabul ettik. Birlikte gittiğimiz ilk markette süttozu yoktu, biz de market market gezmektense parasını verdik. O sırada verdiğimiz parayla ne kadar süttozu alabilecekti, gerçekten bir kızı var mıydı, hasta mıydı gibi sorular sormaktansa paran olduğunda bile ihtiyaç duyduğun şeyin mevcut olmamasının bir nevi insanlık dramı olduğunu anlamaktaydım. Silvio ile akşam 8de bizim evde dansa gitmek için buluşmak üzere ayrıldık.

Lonely planet deki haritaya bakarak eski şehrin meydanlarını gezdik. İlk durağımız kaldığımız eve de en yakın olan Parque Cespedes’di. Katedral’i, Küba’nın en eski evi olduğu yazılı evi, Fidel’in balkonundan tüm Küba halkına devrimi ilk kez ilan ettiği konuşmayı yaptığı Casa Granda Otel’i fotoğrafladık. Sonra Jose a Saco’da bir şeyler içmek için bakınarak yürüdük. Sanki bütün Santiago de Cuba o sokakta gibiydi. Oturacak bir yer bulamadan Plaza de Dolores’e ulaştık. Orada eskiden kilise olan, kimdi konser salonu olan Iglesia de Nuestra Senora de los Dolores binasını gördük. Ağaçların gölgeleri sayesinde parkta oturmak o sıcakta yapılacak en iyi şeylerdendi. Meydana bakan iki restoran masaları dışarı atmıştı ve canlı müzik yapan birden fazla grup ve insan vardı. Biraz soluklanmak için hemen köşedeki Taberna de Dolores’de soğuk ve alkollü bir şeyler içtik. Farklı yoldan geldiğimiz için kitaptaki yürüyüş turun yapmak için Heredia sokağından Parque Cespedes’e geri döndük. Yol boyunca sıralanmış galerilere, müzik evlerine (Casa de la Trova, Casa del Estudiante) ve hediyelik eşyacılara baktık. Sipariş verilen delikli klave, yola dayanabilecek kadar sağlam görünen bir guyro ve ilk kez gördüğümüz, dev bir keçiboynuzuna benzeyen, renkli renkli boyanmış başka bir müzik aleti aldık. Eski şarkılar söyleyen yaşlı bir kadın ve gitarıyla ona eşlik eden bir o kadar yaşlı bir adamın dinletisine rastladık. Dans yoktu, turistler oturmuş dinliyor ve tabii ki filme alıyorlardı.

Sonra acıkmaya başladığımızı fark edip yemek yemeye karar verdik. Kitapta övülen El Barracon’a gitmeye karar verdik. Farklı bir sokaktan gitmek için Aguilera’yı kullandık. Emilio Bacardi Moreau müzesi vardı, Hükümet konağı ile karşılıklı. Onların fotoğrafını çektik. Daha önce görmediğimiz Plaza de Marte’ye vardık. Heykelleri fotoğrafladık. Müzik ve dans için övülen El Patio de los dos Abuelos’u görünce bir içki içmek için girdik. Müzik ve dans henüz yoktu. Oradan da El Barracon’a yürüdük. Bu bölgede merkezden uzaklaşmış ve şehir dokusunun değiştiğini gözlemledik. Yollar genişleyip binalar yükseldi. Yüksek apartmanların artan nüfusu yerleştirmek için Sovyetler tarafından yapılmış estetik olmamakla birlikte halkın ihtiyacını karşılayacak şekilde yapıldığını gördük. El Barracon köleliğin olduğu zamanındaki konsepte göre yapılmış. Taştan yapılmış, hiçbir detay olmayan karanlık yapının iç duvarında çok büyük boyutlu köleleri gösteren tablolar vardı. Garsonlar da resimlerdeki köleler gibi baştan ayağa beyaz giymişlerdi. Bu konseptin geçmişte böyle kötü şeyler vardı mı demek istediğini, yoksa geçmişteki prangalı köleliği şimdi prangasız olarak yaşatmak mı istediğini anlamadık. Menüde sadece bir tavuk ve bir koyun eti dışında hep domuz etinden yemekler vardı. Tavuk kalmadığı için kuzu yedik ve yürüyerek odamıza döndük. Duş alıp hazırlandık.

Akşamki buluşmamıza Silvio kızarkadaşı ile geldi. Birlikte dans mekanlarına baktık, gündüz uğradığımız los Abuelos’da karar kıldık. Bizim dışımızda sugar daddyleri ile gelmiş iki Kübalı kız ve müzisyenlerden iki kişinin kızarkadaşı olduğunu anladığımız teyzeler vardı. Bu tanımı bize Silvio anlattı. Kendilerinden hayli büyük olduğu belli olan turist adamlarla birlikte kendilerinin gidemeyeceği yerlere giderek, yiyip içerek gezdiklerini, kendilerine hediyeler aldırdıklarını ve hatta onlarla evlenip bu ülkeden çıkabilmek için can attıklarını söyledi. Müzik başladığında kırmızı elbiseli bir kızla kırmızı gömlekli bir delikanlı piste bizden önce fırladı ve küba stilinin içine yerleştirdikleri gösteri amaçlı figürlerle bolca dans ettiler. Biz saf saf ne güzel başka dansçılar da varmış derken kırmızılı dansçı abla müzisyenlerin tuttuğu gibi minik bir sepet tutarak dans için bahşiş toplamaya başlamasaydı öyle düşünmeye de devam edecektik. Aralarda biz de salsa ve cha cha yapık, para değilse bile alkış topladık. Silvio ve kızarkadaşıyla merengue yaptık. Canlı müzik 12yi biraz geçe bitti, biz de Silviolardan ayrılıp odaya döndük.

25 Mart 2010 Perşembe

Bir önceki gün sabahın köründe kalktığımız ve gün boyu ayakta olduğumuz için kahvaltıyı kaçta alacağımızı soran tatlı ev sahibemize 10 dedik. Böylece sabah uzunca bir uyku keyfi yapıp kahvaltıya indik. Menü benzerdi, meyve salatası (mango ve muz) guavachino suyu, peynirli omlet, ekmek ve kahve. Trinidad biletimizi henüz almadığımız için ev sahibemize sorduk. Viazul’ü aradık. Ya yanlış anlaştık ya da başka bir şey nedeniyle otobüsün kalktığı yerden almamız gerektiğini söylediler. Ev sahibemizin çağırdığı yine 50 yıllık bir buickle (bu sefer mavi) terminale gidip dönmek üzere anlaştık. Orada sorunsuz bir şekilde biletimizi aldık. Odaya dönüp bavullarımızı topladık ve akşama kadar takılmak üzere çıktık. İlk durağımız Cafe de la Cathedral oldu. Öğlenin alnında klimalı ortam ve likörlü kahveleri çok iyi geldi. Kahveciden sonra Santiago de Cuba’nın kitapta yer alan ancak henüz görmediğimiz Tivoli semtine gittik. Burası Haiti’de köleler ayaklandığında canlarını kurtarmak için kaçan Fransızların yaklaşık 100 yıl önce gelip yerleştikleri Fransız mahallesi imiş. Sokakta Kübalılara ek olarak beyaz tenli, renkli gözlü Fransızlara benzeyen bol sayıda insan gördük. Oradan denize ulaştık, saat kulesini gördük, bolca bisikletli taksici ile karşılaştık, neredeyse hepsine binmeyeceğimiz için dil döktük ve tekrar katedralin olduğu merkeze yöneldik.

Mağaza ve marketler erken kapandığı ve 12 saatlik bir otobüs yolculuğu yapacağımız için yolda ihtiyacımız olacağını düşündüğümüz su, meyve suyu, kraker gibi şeyler satan bir yer bulduk. Yaptığımız her alışverişte hayrete düşmeye devam ediyordum. Bizim alıştığımız anlamda market değil oradakiler. Bizdeki raflar yerine bele kadar içinde bir raf olan camekanlı dolaplar var, bisküvilerden her çeşitten birer taneyi o rafları dolu gösterecek şekilde iki yana ve bir ortaya koymuşlar. Meyve suları aynı şekilde. Küba’daki yokluğun para yokluğu değil ürün yokluğu olduğunu en iyi market ve manavlarda anladım. Manavlar da sokaklarda bel hizasındaki tek bir tezgahtan oluşuyor ve üzerinde yamru yumru ne olduğunu anlamadığım biraz kök sebze, birkaç hevenk yeşil muzdan ibaret. Tezgahtakiler bitince dükkan kapanıyor, çünkü devamı yok. Bizdeki tavana kadar silme dolu raflar, semt pazarları paran yetmese bile insanın gözünü doyuran bir zenginlikmiş. Alış veriş yapıp kendimizi Hotel Casa Granda’nın altında meydana bakan gölge balkonuna atıp soğuk bir şeyler içtik. Vakit öldürmek için meydandaki telekomünikasyon merkezinde internete bağlandık. Acıkınca daha önce gördüğümüz Restaurante Espana’ya gittik ancak akşam için henüz açılmamıştı. Biz de geri dönüp Dolores’deki İtalyan restoranına gidip makarna ve pizza yedik. Casaya döndüğümüzde gündüz ayarladığımız buick gelmişti, bizi terminale bıraktı.

Yaptığıma bin pişman olduğum ve indiğimde şifayı kaptığım 12 saatlik otobüs yolculuğunda bütün yolcular bizim gibi turistti. Otobüs yarı yarıya doluydu, böylece herkes ikili bir koltuğa yerleşti. İşin garibi Amerikalı bir adam kendisine 40 numaralı koltuğun satıldığını ancak son koltuk numarasının 38 olduğunu söyleyerek bir sürü boş koltuk olmasına rağmen bir saat falan koridorda ayakta dikilerek gitti. Üstelik şoföre de bu neden böyle, ben ne yapacağım gibi bir şey de sormuyor. Ne tepemizde dikiliyorsun diye biz sorunca durum ortaya çıktı ve o zamana kadar gördüklerimiz yanında bunu çok garipsemeden ‘olmuştur, boş bir koltuğa geç otur’ diyerek çözdük. Bu şekilde başlayan yolculuk şoförün tüm uyarılarımıza rağmen 17-18 dereceye ayarladığı klima (gecenin bir yarısında sıcaklık göstergesini 14 derece olduğunu bile gördüm) ve taş yolların yarattığı titreşim ve her kasaba ve şehirde durup ışıkları yakıp yolcu alması ile birleşince 12 saatlik bir ızdırap oldu. Sabah 7’de Trinidad’a geldiğimizde yolculuk boyunca önlem olarak aldığım uzun kollu boğazlı hırkayı giyip boğazıma kadar çekmiş olmama rağmen hapşırmaya başlamıştım.

26 Mart 2010 Cuma Trinidad

Trinidad’a indiğimiz gibi yaptığımız ilk şey bir sonraki gün Havana’ya gidecek en erken otobüs için bilet almak oldu. Ev sahibemiz Tereza bizi terminalde karşıladı, hemen bir blok ötedeki casaya bavullarla yürümek hiç sorun olmadı. İçinde kendi avlusu ve avluya çıkan odaları ve inanılmaz yüksek tavanı olan 1850lerde yapılmış tipik koloniyal tarzda tek katlı bir ev. Yatak rahat olunca ve Havana’daki gibi trafik gürültüsü olmayınca Küba’daki en güzel uykuyu çektik. 10 gibi kalkıp kahvaltı yaptık ve evin önünden geçen otobüs ile Ancon Plajı’na gittik. Deniz sakin, palmiyeler, altın rengi kumlarla cennet gibiydi. Sahilde yürüdük, denize girdik. Deniz serin, sakin fakat biraz yosunluydu.

Oraya giderkenki otobüste hint asıllı alman bir turistle tanıştık:Sanjay. Plajda onunla sohbet ettik, onun Havana deneyimlerini dinledik. O da üç hafta sonra İstanbul’a gelecekmiş, onunla dansa gitmek için anlaştık. Gerçekten geldi ve bizim dans ettiğimiz yerde buluşup İstanbul dans gecelerini gördü. 15:15 otobüsüyle casaya geri döndük, duş alıp dinlendikten sonra pek küçük bir yer olan Trinidad’ın tarihi meydanını (Plaza de la Mayor) ve etrafını gezdik. Akşam için müzikli yerlere, galerilere baktık, bolca fotoğraf çektik. Yemeğimizi casada yemek üzere anlaşmıştık. Bizi balkabağı çorbası, salata, beyaz pilav, patates, balık ve karidesten oluşan harika ötesi bir yemek bekliyordu, afiyetle yedik.

Yemekten sonra la Chanchancara’ya gidip oraya özgü içecek olan kançançara içtik. Canlı müzik vardı ama kimse dans etmiyordu, zaten dans edecek yer de yoktu. Ballı romlu bir içki olan kançançaramızı içtikten sonra dans edebileceğimiz yerlere bakmak üzere çıktık.

Katedralin hemen yanındaki merdivenli terasa kurulan Casa de la Musica’da müzik henüz başlamamıştı. Önünden geçtiğimiz bir yerde hipnotik perküsyon performansı ile birlikte afro cuban dans gösterisi yapılıyordu. En sondaki Casa de la Trova’ya giriş için birer cuc ödedikten sonra septet orkestrayı dinlemek üzere yerleştik. Yaşlı Kübalı amcalar gündüz dans dersi verdikleri belli olan yaşlı turist teyzelerle dans ediyorlardı. Çok zaman geçmeden pist iyice doldu. Biz de onlardan aşağı kalmadık, salsa ve cha chadaki hünerlerimizi gösterdik ve izleyicilerin beğenisini aldık. Grup kısa aralar vererek gece yarısına kadar çaldı.

Odaya döndüğümüzde yatmadan önce neden Trinidad’a daha fazla gün ayırmadığımıza esef ederek bavulları hazırladık, sabah 07:40daki otobüsümüze yetişmek için saati kurup yattık.

27 Mart 2010 Cumartesi Tekrar Havana

Sabah bindiğimiz ikinci viazul otobüsü öğlen Havana’ya vardı. Hemen Prado No:20 deki casamıza gittik. Perla kendisinin yeri olmamasına rağmen bize yer bulacağını söylemişti. Bir iki yere bakarak öyle de yaptı. Pradoya çıkan sokaklardan ilkinde koloniyal bir binada kaldık. Evin içinde mutfakta tadilat yapılıyordu. Ancak öyle yorgunduk ki hiçbir şey kısa bir siesta yapmamızı engellemedi.

Siestayı çok uzatmayıp Perla ve eşi Rubin’le buluşmak üzere çıktık. Casayı ayarlarken üçbuçukta şarkı söylenen dans edilen bir yere gideceklerini söyleyip bizi de davet etmişti. Ruben’in arabasına doluşmadan Malecon’un başındaki bir paladarda öğle yemeğimizi yedik.

Perlalarla Vedado’da bir evin geniş verandasına gittik. Burası hiçbir rehber kitapta yer almayan Kübalıların müzik dinleyip dans etmeye gittiği bir yermiş, doğal olarak bizden başka hiç turist yoktu. Tam bizim istediğimiz öğleden sonra matinesinde yaş ortalaması hayli yüksekti. Oradaki büfeden bir şişe rom, kola, buz, plastik bardak ve muz cipsinden alıp masamızı donattık. Aldık diyorum ancak Rubin sadece aldıklarımızı taşımamıza izin verdi, ne dediysek hesaba katılmamıza izin vermedi. Sonra hepsi birbirinden iyi solistler görüntüsüz kareokeye benzer bir düzenekle bazen de tamamen çıplak sesleriyle birbirinden güzel şarkılar söylediler. Orada kural, birisi canlı şarkı söylerken dans edilmiyor, dans etmek için şarkılara ara veriliyor, banttan müzik çalınırken dans ediliyor. Bunları öğrendik ve dans zamanı geldiğinde biz de dans ettik. Onlardan farklı olmasına rağmen hemen hemen herkes beğendi. Sanırım en çok yabancı olmamıza rağmen dans edebilmemize hayret ettiler. Bir dans hocasıyla tanıştık, bir dahaki sefer geldiğimizde para ödemeden evinde kalmamız için davet etti ve bize Küba stili dans öğreteceğini söyledi. Orada kırk elli yıldır dans eden insanların ne kadar minimal hareketlerle dansı ne kadar güzel taşıdıklarını görünce Küba stili dans öğrenmek için tekrar Küba’ya gitmeyi beklemedik, döndüğümüz gibi yeni açılan bir sınıfa başladık. Solistlerden yaşlı olanlar çektiğimiz fotoğrafları göndermemizi rica ettiler, geçmişte gittikleri ülkeleri anlattılar, bizi yine gelmemiz için davet ettiler. Bu sıcak ilgiye onları İstanbul’a davet ederek karşılık verememek yüreğimi burktu.

Saat 4de başlayan gösteri akşam 8 olduğunda hala devam ediyordu. Hava karardığı için kalktık. Evde bir siesta daha yaptıktan sonra yemek yemek üzere dışarı çıktık. Habana Vieja’da değişik bir yer denemek adına kitapta da adı geçen Luvia del Oro’da yemek yedik. Canlı müzik dinledik fazla geç kalmadan döndük.

28 Mart 2010 Pazar Dönüş Yolculuğu

Yolculuk günü gelip çatmıştı. Hem Viazuldeki klimanın etkilerini taşıdığımdan hem de günlerdir yorulmanın üzerine ilk kez sessiz bir casa bulduğumuzdan saat 10 a kadar uyumuşuz. 10:30da Perlalara kahvaltıya gittik. O günkü tek işimiz iç yolculuklarda yük olmasın diye sona bıraktığımız alışveriş işlerini halletmekti. Kahvaltıdan sonra Viejaya doğru yola çıktık, sevdiklerimize küçük hediyelik eşyalar aldık. Kübalılar her konuda olduğu gibi bu konuda da fazlasıyla naif ürünler üretmişler, mango çekirdeklerini boyayıp ipe dizerek yaptıkları kolye ve bileziklerden sonra kurtlanacağını okumuş olmama rağmen aldım. Onlar dışında tahtadan mıknatıslar, biraz paraya kıyarsanız, sedef boncuklardan kolyeler, yeriniz varsa canlı renklerle boyanmış pastel boya tablolar, pamuklu kumaşa dikilmiş dantel robalı bluzlar vardı… Bunlar dışında, bavulunuza yerleştirmek şartıyla kişi başı belli bir litreye kadar rom, ve yine kişi başı belli bir sayıya kadar puro alınabilir. Biz gezmedik ancak puro fabrikaları turistlere gezdiriliyor ve hepsinde puro alabileceğiniz mağazalar oluyor. Dönüşte Paris’te aktarma uçağını beklerken tanıştığımız bir amca hiç puro almamış olmamıza hayret etti. İşi bilenler tütün ürünleri satan dükkanlara 30 euroya aldıkları paketleri 300 euroya satıp neredeyse uçak bileti parasını çıkardıklarını anlattı. Biz o işleri hiç bilemeyeceğimiz için yaa demekle yetindik.

Son günümüzde hava fazlasıyla sıcak ve güneşli idi, bizim de akşama kadar vaktimiz vardı. Sıcaktan bunalmamak için Cafe Paris’te dinleyebileceğimiz son canlı müzikleri dinlemek ve soğuk bir şeyler içmek için oturduk. İstediğim limonatadan mı, kahvaltıdaki soğanlı omlet ve bir sürü meyvenin karışımından mı bilmiyorum birden kendimi kötü hissettim ve karşılaştığım en temiz tuvalete son anda yetişerek ben kirletmiş oldum. Normalde tuvaletler çok temiz olmuyor, çoğunluğunda kullanacağın kadar tuvalet kağıdını, o da saman kağıdına benzer koyu renkli sert bir şey, girmeden önce görevliden alıyorsun, şanslıysan içeride el sabunu oluyor. Bu nedenle yanımızda paket paket selpak mendil, ıslak mendil taşıyoruz. Bu tatsız durum üzerine alışverişi eşime devrederek hemen casaya gidip yattım. Birkaç saat yatınca mideme giren kramplar geçti ve gitmemiz gereken zaman geldiğinde ancak bavulları toplayıp çıktık. Taksiyi Perla ayarlamıştı. Ruben de aşağıda taksi gelene kadar bizimle bekledi. Aksi gibi taksinin gecikeceği tuttu. Ne kadar ısrar ettiysek de Ruben bizi bindirene kadar bekledi. Nasılsa maç bitti, maç devam ediyor olsa gelmezdim diyerek bizi rahatlattı. Sadece Ruben değil tüm Kübalılar beyzbola çok düşkün, önemli maçlar olduğunda herkes televizyonun başına çakılmış, dışarıdakiler kulaklarına bir radyo yapıştırmış bir şekilde yaşıyorlar. On günün ardından çok sevdiğim Havana’dan üzgün ve hasta bir şekilde ayrıldım.

Havana Paris uçağımıza binmeden önce ıslandığı için (bu da o 15 yıllık romun başka bir marifetiydi) damgası silinen vize kağıdı dışında bir sorun yaşamadık. Ancak gecikmeli kalkması bizim bir sonraki aktarma uçağına yetişememize neden oldu. Paris’te indiğimiz ve bineceğimiz terminaller farklı binalarda olduğu için kalabalığı yararak koşmamıza rağmen İstanbul uçağına yetişemedik. Bizi bir sonraki uçağa aldılar ancak onun kalkmasına 7 saat vardı ve Shengen vizemiz olmadığı için bu süreyi Charles De Gaulle Havaalanının küçükçe bir terminali olan F terminalinde, saat farkından ötürü çarpılmış, gözümüzden uyku akar bir şekilde bekleyerek geçirdik.

Sonuç

Bu deneyim üzerine Küba’yı ziyaret etmek isteyenler için, bir daha gidersem nelere dikkat ederim sorusuna cevap olacak birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Oraya gitmeye karar verdiğimde okuduklarımdan ve dinlediklerimden dillerini bilmenin çok faydası olacağını düşünüp İspanyolca öğrenmeye başlamıştım. İki ayda öğrenilen İspanyolcanın ne faydası olur diyeceksiniz, o kadarı bile yeri geldiğinde hayat kurtardı diyebilirim. Gerçi bizim gibi değil de otelde kalmayı tercih edenler, restoranlarda sipariş verirken İngilizce ile hayatta kalmayı başarır ancak o da yoksa yanınızda İspanyolca bilen birilerinin olması şart.

Gitmeden önce Lonely Planet’in Küba kitabını (400 küsur sayfa) neredeyse satır satır okumanın yanı sıra Aslı Pelit’in Siempre Habana adlı kitabını da okuyup gidilecek yerlere renkli ayraçlar koydum. İlk kitap haritaları ile birleşince her yeri avucunuzun içi gibi bilmenizi, ikincisi de Küba kültürüne dair çok güzel detayları fark etmenizi ve gezdiğiniz yerlerden daha çok keyif almanızı sağlıyor.

Seçtiğiniz rotaya göre Küba’da birbirinden çok farklı tatiller yapılabilir. İlgi alanınıza göre deniz kenarındaki güzel bir otele gidip plajda güneşlenerek, kokteyller içerek, akşam da sizin için hazırlanmış kabare benzeri gösterileri izleyerek güzel bir deniz tatili yapabilirsiniz. Adanın kuzey sahillerinde Cayo Coco’nun sahillerinin ve tesislerinin çok güzel olduğunu, hatta uluslar arası havaalanı bulunduğu için Kanada’dan direkt uçuşların olduğunu söylediler. Ancak Küba’nın gördüğüm plajlarını bizdeki Ege, Akdeniz kıyıları ile karşılaştırdığımda, buradan sadece deniz tatili için gitmeye değmeyeceğini düşünüyorum. İç deniz olması bakımından bizim kıyılarımız hem daha güzel, daha temiz ve daha serinletici! Ancak bu düşüncem turizm gelirine ihtiyaç duyan Küba’nın tropik tatil pastasından daha kalın bir dilime talip olmasını engellemiyor tabii ki.

Başka bir rota da Küba’nın dünyadaki tek sosyalist ülke olması, bu rejime geçişlerinin yakın geçmişte olması nedeniyle buna ilgi duyanların izlemek isteyebileceği devrimle ilgili her şey olabilir. Küba devleti kurdukları bu rejimin sürekliliğini sağlamak için kendi çocuklarına yaptığı propagandayı vatandaşlarına ve turistlere de yapıyor. Zaten her yerde devrimle ilgili duvar yazıları, bayraklar var. Buna ek olarak devrim zamanında kullanılmış her şey devrim müzesinde yer alıyor. Devrim tarihindeki önemli noktalar da turistik noktalara dönüştürülmüş durumda, merak eden turistlere giriş ücreti karşılığında gezdiriliyor, yakın şehirlere turlar düzenleniyor. Rejim öncesinde Fidel ve arkadaşlarının saklandığı dağlara bile bu amaçla gezi düzenlendiğini okuduğum için meraklısının hiçbir eksik bırakmadan devrim tarihini gözlemleyebileceği garanti.

Zamanlama olarak mevsimi gözetmekte fayda var, çünkü Nisandan Kasıma kadar yağışlı mevsim. Biz oradayken sadece bir kez yağmur yağdı, hava soğumadığı için bizi çok etkilemedi ancak on gün boyunca yağsaydı o kadar keyifli olmazdı diye düşünüyorum. Ziyaret için Kübalıların ortak tavsiyesi ise noel ile yılbaşı arasındaki aralık ayının son iki haftası. Aralık ayı olmasına bakmayın, hava sıcaklığı 20-25 derece arası oluyor. Yağışlı mevsimde olmasına rağmen ağustosta Santiago de Cuba’daki festival de çok renkli geçiyormuş, Silvio’nun kız arkadaşı, her yerde müzik ve dans oluyor bir hafta boyunca kesintisiz diyerek övmüştü. Benim orada geçirdiğim on gün boyunca zaten her yerden ayrı müzik geldiğine bakarak festivalin nasıl olabileceğini canlandıramıyorum kafamda. Bunun dışında 1 mayıslar da çok coşkulu kutlanıyormuş…

Küba, öncesinde ne kadar araştırma yapılıp incelense de ilk kez giden herkesi şaşırtacak denli farklı ve kendine özgü bir ülke. 20. yüzyılın başındayken Amerika kıtasındaki en gelişmiş üç şehirden biri olan Havana’nın çok az değişerek kalmış olması insanda bir film setinde yürüyormuş hissi yaratıyor. Sanat tarihi, mimarlık konusunda eğitim almış olanların daha çok farkına varacağı lezzet benim de damağımda kaldı. Bizim seçtiğimiz ve tekrar gitsem ufak değişikliklerle birlikte yine tercih edeceğim rota Küba kültürünü yaşamak amacıyla sahilleri ve sadece turistik olan noktaları atlayarak şehirlerini gezmek, her müziğe kulak verip ritim tutmak, dans etmek, rom içmek ama sarhoş olmamak şeklindeydi Ekonomik şartları gördükten sonra fiyatları birkaç katı olmasına rağmen otellerin sunduğu hizmetin casa particulardakilerden sadece biraz fazla olacağını tahmin ederek yine casa particularda kalmayı tercih ederdim. Özetle, daha iyi İspanyolca, Küba stili dans bilerek gitmek ve daha uzun süre kalmak kesinlikle daha güzel olurdu.

Cuba, vamos a verle otra vez! (Küba, yine görüşeceğiz!)

01 Nisan 2010

Derki Sayı 37: Doğru, Yanlış, İyi

Bugün meşhur sosyalleşme sitelerinden birinde bir video izledim. Fotoğraflarında su gibi duru, onyedi onsekiz yaşlarının güzelliğini gördüğümüz bir gençkızı çekmisler onlarca erkeğin ortasında yerde, başinı ellerinin arasına almış, kendini tekmelerden korumaya çalisirken. Kalabalığı oluşturan erkekler bağırıyor, kıza tekmeler atıyor, bir yandan da bu görüntüyü cep telefonlarıyla kaydediyorlar. Tekmeleyerek hınçlarını alamayınca üstünde tepinerek en son da kocaman bir kaldırım taşi ile kızın kafasına defalarca vurarak devam ediyorlar. Kızın başindan yere yayılan kanı ve artık kendini korumaya çalismadigini farkedene kadar durmuyorlar. Sonra arapça yazılar ve tekrar bir fotoğrafı... Açıklamasında Kudüs'te bir erkekle dans ettiği için linç edilen kız yazıyor, ismi yazmıyor, ne başlıkta ne videonun içeriğinde...

Kızın ismi neden yok? Bunu bilmemize gerek olmadığını mı düşünmüşler? Yoksa onun isim sahibi olacak bir varlık olmadığını mı? Canını sokak ortasında kim daha çok tekme atacak diye yarışır gibi almayı ve bunu kaydetmeyi normal karşilamalarından böyle anlıyorum. Düşünüyorum da, o videoda aslında sadece kadınlar vardı. Evlatlarına, bir kızın bir erkekle dans etmesinin suç/günah/yasak olduğunu, bu ortaya çiktiginda bunu yapan kızı -erkeği değil- anında şiddetle cezalandırmanın, bunu olabilecek en aşağılayıcı/iğrenç şekilde yapmanın, -ibret olsun diye herhalde- kaydedip yayınlamanın doğru olduğunu ögreten, kendisi ögretmediyse bile ögretenlere izin veren kadınlar vardı.

Dans etmeyi seven bir kadın olarak bu video beni derinden etkiledi. Dans ettiğim için, kimseden değil bir fiske, bir kötü söz bile duymadığımdan, bunun için linç edilerek öldürülebilecegim bir coğrafyada yaşamadığımdan ötürü kendimi şanslı mı saymalıyım? Eğer bu bir şans ise ben şanslıyım. Peki ya şanslı olmayanlar?

Çok uzakta değil, kendi coğrafyamızda herşeyi siyah ve beyaz olarak ayırmış ve her adımını buna göre atan insanlar var. Bir kere ne yapılacak ne yapılmayacak belli, ama bunlar kadın ve erkek olmana göre değişiyor. İstatistikler niyeyse o yapılmacak şeylerin en çok bu insanlar tarafından yapıldığını gösteriyor. Bir de yapılacak şeyleri göstere göstere yapmayı tercih etmeleri var, öyle olunca daha çok mu puan kazanılıyor anlayabilmiş değilim. Ve nedense bu kurallar genellikle kadının hayatını kısıtlayan kurallar olmasına rağmen kadınlar tarafından benimseriyor, oğullarını prensim diye seven, kızlarına daha bebekken alışsın diye başörtüsü takan, kendilerini de hava almayacak şekilde paketleyip sokağa öyle çikan kadınlar tarafından... Kendilerine sorsak kuvvetle muhtemel, dans ve birçok başka konuda farklı düşündüğümüz ortaya çikar. Aramızdaki fark sadece düşüncelerimiz olsa, olsun derim, olsun, herkes her konuda anlaşmak zorunda değil...

Ancak aramızda doğru bildiklerimiz dışında bir fark daha var. Ben, benim doğrularımı değil, kendi başka doğrularına göre yaşayan insanların varolduğunu görüyor, hep varolacağını biliyorum ve bana dokunmadıkları sürece istedikleri gibi yaşamalarından rahatsız olmuyorum. Ama aynı ülkeyi, şehri, dili, kültürü paylaştığımız bazı kadınlar, hadi onlar değilse bile videodakiler, kendi doğruları dışındaki bir doğrunun varolabileceğine bile inanmıyorlar, böyle bir ihtimal gördükleri anda yok etmek için sınır tanımayan bir şiddet uygulamanın da doğru hatta gerekli olduğunu düşünüyorlar. Kızlarına da oğullarına da bunu ögretiyorlar, hak, hukuk, adaletleri buna göre, o tekme atanlara aferin, o kıza haketti diyorlar.

Ki çok normal! Çünkü böyle yapmasalar, yani dans etmenin doğru olduğunu düşünen bir kız bir erkekle dansetse ve bunun yanlış olduğuna inananlar tarafından linç edilerek öldürülmese dans etmeye devam eder, mutlu mutlu yaşar. Karşisına bu yanlış diyen biri çikarsa, bence değil, çok da iyi oluyor der. Bu sefer o yanlış diyen birazcık kafasını çalistirirsa şüpheye kapılır, bize bunun doğru olmadığı ögretildigi için hiç dans etmedim, ama bu kız dans etmiş ve iyi birşey diyor, acaba bana ögretilen mi yanlıştı diye sorgulamaya başlar. Ve kendisine yanlış olduğu ögretilen ve yasaklanan her şeyin keyifli, güzel, insanı mutlu eden şeyler olduğunu anlar, neden bütün güzel şeylerin kendisine yanlış olduğu ögretildigini araştırır, en sonunda da bunu yapanların aslında doğruyu yanlışı umursamadığını, sadece insanları kontrol etmek istediklerini anlar.

Yapmanı istedikleri şeylerin doğru, istemedikleri şeylerin yanlış olduğunu ögretirler. Tersini yapanı katlederler ki sen bunun aksinin mümkün olmadığını, yapmaya kalkanın başina neler geldiğini ögren. Tüm güzel şeyleri yasaklarlar ki sen mutlu ve gücünü mevcudiyetinden alan bir birey olup kontol etmek istedikleri diğer insanlara örnek olma. Düşünmeyi ögretmezler ki herşeyin seni kontol etmek için kurulmuş bir tezgah olduğunu ortaya çikarma.

Bir videodan nerelere geldim. Halbuki bir gününü dünya emekçi kadınlara adadığımız Mart ayında tüm kadınları kutlamak için oturmuştum yazmaya. Kutlu olsun! En çok da o kendini paketlemiş diyerek takıldığım kadınları kutluyorum. Sen hiçbir şeyin örtemeyecegi denli güzel ve özelsin, sen de bunu bil. Ve dikkat et, sana ögretilenlere ve ögrettiklerine...

Çünkü dikkat etmezsen, düşünmezsen ya da yanlış olduğunu bildiğin halde ögretilmeye devam etmesine izin verirsen bir sonraki kadınlar gününde birşey yaptığın için bile değil, 'yanlış' birşey düşündüğün için erkeklerin ortasında yerde debelenen, en güçlü tekmeyi kendi oğlundan, kardeşinden yiyen kadının sen olmandan korkuyorum. Sen böyle ölme, birlikte nice kadınlar gününü, tüm renklerimizle, içimizden taşan sevinçle kutlayalım...

01 Mart 2010

Derki Sayı 36: Çizibiyat

Size bu yazımda bahsedeceğim cinste kitaplara olan ilgim bir gün kitapçıda eşelenirken başladı. April yayıncılıktan çıkmış ünlü yazarların hikayelerini derlediği çizgi klasik serisinin birini görüp elime aldığımda, sayfalarını karıştırırken büyülenmiştim. Tamamını hemen oracıkta okuyup bitirme isteğimi, sadece birini alarak körelttim.

Eve döner dönmez internet kitapçılarındaki benzer ürünleri araştırdım. Birçok sonuçla karşılaşınca kendimi bir miktar cahil hissetsem de edebiyat klasiklerinin çizgiye döküldüğü bu ürünlerin Türkiye’deki yeniden canlanmasının geçen yılın ikinci yarısına denk geldiğini anladım. Son bir yıllık periyotta April yayıncılığın büyük öykü yazarlarının öykülerini farklı çizerlerin hazırladığı çizgi romanlarına ek olarak, Everest yayınlarının Shakespeare’in eserlerinin mangalarını Türkçeleştirdiğini, Yordam yayınlarının Marks’ın ünlü Kapital'inin mangasını japoncadan türkçeye çevirip bölümler halinde yayımladığını, NTV yayınlarının kalıcılık sınavını çoktan vermiş büyük romanları çizgi romanlaştırmaya Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile başladığını öğrendim. İnternet fiyatlarının daha uygun olduğunu görünce bu sefer kendimi tutmadım ve hepsini sipariş ettim.

Siparişimi dört gözle bekledim ve geldiği gibi birbirinden güzel kitapları resmen yuttum. Karikatüre özel bir ilgim olmasa da mizah dergilerinde beğenerek izlerim. Manganın ne olduğunu bilirdim ama takip edecek kadar değil. Edebiyata daha meraklı olduğum için çizgi romanların beni başka dünyalara götüren romanlar, öykülerle boy ölçüşeceğini hiç düşünmemiştim. Yanılmışım diyemeyeceğim. Çünkü bu sabırsızlıkla yenilerinin çıkmasını beklediğim kitaplar, düzenlemesinden içeriğine, ne birçoğumuzun okumaya cesaretimizin yetmediği tuğla kıvamında bir kitap, ne de eğlencelik olarak görülecek çizgi roman; ikisinin tüm güzelliklerini bir arada barındıran bambaşka bir tür. Bu yeni türü adlandırmak için önerim de, çizibiyat!

Çizime meraklı arkadaşlarımdan bunun ne kadar emek ve sabır isteyen bir uğraş olduğunu biliyorum. Yazın sanatına olan ilgimi derinleştirdikçe yazının, bir eser çıkarmanın da bir o kadar zor ve zahmetli olduğunu öğreniyorum. Dolayısıyla Türkçede henüz sınırlı sayıda olan bu çizibiyat örneklerinin benim için değeri çok büyük. Bu iki zor sanatı birleştirip bambaşka bir tür yaratmayı akıl edenleri ve bunları Türkçeleştirip –bence- değerinin çok altında fiyatlarla çizibiyatseverlere sunan yayınevlerini tebrik ediyorum. Daha önce eline almamış olanlara minik bir uyarı, bir kitaptan daha çabuk okunduğu için hemencecik bitiyor ve ne olduğunuzu anlamadan bağımlısı oluyorsunuz…

11 Kasım 2009

Derki Sayı 34: Tayland'da On Gün

Ko Samui ya da sadece Samui olarak bilinen ada, Tayland Körfezi’nde yer alıyor ve turistik olmakla birlikte ziyaretçilerine çok az yerde görebilecekleri derecede naturel bir doğa sunarak kendilerini cennette hissetmelerini sağlıyor. Nereden mi biliyorum? Ağustos ayında yaptığım(ız:) seyahatten!

Heyecanla beklediğimiz bu tatile hazırlığımız bir arkadaşımın yardımıyla oldu. İstanbul’dan Bangkok’a ve oradan da Samui’ye olan uçuşlarımızı (ve dönüşlerini tabii ki), orada kalacağımız yeri, Bangkok’da kalacağımız yeri ve kısıtlı zamanımızda alacağımız turları gitmeden önce onun sayesinde kesinleştirmiştik. Bize sadece 10 ağustos Pazartesi akşamı uçağımıza yetişmek kalmıştı. Rahat bir gece yolculuğunun ardından sabah gözlerimizi Bangkok’un gözalıcı Suvarnabhumi Havaalanında açtık. Yaklaşık 8 saati yolda geçirmiş olsak da Tayland’ın bize göre 4 saat ileri olması nedeniyle yerel saat öğleni gösteriyordu. Üçgen pencereleriyle yukarıdan labirente benzeyen dev bir sanat eserine benzeyen havalimanında rahatlıkla yolumuzu bulduk ve alışılmadık deseniyle dev bir maket uçağa benzeyen ikinci uçağımıza binip Samui’ye ulaştık.

Oradaki otelimiz adını hakeden bir güzellikle karşıladı bizi. Kırmızı çiçekleri olan dev bir ağacın altından insan boyunda yeşilliklerin arasından bize ayrılmış bungalova geçtik. Tropik iklimlerin bütün bitkilerini barındıran Le Paradis Boutique Resort Chaweng Plajında tek katlı müstakil bungalovlardan oluşan şık ve değişik bir oteldi. Odamız hiçbir fazlalığa yer vermeyen bir minimallikle döşenmişti. Hemen dışındaki ağaçlar pencereyi açtığımız gibi kendimizi cangılın içindeymiş gibi hissetmemizi sağlıyordu. Bir kapıyla geçilen banyonun çatısındaki kuşları ve maymunların sesini duyabileceğimiz hatta ağaçların tepesini göreceğimiz şekildeki açıklık da bu duyguyu güçlendiriyordu. Gül yapraklarıyla süslenmiş yatak, banyo küveti, tropik meyveler, şampanya… nereye baksak ayrı bir detay görmek çok hoşumuza gitti. Sonradan hizmete dayalı her konuda Taylandlılar’ın aynı titizliği ve cömertliği gösterdiklerini anladık.

Chaweng Plajı, adanın doğusunda en hareketli sahil şeritlerinden biri. Gideceğimiz yerin bir ada olduğunu düşününce biraz hareketin fazla gelmeyeceğini tahmin ederken yanılmadığımızı anladık. Sahil, birbiri ardından devam eden otellerle dolu. Birçoğunun restoranı da var ve tabii ki dışarıdan da yemek yemek için ziyaret edilebiliyor. Sahile paralel ilerleyen caddesinde bol miktarda hediyelik eşya, mücevher, giysi satan dükkan ve tezgahın yanı sıra hem Tayland hem dünya mutfağından tadabileceğiniz restoranlar, kafeler ve masaj salonları var. Taylandlılar hep gülümsüyor ve teşekkür ediyor. Bir alışveriş sonrası, ya da sipariş verdikten sonra, hatta bir şey almadan çıksanız da ellerindekini bırakıp, iki ellerini birleştirip başlarını eğerek veda ve teşekkür ediyorlar. Masaj salonlarının ne kadar çok ve ne kadar dolu olduğuna hayret ederek ilerliyoruz ve güzel görünen bir restorana giriyoruz.

Denize doğru masalarında caddenin kalabalığından uzak, hafif doğu müzikleriyle ilginç bir yemek yiyoruz. Ismarladığım yengeç, gövdesi, altı ayağı ile şekli hiç bozulmamış olarak geliyor, kabuklarını çıkarıp nasıl bütün olarak piştiğine hayret ederek yiyorum yemeğimi. Restoranın girişinde ve menüde şefin ve restoranın aldığı ödüllerden bahsediliyor. Şans eseri adanın en iyi restoranına geldiğimizi düşünüyoruz. Yüklü bir hesaba değdi diyerek hazırlıklıyız ama hesap da düşüklüğü ile şaşırtıyor bizi. Sonraki günlerde karşılaştığımız başka yerlerden sonra rekabetin turizmde hizmet seviyesini hayli arttırdığını ancak bunun fiyatlara pek yansımadığını anlıyoruz.

Yol yorgunluğunu atmak için başka bir şey yapmadan odaya dönüyoruz. Ve uykumuzu alıp otelin kahvaltı için deniz (ve havuz) kenarındaki restoranına gidiyoruz. Kahvaltı sistemi ilginç geliyor. Bize kahvaltı olarak istediklerimizi işaretleyeceğimiz bir form ve kalem veriyorlar. Formda dünya mutfaklarında kahvaltı olarak servis yapılan şeyler yazıyor, ingilizce olarak. Tayland bölümünde kahvaltı seçeneklerimizin karidesli, tavuklu ya da domuzlu, pirinç çorbası, kızarmış ya da buharda pişmiş pirinç olduğunu görünce kahvaltıda Tayland mutfağından vazgeçip, bol tropik meyvelere yöneliyoruz.

Samui’nin yağmurlu sezonunda olmasına rağmen hava 40 derece civarında ve hissedilir ölçüde nemli. Daha odadan çıkmadan bulunduğumuz enlemin 9. olduğunu ve güneşin dik gelmesinden ötürü güneş yanığına karşı önlem almamızı hatırlatan notları okuduğumuzdan şemsiyenin altına yerleşiyoruz ve bir kartpostal gibi görünen manzarayı izliyoruz. İncecik altın rengi kumlar sahil boyunca açık turkuaz rengi denizle birleşiyor. Karşımızda bir ada, arkamızda palmiyeler ve hindistancevizi ağaçları. Sıra sıra otellere bir de sahilden bakıyoruz, insan gözünü rahatsız eden tek bir şeye rastlamıyoruz. Otellerin hiçbiri, daha doğrusu hiçbir yapı ağaçlardan daha yüksek olmadığı için ağaçların arasında kaybolmuş gibiler. Sahilde yaptığımız yürüyüşte kumsal kafelerini ve yine bol miktarda masaj salası görüyoruz. Fiyatlara alışmamız biraz şaşırtıcı oluyor. Yemeklerde olduğu gibi masaj da fazlasıyla ucuz, bir saatlik Tai masajı 250- 300 baht civarında, yani 8-10 lira! Sahilde boydan boya yürürken yorulmuş bedenimize iyi geleceğini düşünerek bir tanesine geçiyoruz.
Plajdaki masajcılar ağaçların ya da kendi yaptıkları gölgeliğin altına yanyana konmuş genişçe yataklarda yüzükoyun denize doğru uzanırken masaj yapıyorlar ve keyfine doyum olmuyor. Klasik tai masajı biraz farklı, sadece ellerini kaydıracak kadar yağ sürüyorlar ve dört bir yandan dolaşıp, kollarını bacaklarını kaldırıp gerdirerek en son oturtup omurgayı iki yana esnettikten sonra bir de ikiye katlayıp bütün omurlarını açarak bitiriyorlar. Bittiğinde insan kendini bir saat egzersiz yapmış gibi zinde hissediyor ve kesinlikle bağımlılık yapıyor. Tai masajından hoşlanmayanların istedikleri yağla vücuda, ayağa, yüze, kafaya masaj yaptırması da mümkün.

İkinci günümüzü çoğunlukla dinlenerek geçirdiğimiz için başka bir yerde yine bir o kadar güzel akşam yemeğinden sonra gece hayatını keşfedecek enerjimiz vardı. Adada gece hayatının kalbi bulunduğumuz Chaweng ve yakınımızda olan Lamai Plajlarında atıyormuş, biz de yakınımızdaki Green Mango’ya yöneldik. Yolumuzun üzerinde başka bir dolu bar vardı ve nedense çoğunda birçok genç (yerli) kız eğlenirken çok az erkek vardı. Bazı barlarda kızların üniforma gibi aynı üstlerden giydiğini görünce işin boyutunun biraz farklı olduğunu anladık. Green Mango’nun hayli yüksek volümde tekno müzik çaldığını ve boş olduğunu görünce ikinci seçenek olan Reagge Bar’a yöneldik. Orada hem daha çok insan vardı hem de canlı bir grup çalıyordu.

Sonraki günümüzde denizden biraz feragat edip adada görülecek yerlere gittik. İlk durağımız bulunduğu yere ismini vermiş olan Big Buddha heykeli oldu. Kamyonetten bozma bir minibüs, rotası farklı olduğu halde müşterisi olmadığı için bizi heykele, adanın kuzey doğu köşesine götürdü, hatta orada başka vesait bulamayız diye gezmemiz bitene kadar bekledi. Big Buddha, merdivenle çıkılan bir tepede yer alan, altın rengi dev bir buda heykeli. Merdivenin kendisi, iki yanı ve etrafındaki daha küçük heykellerde üstün sabırla yapıldığı belli olan bir çok detay vardı. Bunların rahipler tarafından yapıldığını öğrendik ve hayran kalarak adanın kuzey kıyısına BoPhut’a devam ettik.

Fishermans Village adaya ilk taşınan Fransızlar’ın yerleştiği bölge, BoPhutla birleşen kuzey sahili boyunca Chawenge göre daha naturel bir doku hakimdi. İçerik yine restoranlar, barlar, hediyelik eşyacılardan oluşuyordu. Marka haline gelmiş Starfish&Coffenin otantik ortamında güzel bir yemek yedikten sonra döndüğümüzde kuvvetli bir yağmur başladı. Altında kalanı bir dakikada sırılsıklam edecek kadar yoğun olmasına rağmen hava sıcaklığı değişmediği için haşlanıyormuş gibi bir his yaratıyordu.

Sonraki günlerde plajda yaptırdığımız masajlar öylesine bağımlık yaptı ki daha iyisi için tavsiye edilen ve neredeyse yarım gün geçirdiğimiz spalara yöneldik. İlk denediğimiz Tamarind Spa oldu. Rezervasyon yaptırırken fiyatını biraz pahalı bulduğumuz, çıktıktan sonra da kesinlikle değdiğini düşündüğümüz bir servis aldık. Önce hindistan cevizi kokan buhar odasında terleyip, tamarind ağaçlarının altında, kayaların arasından dökülen doğal bir havuzda serinlediğimiz 1,5 saatin ardından ikram edilen tai atıştırmalıklarını alıp bize özel bir salada 2.5 saat tai masajı ve 1 saatlik yüz, kafa ya da ayak masajı arasından seçtiğimiz başka bir masaj daha yaptırdık. Taylandın tüm otantik öğelerini taşıyan deniz manzaralı açık hava salalarda birer kişi masaj yaparken başka bir genç kız da sineklerden rahatsız olmayalım diye dev bir yelpazeyi sallıyordu. Benzerlerini 30’lu yılların otantik filmlerinde gördüğüm böyle bir sahneyi bizzat yaşayacağım aklımın ucundan geçmezdi. Heyhat! Hayat sen nelere kadirsin diyerek tadını çıkardım!

Bu kadar yumuşadıktan sonra hareketli birşeyler yapmak yerine favori tai restoranımız haline gelen H.O.T. (House of Thai) de akşam yemeğimizi yiyip ilanlarını gördüğümüz 1. Samui Bağımsız Filmler Festivalini keşfetmek üzere yola çıktık. Coeng Mon Plajındaki büyük bir otel olan Imperial Boat House’ın içindeki avluya dev bir perde gerip sandalyelerle harika bir açıkhava sinemasına dönüştürüldüğünü gördük. Filmler başlayana kadarki canlı müzik, ayaklarımızı uzatarak izlediğimiz çoğu gezegenimizin geleceği için bilinçlenmeye yönelik birbirinden güzel filmler harika bir akşam geçirmemizi sağladı. Bulunduğu enlemin başka bir sonucu olarak havanın akşam yedide zifiri karanlık hale gelmesi bu etkinlik için bir avantaj olmuş. Bir de tai yemekleri ve kokteylleri hazırlanan standları görünce bir sonraki akşam yemeği orada yiyecek şekilde gelmeye karar vermiştik.

Masajla geçen günlerin ardından adada görülecek diğer yerlere odaklandık. Yarım günde ya da tam günde bazılarıyla ilgilenmediğimiz birçok aktivite sığdırmış turların programlarını okuduk, yorulmaya gelmedik diyerek bir taksiyle bizi ilgilendiğimiz birkaç noktaya götürecek ve bekleyecek şekilde anlaştık. İlk durağımız bütün tur programlarında geçtiği için atlayamadığımız adanın güneydoğu sahilinde yer alan büyükanne ve büyükbaba taşları adındaki kaya oluşumu idi. Orijinal adı Hin Ta- Hin Yai olan bu kayalara gerçekten yoğun bir turist akımı vardı ama tam olarak ne olduklarını anladım desem yalan olur.

Oradan adanın içine, Namuang Şelalelerinin ikincisine geçtik. Hayli yamaçta arabayla gidebildiğimiz yere kadar gittikten sonra yaya devam ettik. Turistik yerler olduğunu düşündüğümüzden plaja gider gibi hazırlanmıştık. 45 derece eğimli dağ patikalarından tırmandıktan sonra bulduğumuz avuç içi kadar bir doğal havuzcuk olunca ve onu onlarca insanla paylaşmak durumunda olunca bir miktar moralimiz bozuldu. Yine de biraz serinleyip dönerken yukarıda yerli bir adam hareketleriyle yukarıda daha büyük, daha güzel, yüzebileceğimiz ve fotoğraf çekebileceğimiz başka bir havuz olduğunu anlattı. Daha dik patikalardan ağaçların dallarına tutunarak, köklerinden destek alarak, kimi yerlerde halatlara asılarak ve kesinlikle ardımıza bakmayarak ayağımızdaki şıpıdak terliklere zarar başka bir tırmanıştan sonra bahsettiği yere ulaştık. Ve o tırmanışa değdiğini anladık. Bol bol yüzerek, bulduğumuz serin suyun tadını çıkararak vakit geçirdikten sonra o korkutucu yolu aynı şekilde indik. Bizi çıkaran amca güvenli bir yere kadar inmemize de eşlik etmemiş olsa benim inişim kesinlikle yuvarlanarak olurdu. Biz çıkarken de inerken de kan ter içinde kalmış olmamıza rağmen o terlememişti bile ve üzerinde bizim gibi parmakarası bir terlik ve şort vardı sadece.

Sandığımızdan uzun süren şelale maceramız boyunca taksicimiz söz verdiği gibi beklemişti ve bizi aldığı gibi Birinci Namuang Şelalesine götürdü. ikincisinde yaşadığımız heyecandan sonra birincisi oyun havuzu gibi gelmişti, öyle ki tırmanmamız bile gerekmiyormuş. Yüzerek, yanımızdan geçen fil safarisini izleyerek vakit geçirdikten sonra yorgun bir şekilde otelimize döndük.

Sonraki gün Samui’de yapılacak başka bir olmazsa olmaz tura katıldık. Bizi sabah yedide otelden alıp Nathon’dan kalkan hızlı feribota yetiştirdiler ve “Kumsal” kitabının yazıldığı ve bazı sahnelerinin çekildiği adaların bulunduğu, koruma altındaki Ang Thong Deniz Parkı’na gittik. İçinde krater gölü olan bir adada durduk, fotoğraflamak için epey bir tırmandık. Sonra gruplara ayrılıp rehber eşliğinde kanoyla gezdik, adaların etrafından, hatta içlerinden dolaşarak kürek çekmek çok zevkliydi. Üstelik rehberimiz isteyen herkesin fotoğraf makinesini alıp fotoğrafını çekiyordu. Nasıl oldu kimsenin makinesi denize düşmedi hayret. Teknede öğle yemeği için molanın ardından bu sefer şnorkelle mercan dolu kayalıkları keşfettik, isteyenler olta salladı isteyenler kanoyla devam etti ve macera ve aksiyon dolu bir gün geçirdikten sonra feribotumuz hızla Nathon’a geri döndü ve bizi topladıkları gibi otellere bıraktılar.

Akşam başka bir bölgeye gidemeyecek kadar yorulmuştuk. Biz de otelin hemen yanında gösterişli ve bir miktar da ürkütücü kostüm ve makyajlarıyla reklamına rastladığımız “Starz Show”a bir bakalım dedik. Ladyboylardan ikisinin sunduğu, 10’unun da dans ettiği bir gösteriydi. Çoğunlukla ünlü Hollywood gösterilerinin benzer kostümler ve aynı danslarla icra edildiği, kostüm değiştirme hızlarına ve playback yapanların bir kere bile hata yapmamalarına ve tabii güzelliklerine hayret ettiğimiz, büyük bir turist kalabalığıyla birlikte izlediğimiz enerjik bir gösteriydi.

Hızla geçen on günden sonuncusunu başka bir spa merkezi olan Eranda Spa’da buharlı ve uzun masajlı bir şekilde gevşeyerek ve iki gün önceden yer ayırttığımız Zazen’de akşam yemeği ile geçirdik. Maenam Plajındaki Zazen, adada gördüğümüz en orijinal otel ve restorandı. Ödüllü menülere Tayland geleneksel dansları eşlik ediyordu. Birbirinden şirin üç genç kız iki saat boyunca sürekli kostümlerini değiştirerek canlı müzik eşliğinde Tayland folklorunda yer alan dansları sergilediler ve biz izleyenleri mest ettiler.

Her güzel şeyin olduğu gibi bu tatilin de sonu geldi ve bizi Bangkok’a götürecek uçağı beklerken gördüğümüz en değişik havaalanında bulunduğumuzu fark ettik. Çünkü ne check-in yaptığımız yerin, ne uçağa bineceğimiz terminalin duvarı yoktu. Birbirinden bağımsız, sadece çatıları olan ve yiyecek, içecek, dergi ve internetin ücretsiz ikram edildiği sanırım tek hava alanıydı. Tayland körfezinde, çok bilinmeyen bu tropik adadan Tayland masajı ve acı Tayland yemeklerinin tutkunu olmuş bir şekilde güçlükle ayrıldık.

10 Ekim 2009

Derki Sayı 33: Mutfak Askım

Lütfen başlığı okuduğunuz gibi ş yerine yanlışlıkla s yazdığımı, bu yazının mutfağa duyduğum romantik hislerle ilgili olduğunu düşünmeyin. Bahsettiğim bir mutfak askısı, kepçe, spatül, karıştırgaç, kevgir gibi mutfak aletlerini duvara asmaya yarayan bir mühendislik harikası!


Bir mutfak askısı ihtiyacımın olduğunu yeni mutfağımda leziz yemekler pişirmek için aldığım dökme demir tencerelerimde silikon gereçler kullanmam gerektiğini ögrendigimde farkettim. Onları ocağa yakın bir yerde konuşlandırmaya yarayan bir çubuk ve çubuga takılan çengeller ve tabii o çubugu duvara monte etmekte kullanılacak iki dübel ve iki vidadan oluşan seti eve getirdim ve matkaplı prensi beklemeye başladım. Prens zaten mevcut, matkap da mevcut -hiç kullanmamış olsam da- ve prensle matkap güzel bir pazar gününde mutfak askımla tanışıp onu duvara monte etmeye niyetlendiler. Ben de gözlemci ve yardımcı olarak onlara eşlik ettim. Ve hikayemiz başladı.


Matkap dediğim su terazisinden ingiliz anahtarına, kerpetenden şerit metreye ve tabii çesit çesit matkap ucu ve tornavida ucuyla birlikte bavula benzer kocaman siyah bir kutu içinde duruyor ve ben daha önce denediğim için biliyorum ki kapağını kilitleyen klipsleri bile açamıyorum. Prense nasıl açılacağını tarif edip kapağını açmasını sağladıktan sonra matkabı çikariyoruz. Nevi şahsına münhasır başka bir mühendislik harikası olan bu ağır ve bir miktar korkutucu aleti sanki canlı bir yaratıkmış gibi evirip çeviriyoruz, üzerindeki düğmeleri inceliyoruz. Namluya en yakın yatay bir düğme var sol tarafında bir spiral sağ tarafında bir çekiç resmi var mesela. Spirali anlıyorum da çekice bir anlam veremiyorum oysa az sonra onun da darbeli şekilde kullanmaya yaradığını ögrenecegim. O hizada sağında solunda herhangi bir ikon olmayan başka bir düğme var -o da tornavida sıkıştırma ve yön değiştirip gevşetme modunda kullanmaya yarıyormuş. Onun dışında da zaten bir tek tetik kısmı var, onun ne işe yaradığını zaten biliyoruz.


Matkabı fişe takıyoruz, tetiğe basınca namlu bölümündeki siyah şey dönmeye başlıyor. Bir de ucunu taktık mı çalisacak yani. Mutfak askısının kutusundan nasıl monte edileceğini gösteren bir kağıt da çikmisti, ona bakıyoruz, 06mm diyor. Matkap uçlarını inceliyoruz inceden kalına gittiğini görüyoruz ama çapini gösteren bir işaret ya da yazıya rastlayamıyoruz. Tahmini bir tanesini takmak istediğimizde başka bir sürpriz bizi bekliyor, matkabın ucu bütün uçları toplayıp takabileceğimiz kadar geniş. Namlunun ucundaki siyah bölüm gövdeden ayrıymış gibi duruyor, en ucundaki bilezikte bir ok ve release yazıyor. Yani ters tarafa döndürünce sıkıştırması gerek şeklinde bir mantık yürütüyoruz. Hangi ucu seçip nasıl takacağımızı ögrenmek için babamı arıyorum. Önce ne yapmak istediğimizi anlatıyorum. O da hangi ucu seçmemiz gerektiğini ve onu nasıl takacağımızı ve deleceğimiz yer fayansa denk geldiği için önce bir çivi çakar gibi yerini belli etmemiz gerektiğini ondan sonra önce spiral tarafında biraz delip sonra darbeliye getirip derinleştirmemiz gerektiğini o kadar sürede ve o kadar spesifik şekilde anlatıyor ki kendimi 1 dakikada marangozluk bilgisi yüklenen Neo gibi hissediyorum. Doğru çaptaki elmas uçlu ucu kolayca takıyoruz, ben elektrik süpürgesini hortumuyla tozları çekecek şekilde ayarlayıp çalistiriyorum ve prens matkabı ateşliyor ve ucu elektrik süpürgesinin sesini katlayan bir gürültü ve tozlar çikararak duvarın içine giriyor. Matkabın ucunun daha fazla dönmediğini farkettiğimde dur diye bağırmam gerekiyor. Çkarip merakla deliğimize baktığımızda sadece fayans kalınlığında olduğunu gülerek farkediyoruz. Evin duvarlarının sağlam olduğunu söylemişlerdi de delinmeyecek kadar sağlam olduğunu kastettiklerini anlamamıştık. .Önceki sahiplerinden kalan bir çivi farkediyorum. Tam fayansların arasına denk gelecek şekilde çakilmis. Derinliğini merak ettiğimiz için kerpetenle tutup çekiyoruz ve derinliğinin taş çatlasa 1 cm olduğunu görüyoruz. Demek ki onlar duvarların -delinmeyecek kadar- sağlam olduğunu biliyorlardı ve 1 cmlik çivi dışında birşey çakmaya tenezzül etmediler. Ama bizim 6 mm çapinda iki deliğimiz olması ve onların içine 3 cmlik dübel girmesi gerekiyor!

Aynı zamanda mühendis olan prensin aklına bambaşka bir çözüm geliyor. Bir japon yapıştırıcısı almış, üzerinde metal, deri, ahşap vs herşeyi yapıştıracağını yazıyor. Kullanma talimatını okuyup kolları sıvıyoruz. içimden eğer öyle olsaydı o zaman kimsenin hiçbir yeri matkapla delmemesi gerekirdi gibi bir düşünce geçiyor ama innovatif çözümleri seven yanım onu susturuyor. Daha yapıştırıcıyı delerek açarken eline bulaşiyor, hızla yıkayıp parmağında kalan kısmın soyularak geçeceğini umuyoruz. Talimatlar, bir yüzeye yapıştırıcıyı sürün, hemen kapağını kapatın ve yapıştırın 10-60 saniye sabit bir şekilde bastırın şeklinde minimum iki kişi gerektiren bir süreçten bahsediyor. Neyse ki biz de iki kişiyiz ve yapıştırıcının kapağını açıp hızlıca prensin elindeki askının duvara değecek iki ucuna sürüyorum ve ben kapağını kapatırken o duvara yapıştırıyor. Sağlam olsun diye bir dakikadan bile uzun bir süre boyunca askıyı duvara itiyor. artık olmuştur herhalde diyerek bıraktığında askıyla beraber onu bu şekile asabileceğimize dair hayallerimiz de şangırt diye mutfak tezgahına düşüyor!


Sözlüğümüzde vazgeçmek gibi bir kelime olmadığı için ben askıya sürdüğüm japon yapıştırıcısı izlerini temizlemeye çalisirken prens bir vidayı çivi gibi açtığımız deliğe çakmayi deniyor. Japon yapıştırıcısı tam bir baş belası, metal askıyı fayansa yapıştırmıyor ama metalin üzerindeki kalıntıları elimin yapışmasına yetiyor. Elimi hemen yıkayıp iki parmağımı birbirine değdirmeye korkarak fırça ve süngerle ovuyorum. Birden hayalimde değen herşeyin ona ve zorlukla ayırabildiklerimizin de ondan sonra değdiği herşeye yapıştığı gibi bir kabus canlanıyor ve gülüyorum. Neyse ki öyle olmuyor, tamamen çikmiyor ama kalıntılar en azından yapışkan değil artık. Çivi seansı da çok iyi gitmiyor, sadece çivinin ayakta kalacağı kadar çakabilmis, onu çikarip metalin ayağından geçirip tekrar çakmaya kalkınca o da askıyı taşimıyor.


O sırada telefonum çaliyor. Arayan babam. Ona matkapla ve japon yapıştırıcısıyla olan maceramızı anlatırken o kadar çok gülüyorum ki gözlerimden yaş geliyor. Canım babam japon yapıştırıcısı ile ilgili bölüme hiçbir yorum yapmıyor, maktapla ilerleyemediysek arkasında demir olabileceğini ve o durumda delinmeyeceği gibi matkabın ucunun bozulacağını anlatıyor. Bu durumda arkasında demir olmayan ve tam da askının iki ucuna denk gelen iki delik kombinasyonunu bulmak üzere mutfak duvarını delik deşik etmek yerine bu konuyu unutmaya karar veriyoruz. Tam o sırada delikleri delmiş olsak bile onlara yerleştirmemiz gereken dübellerden birinin mucizevi şekilde ortadan kaybolmuş olduğunu farkediyoruz. Bütün bu hikayenin mekanı olan mutfakta çöp dahil her köşeye bakmamıza rağmen de bulamıyoruz.


Eh, delinmemek için bu kadar direnen duvara daha fazla ısrar etmiyoruz. Daha önce dolap kapağına bir çöp kutusu monte etmiş ve ilk kez karşilaşilan bir güvenlik sistemi olan bir ocağı nasıl yakacağını kendi kendine keşfetmiş bir çift olarak özgüvenimiz tam, mutfak askımız çekmecede hayatımıza devam ediyoruz.

10 Mayıs 2009

Derki Sayı 32: La Viva İspanya

2008’in sonunda bir arkadaşımla birlikte, Mart’ın 28’inde Madrid'de oynanacak olan İspanya-Türkiye maçına gitmeye ve gitmişken İspanya’yı gezmeye karar verdiğimizde zamanın bu kadar çabuk geçeceğini hiç tahmin etmemiştim.

Uçak biletlerimizi aldıktan sonra uçuş tarihimize kadar geçen sürede önce gideceğimiz yerleri planladık, kalacağımız yerler için rezervasyonlarımızı yaptık, İspanya içi yolculuklarımıza karar verdik ve bulunacağımız şehirlerde kaldığımız süre içinde nereleri gezip göreceğimizi çalıştık. Onlarca hosteli tarayıp en güvenli, en temiz, merkeze en yakın ve en çok beğeni almış olanlarda fikir birliğine varmamız ve bunu kalacağımız dört şehir için de yapmamız epey yoğun bir mesai aldı. Sıra tam akşam atıştıracağımız tapas bar, kahvaltı yapacağımız kafe vs. için de rezervasyon yapmaya geldiğinde seyahat zamanı gelmişti. Yola çıkarken işimi kolaylaştıracak kadar olmasa da biraz sempati yaratacağını umduğum birkaç İspanyolca kelimeyi çat pat söyleyebiliyor ve gideceğimiz şehirlerin haritalarına aşina hale gelmiştim. O anda biraz fazla planlı bir tatil gibi görünse de İspanya topraklarına vardığımızda öyle yapmakla iyi ettiğimizi anladım. Uçaktan, otobüsten veya trenden yol yorgunu bir şekilde valizlerle indiğimizde yaptığımız tek şey, şehrin ve metronun haritasını edinmek, nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi bulmak oldu ve kalacak yer konusunda hep iyi kararlar verdiğimiz ortaya çıktı. Bize bu imkânı sağlayan interneti bulanın gözünü seveyim!

Yolculuğumuz maçtan bir hafta önce cumartesi sabah Madrid uçağına binerek başladı. Türk Hava Yolları’nın Amsterdam'daki kazası hala akıllardayken bir miktar tırsmadım değil. Ancak bu satırları yazıyor olduğuma göre sağ salim gidip döndüğümü anlamış olmalısınız. Pilotumuz öyle hafif kondurdu ki uçağı, indiğimizi anlamayanlar oldu. Üstelik yemekler de süperdi!

İlk günkü programımız akşama kadar Madrid'de vakit geçirip gece de Barcelona'ya geçmekti. Hemen bavulları emanete bırakıp kendimizi şehrin merkezine attık. Yorgun olsak da bir şehre bir ülkeye ilk ayak basmanın verdiği heyecan bizi ayakta tuttu, şehirde ilk Sol meydanını ve Plaza Mayor'u gördük ve İspanyol mutfağı lezzetlerini tatmaya başladık. Gelmeden önce okuduğumuz sokak sanatçılarını canlı canlı izlemek, baktığımız her yerde bir heykel, bir bina süslemesi, bir resimle karşılaşmak hatta spontane bir flamenko gösterisine tanık olmak çok güzeldi. Bunları dünyanın her yerinden gelmiş bir dolu turistle birlikte yapıyor olmayı turistik bölgede bulunmamıza bağlamıştık. Daha sonra turistik olmayan bölgelerin de turistlerle dolu olduğunu görünce İspanyollar’ın toptan şehri terk edip memleketlerini bize bıraktığını düşünmedim değil...

BARCELONA

Programımız sorunsuz ilerliyordu, Barcelona'ya otobüs biletimizi internetten aldık ve hareket saatine yakın havaalanındaki emanetten bavullarımızı alıp otogara gittik, geniş koltuklu otobüsümüze atladık ve sabah gözümüzü Barcelona'da açtık. Kalacağımız hostel Barcelona'nın en civcivli caddesi La Rambla'nın denize ulaşan ucundaydı. Erken saatte vardığımız için odamız henüz hazır değildi, biz de valizleri bırakıp kendimizi La Rambla'ya attık. Kahvaltı için dişimize uygun bir şeyler arar, kısmen bulurken bir pazar sabahına uyanmakta olan şehri izliyorduk. Yan masamızdaki İngiliz turistler güne birayla başlıyorlardı, Fransızlar kruasan buldukları için mutlu görünüyorlardı. Sırayla birbirlerinin fotoğrafını çeken, ancak birlikte fotoğraf çektiremeyen Amerikalı turistlerin imdadına başka bir Amerikalı aile yetişti, onlar da bir İspanya spesyalitesi olduğunu duydukları churros con chocolate yiyorlardı, yani çikolatali çuros.

Şehirdeki ilk durağımız Mirador de Colon oldu. La Ramblas’ın denizle birleştiği güney ucunda yer alan bu anıtın alt kısmı bile fotoğraf karesine ancak sığıyordu diyeyim, görkemini siz anlayın. Tepesinde yüzünü denize dönmüş halde Kristof Kolomb’un heykeli yer alan anıtın tepesine klostrofobiklere göre olmayan bir asansörle çıktık ve adım adım keşfedeceğimiz Barcelona'yı tepeden izledik.
Anıttan yere indikten sonra denize doğru devam edip fotoğraflarını gördüğüm Rambla del Mar ikinci durağımız oldu. Bir yanımızda Port Vell yürümeye devam edip, modern bir alışveriş merkezi diyebileceğimiz Maremagnuma vardık. Barcelona'yı heykellerle süsleyenlerin denizin yüzeyini unutmadığını görmek ilginç bir deneyimdi. Dönüş yolunda sadece pazar günleri kurulan bitpazarı kurulmuş hatta hareketlenmişti. La Ramblas'ın üzerindeki tezgahlar da açılmaktaydı.

Yorgunluğumuzu atmak için hostelimizin yolunu tuttuk, bir banyo ve siestanın ardından Barcelona'nın gece halini keşfetmek için hazırdık. Kahvaltı için alışveriş yaparken sokağımızda iki tane Türk dönerci olduğunu gördük, Plaça Reial'de birşeyler atıştırıp La Ramblas'ı boydan boya geçerek Plaça de Catalunya'dan sağa, Barrio Gotic'e yani Gotik Bölgeye döndük. Serinleyen akşam havası ve yorulmaya başlayan ayakları dinlendirmek için lokal bir barda mola verdik. Hem sonraki durağımız olan milongaya nasıl gideceğimizi çalistik hem de sangrialarımızı içtik. Barmenin tavsiye ettiği sanırım ev yapımı olan vermutu denedikten sonra soğuğu artık hiç hissetmiyordum!

Ertesi gün kahvaltıdan sonra ilk iş Barcelona'nın sembolü haline gelmiş olan La Sagrada Familia'ya gittik. Sabah saatleri olmasına rağmen girişindeki kuyruğu görünce dışarıdan fotoğraflamaya karar verdik. Henüz bitmemiş -ve bitecek gibi de durmayan- kulelerin ihtişamı fotoğraflarda gördüklerimizin çok üzerindeydi. Her santimetrekaresinde ayrı bir detay barındıran kulelerin etrafında bol fotoğraflı bir tur attıktan sonra mimarı Gaudi'nin ismini taşiyan caddeye yöneldik. Sadece yaya trafiği olan caddenin sonunda yine görülesi bir bina vardı: Hospital de la Santa Creu i Sant Pau, kısaca Sant Pau Hastanesi. Avinguda de Gaudi üzerinde gördüğümüz bir Türk lokantasında bir Türk bulup metronun gitmediğini farkettiğimiz Parc Guell'e nasıl gideceğimizi sorduk. Katalan bölgesi olan Barcelona'da iletişim kurmak İspanyolca bilen bir arkadaşla bile sorun olabiliyordu; sokak isimleri, menüler, durak isimleri ve konuşulan dil Katalanca’ydı ve Madrid'deki kadar İngilizce bilene rastlamıyorduk. Şansımıza Sant Pau'nun yakınındaki otobüs durağında duran ilk otobüs Gaudi'nin başka bir projesi olan Parc Guell'e gidiyordu. Şehrin kuzeyine doğru etrafı izleye izleye epey gittikten sonra parkın üst girişinde indik. Sangria içip güneşlenerek, Küba müziği çalan sokak sanatçılarını dinleyerek, bol bol fotoğraf çekip gördüğümüz detaylara inanamayarak Gaudi'nin kült haline gelmiş kertenkele heykelinin olduğu parkın alt girişine kadar gezdikten sonra indiğimiz noktadan dönüş otobüsüne binip Passeig de Gracia'ya gittik. Gaudi'nin tasarladığı kaldırım taşları üzerinde yürüyerek, Pere Falques'in eseri sokak lambalarının altından geçerken başyapıtı sayılan bina olan La Pedrera ya da diğer adıyla Casa Mila'ya ulaştık. Tasarımı şu anki mimariye göre bile sıradışı olan binadan sola dönüp ünlü Diagonal Caddesinde Les Punxesi gördük. Gracia caddesine geri dönüp başka bir Gaudi eseri olan Casa Batllo'ya geldik. Illa de la Discordia yani üç binalık uyumsuzluk bloğunun parçalarından biri olan Casa Batllo'nun gerçeküstü mimarisi hayli etkileyiciydi. Kötü olan şeyse, diğer blokların restorasyon geçirmekte olduğu için tüm cephesinin dev bir Chanel reklamı ile örtülmüş olmasıydı. Gün boyunca yürümekten bitap düştüğümüz için hostele gidip biraz dinlendik ve akşam yemeğinde bir İspanyol spesyalitesi olan paella denemek için aynı İspanyollar gibi gece 10’dan sonra dışarı çıktık. İspanya'ya özgü bir pilav türü olan paellanın orjinal valencia usulü yani deniz ürünlüsünü denedik ve pişman olmadık.

Bir sonraki gün La Ramblas'da yürüdüğümüz her zaman kapalı haline rastladığımız ünlü pazarı La Boquera'ya yöneldik. Girişte bizi meyveciler ve şekerlemeciler karşıladı. Ürünlerin çeşitliliği, renkleri ilk adımda başımı döndürdü. İlerledikçe balıkçıların ve deniz ürünleri, şarküteri, ekmek, baharat, kısaca bir mutfağa giren her şeyin tezgahlarını gördük. Bu market şehrin en taze ve en güzel ürünlerini bulabileceğimiz tek yermiş. Arka tarafında hemen orada satılan ürünlerin pişirilip servis yapıldığı birkaç ayaküstü yer vardı ve tabakları hayli iştah açıcı görünüyordu. Fiyatları biraz yüksek ve çalışma saatleri sınırlı olsa da bu pazarda sadece gezinmek bile büyük keyifti.

Pazarı gezmekten kendimizi güçlükle alıp yolun hemen karşısına Gotik Bölgeyi keşfe çıktık. Yolumuza çıkan meydanlarda fotoğraf çekip, ilgimizi çeken mağazalara girerek epey oyalandık. Mağazalar hem siesta yaptıkları hem de akşam erken kapandıkları için beğendiğimiz şeyleri bulduğumuz açık bir dükkanın kıymetini anlamaya başlamıştık. Gotik Bölgedeki son durağımız Picasso Müzesi idi. Ondan önce yorulmuş ayaklarımızı dinlendirmek ve ara öğün olarak churros denemek istiyorduk. Şansımıza sadece churros yapan bir yer bulduk ve orada bulunduğumuz süre boyunca hem leziz çukulatalı çuroslarimizi yedik, hem de nasıl yapıldığını izledik.

Yine bol miktarda dolaşarak odamıza döndük, dinlenip akşam yemeği için çıktığımızda sora sora hem lokal hem de çok iyi bir tapas bar bulduk. Tapas, yine gelmeden önce mutlaka denememiz tembihlenen, bizdeki mezelere benzeyen minik porsiyonlar halinde atıştırmalıklara deniyor. Bizimle ilgilenen bayan öyle canayakındı ki harika tapasların yanında bize sonraki duraklarımız hakkında bilgi verdi, bir de crema de orujo ikram etti. Bu da İspanya’ya özgü bir likörmüş, Baileys’i andıran bir lezzeti vardı.

İyice doyduktan sonra metroya yürüyüp Antiller’e doğru yola çiktik. Antiller dediğim bir latin klüp. Geç kaldığımızı düşünerek koştursak da gecenin hareketlenmiş haline denk geldik. Hemen bu harekete katılıp biz de kurtlarımızı döktük. Latin camiasının yeni yüzlere açık olduğunu görmek beni sevindirdi. İlginç olan, biz gece 2’de yorgunluktan bitap bir şekilde çıkarken, hala klübe gelenlerin olmasıydı. Onları gördükten sonra bir daha İstanbul’da latin gecelerinin geç başladığından bahsetmemeye karar verdim!

SEVİLLE

Sonraki gün olabildiğince erken kalkıp hazırlandık, sıra uçakla Sevilla'ya gitmeye gelmişti. Uçuşumuz, yetişmek için koştursak ve check-in kontuarı kapandığı için bagajlar konusunda bir miktar iletişim sorunu yaşasak da sorunsuz geçti ve kendimizi birden Barcelona'nın serin havasından uzun kolluların fazla geldiği Sevilla’nın ılık ve mis kokulu havasında bulduk. Sevilla’nın ağaçlarla çevrili yolları, portakal çiçeği kokan havası, rengarenk açmış çiçekleri insana adeta cennetteymiş hissi yaşatıyordu. Hemen hostelimize yerleşip şehri gezmeye çıktık. Katedral ve sarayın arasından yürüyüp, açık havadaki heykel sergisinin yanından geçerken faytonlara bağlı atların ahenkli nal sesleri az ilerde duran ultra modern görünümlü tramvayla ilginç bir ironi oluşturuyordu. Ara yollardan yürüyerek kanala vardık, önünden geçtiğimiz vitrinler artık Endülüs’te olduğumuzu gösteriyordu, gül desenli şallar, kastanyetler ve yelpazeler... Nehrin üzerini birbirinden güzel köprüler süslüyor, iki yanındaki yeşil alanlarda insanlar güneşleniyor, kendilerine ayrılmış yollarda bisikletçiler ve koşucular ve yürüyenler güzel havanın tadını çıkıyorlardı. Bu sene ilk açmış leylakları orada görüp kokladım ve Sevilla'yı görmeden dönmemem konusunda ısrar eden İspanyol arkadaşıma içimden teşekkür ettim.

Boğa güreşleriyle ünlü Seville'da akşamüzeri olmuş saatlerde gezebileceğimiz tek açık müze ünlü boğa güreşi arenası The Plaza de Toros de la Maestranza oldu. Rehber eşliğinde boş haldeki arenayı ve boğa güreşinin tarihçesini, eski boğa güreşi afişlerini, ünlü boğa güreşçilerin resimlerinin, giysilerinin bulunduğu müzeyi gezdik. Her müzede olduğu gibi hediyelik satan bir dükkanı vardı, bana ilginç gelen, boğa güreşi arenasının kumlarının olduğu minik kavanozların 6 Euro’ya satılıyor olmasıydı. Aynı kumları biz bedava olarak ayakkabılarımızda ve paçalarımızda Türkiye’ye kadar getirdik.
Oradaki ilk akşamımızda da Plaza de Espana'yı gezdik. Gece de açık olmasını takdir ederek, batan güneşin loşluğunda kalabalık gitmiş koca saray ve yarım daire şeklinde bir o kadar büyük meydanı bize kalmıştı. Yıldız Savaşlarının ikinci bölümünde sahne olmuş sarayın süslemelerinin bir kısmı tadilat halindeydi. Ancak tadilattaki bölümleri aynı boyutta kendi resimlerinin basılı olduğu tentelerle örttükleri için görüntü estetiği korunmuştu. Sarayı gezdikten sonra hemen önünde 1929 da Ibero-Americano Dünya Fuarı’na mekan olmuş Maria Luisa Parkı'ndan şehre doğru yürüdük. Parkta mis gibi açmış ağaç ve çiçeklerin kokusu bizi takip etti.

Seville’daki ikinci ve son günümüz hostelimizin hemen yanıbaşindaki Alcazar Sarayı’nı, orijinal ismiyle Alcázares Reales de Sevilla'yı ve bahçelerini gezerek başladı. Yoğun olarak Arap mimarisinin etkisini taşıyan sarayda attığımız her adımda süslemelerin güzelliğine, detaylardaki inceliğe, hayret ettik. Bahçeye, daha doğrusu bahçelere geçtiğimizde hayranlığımız bitmedi. Sarayın yapıldığı yıllarda da böylesine bakımlı mıydı bilmiyorum ancak ağaçların, çiçeklerin, havuzların yerleşimi ve bakımının özenli ellerde olduğu kesin görünüyordu.

Saraydan çıktıktan sonra kapılarını ziyaretçilere henüz açmış olan ilk hali cami olan ve daha sonra gotik mimarinin en büyük ve görkemli katedraline dönüştürülmüş olan Catedral de Santa María de la Sede'yi ziyaret ettik. Aynı zamanda dünyadaki dördüncü büyük olan bu katedralin çan kulesi olan Giralda ise cami zamanındaki minaresi imiş. Katedrali gezerken tepelere bakarken tutulan boynumuzun ve Giralda kulesinin 35 katlı eğimli yolundan tırmanırken yorulan bedenimizin acısı tepede şehri panaromik olarak izlerken geçti.

GRANADA

İki büyük eseri gezdikten sona programımız Granada'ya olan yolculuğumuzdu. Sevimli ve ingilizce bilen hostel görevlimiz otobüs yerine trenle gitmemizi önerdi, hatta bununla yetinmeyip telefonla tren saatlerini ve ücretlerini bizim için öğrendi. Pencereleri kırmızı sardunyalarla süslü hostelimizden güçlükle ayrılıp tren istasyonuna gittik. Hızlı, rahat ve kısa bir tren yolculuğunun ardından başka bir Endülüs şehri olan Granada'ya inmiştik. Sempatik bir taksi şoförü bizi buradaki hostelimize bıraktı. Orada bizi çok daha sempatik bir görevli bekliyordu. Bize akşam nereye gidelim, yemek için neresi iyidir, bağlantı var mı gibi sorularımıza sabırla cevap verdikten sonra nereden geldiğimizi sordu. Türkiye cevabı üzerine bize bir sarılışı vardı, İngilizce İspanyolca karışık İstanbul’u kastederek büyük tarih, çok güzel diyordu bir yandan da.

Onun sayesinde hemen bir haritamız olmuştu, bize akşam saati için hem şehrin tarihi yapısını, hem de Alhambra Sarayını karşıdan görebileceğimiz bir rota çizdi. Bu rotada ilerlemeden önce yemek yemeyi akıl etseydik daha keyifli bir gezi olurdu. Darro Nehri'nin kenarından, dere, hatta çay da diyebiliriz buna, yürüyüp yol bittiğinde yokuş yukarı çıkınca tüm şehri ve tabii ki sarayı panoramik olarak izleyebildiğimiz bir teras olan Mirador San Nicolas'a ulaştık. Bir restoran dışındaki tüm kafeteryalar kapalıydı, birçok insan kendi aracı ya da taksi ile gelmeyi tercih etmişti ve restoranların kapalı olduğunu bildikleri için o güzel manzara ve yaz akşamı kıvamındaki havanın tadını çıkarmak üzere tedarikli gelmişlerdi. İyice acıkan bünyemizi mutlu etmek için boş dönen bir taksiyle tekrar şehre döndük ve otelimizin altındaki Sultan isimli Arap Restoranına girdik. Giderken de dönerken de hakim mutfağın Arap mutfağı ve Türkçe tabelalı bir dolu kebapçı ve dönerci olduğunu görmüştük. Karışık salata olarak humuslu, muhammaralı, patlıcan salatalı bir tabak ve tavuklu pilavlarımızla karnımızın en çok doyduğu akşam oldu.

Ertesi gün önce şehri dolaştık. Çok sayıda dövmeli, piercingli, rasta saçlı gençle karşılaşınca Granada'nın hippi turistlerin gözdesi olduğunu sanmıştık. Ancak şehrin içine dağılmış Granada Üniversitesi’nin Fakülteleri ile karşılaştıkça onların üniversite öğrencisi olduklarını anladık. Granada Üniversitesi sayesinde bu şehir öğrenciler için İspanya'daki en iyi üç şehirden biri olmuş.

Bunları öğrenip, şehirdeki bir manastırı gezdikten sonra günün kalanını Alhambra sarayını gezmeye ayırdık. Çok büyük olduğunu okumuş, yakından görmeyi merakla bekliyorduk. Enerjimizi gezerken kullanmak için biletleri alacağımız, yokuşun taa tepesindeki noktaya bizdeki minibüs-halk otobüsü karışımı olan otobüsle gittik, ve turizm sezonu dışında gitmemiz sayesinde hemen biletlerimizi aldık. Bilgi masasındaki rehberler Nazari'nin sarayının randevusuna kadar hangi bölümleri yetiştirebileceğimizi anlattı. Bu bilgilerin ve sesli rehberin ışığında gezmeye, Alcazar’ın bahçeleriyle yarışabilecek denli güzel Generalife bahçelerinden başladık. Rengârenk çiçekler, havuzlar, havuzların ortasındaki fıskiyeler ve şu zaman için bile ince bir mühendislik gerektiren akarsu tasarımlarıyla büyülendik. 5. Carlos'un yaptırdığı sıra dışı mimarideki saray, şehre giriş çıkışların gözetlendiği kule, heybetli surlar arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Randevulu gezilen Nasr sarayının içi de dışı da 'dünyadaki cennet' olarak ünlenmiş olmasını doğrular nitelikteydi.

Alhambra'nın tamamını gezdikten sonra yokuş aşağı olmasına rağmen şehre yürüyecek halimiz kalmamıştı. Hatta gelen otobüscüğün dolduğunu görünce ayakta gitmemek için bir sonrakini bekledik. Şehirde güzel bir akşam yemeğinin ardından bir ispanya klasiği olan flamenko dansı izlemek istiyorduk. Gündüz uğradığımız bilgi merkezinde şehrin haritasıyla birlikte flamenko gösterisi olan mekânların yerleri ve programlarının yer aldığı bir döküm almıştık. Ancak tahmin ettiğimiz saatten daha geç toparlandığımız için gittiğimiz yerde flamenko sanatçılarının çıkışına rastladık ve daha sonra başka gösteri olmayacağını öğrendik. Biz de otobüsle otogara gidip otobüsle Madrid'e doğru yola çıktık.

MADRİD

Alsa firmasıyla ikinci yolculuğumuz da sorunsuz geçti. Varış saati olan tam 6:30 da Madrid otogarına ulaşmıştık. Odamızın hazır olmayacağına hazırlıklı olsak da bavulları bırakmak için ilk iş iki aktarma yaparak metroyla Sol meydanına oradan da hostelimize gittik. Uykusundan uyandırdığımız görevli girişlerimizi yaptıktan sonra odalarımızın öğlen hazır olacağını söyledi. Biz de yarım günü kaybetmemek için sıkı bir kahvaltı ve kafein takviyesinden sonra haritaya bakıp az zamanda çok şey görmeye yönelik bir plan yaptık. Önce metroyla Atocha Durağına gidip, içindeki kocaman botanik parkını görmek için Atocha Tren İstasyonuna ziyaret ettik. Dışından hayli heybetli görünen binanın içinde tam okuduğumuz gibi tropik bir park kurulmuş, öyle ki çeşitli bitki türlerine ek olarak çevreleyen havuzda mutlu mutlu yüzen su kaplumbağaları bile vardı.

İstasyondan sonra hemen yakındaki Real Jardin Botanico'yu yani kraliyet botanik bahçesini gezmekti niyetimiz ancak henüz açılmadığını ve açılmasına saatler olduğunu öğrenince sınırını oluşturan kaldırımdan yürüdük. Park alabildiğine geniş, temiz ve huzurlu görünüyordu. Yürüdüğümüz kaldırım aynı zamanda bizi Madrid'in ünlü müzelerinden Museo del Prado'ya götürüyordu. Zamanımızın darlığını göz önüne alarak Thyssen-Bornemisza ve Reina-Sofia müzelerini gezemeyeceğimizi üzülerek kabul ettik, enerjimizin yettiği kadar Prado müzesini gezdik. Cumartesinin sabah saatleri olmasına rağmen hayli kalabalıktı, ünlü tabloların ve heykellerin orjinallerini yakından görmek etkileyiciydi.

Müzeden çıktıktan sonra artık odamızın hazırlanmış olacağını düşünerek tekrar Sol meydanına yollandık. Gece yolculuğunun üzerine üç saat süren müze gezisi ve yürüyüşleri ekleyince hepimiz tükenmiştik. Oysa bu gezinin nedeni olan maç akşamı gelmiş, maça kadar yenilenmek için bir banyo ve siesta takviyesine ihtiyacımız vardı. O yorgunlukla sanırım hayatımın en deliksiz uykularından birini çektim. Maça gitmek üzere hazırlandık, karnımızı doyurduk ve Santiego Barnebeu Stadına doğru yola çıktık. Metroda her durakta maça gitmek üzere eklenen Türkiye ve İspanya taraftarlarının coşkusu bize de bulaştı ve uyku mahmurluğundan eser kalmadı. Güvenlik kontrolleriyle stada girip bizim yararımız için olduğunu öğrendiğim ağla çevrili tribünlere yerleştikten sonra bol bol fotoğraf çekmek için fırsatımız oldu. Benim için stadyumda maç izlemek, milli maç izlemek hatta bir maçı baştan sonra kadar izlemek gibi konularda bir ilk olan bu deneyimi coşkuyla yaşadım. Sesim kısılana kadar tezahürat yaptım, top bizim kaleye girince üzüldüm, arkadaşlar onun gol değil ofsayt olduğunu anlattılar. Sonra gerçekten gol olunca hep birlikte üzüldük.

Maç bittiğinde biz Türk taraftarları çıkarmak için bir süre beklediler. Metroya gitmeye şöyle bir niyetlendik ama adım adım ilerlediğini görünce taksiyle dönmeye karar verdik. Yerin üstündeki trafik altındakini aratmıyordu, gece saat bir olmasına rağmen sıkışık bir trafikte güçlükle merkeze vardık. Siestanın dinlendirici, maçın canlandırıcı etkisiyle, araştırdığım salsa klüplerinden birinin tam da hostelimizin sokağında olmasını fırsat bilerek Madrid'deki Latin arenasını keşfetmek üzere El Son'a girdik. Gece saat 1.30’a gelmiş olmasına rağmen içeride insanlar üst üste gibilerdi. Kendimize ayakta duracak bir alan bulmamız hiç kolay olmadı. Oradaki Latin ateşinin hiçbir bayanı kenarda ayakta bekletmediğini hayretle fark ettik. Bolca ayağımıza basılıp/ basıp, dirsek atılıp/atıp dumandan ve yüksek ses düzeyinden ve içerideki insanların yarısının Salsa’yla uzaktan yakından ilgisinin olmamasından sıkılıp kısa sürede çıkıp hostelimize döndük.

Ertesi gün pazardı ve İspanyadaki son tam günümüzdü. Kahvaltıya oturduğumuzda niyetimiz sadece pazarları kurulan bitpazarını gezmekti. Gayet tenha bir kafede olmamıza rağmen kalkarken arkadaşlarımızın birinin çantasının çalındığını fark edince önce toplu olarak panikleyip sonra kafenin sorumlusuyla konuşmak, tuvaletleri kontrol edip bir şey bulamayınca uluslararası polisi bulmak, orada çantasını cüzdanını çaldırmış başka turistlerle birlikte sıramızı bekleyip, önce telefonda İngilizce’yi tane tane konuşan bir polis, daha sonra ofisteki polislerle olayı, çantanın ve cüzdanın içindekileri detaylı olarak anlattığımız ifademizi verip tutanak tutturmak ve ertesi gün pasaport işlemlerini yaptırmak için Türkiye Büyükelçiliği’nin adresini almakla geçti. Hep tedbirli olduğumuz için beklemediğimiz bu olay hepimizi sarstı. Öyle ki fotoğraflarımızda hepimiz sırt çantasını öne asmış kangurular gibi çıkmıştık. Bu olaydan sonra bitpazarına gitmeyi boş verip plansız programsız dolaşırken Madrid'in simgesi olduğunu öğrendiğimiz ama bir türlü göremediğimiz ağaca tırmanan ayı heykeli ile karşı karşıya gelince sevinemedik bile. En azından harcayacağımızı harcamıştık, başında olsaydı on gün zehir olurdu, şimdi iki günle yırttık, zaten telefon eskimişti, yenisini almaya bahane oldu şeklinde birbirimizi avuttuk.

Olayın şokunu atlattıktan sonra toparlanmaya ve moralimizi bozmamaya karar verdik ve ögleden sonra için İspanya'nın Madrid'den önceki başkenti olan Toledo'ya gitmeye karar verdik. Atocha terminalinden gidiş dönüş tren biletlerimizi aldık ve sadece yarım saatlik bir tren yolculuğunun sonunda Toledo'nun tarihi ve bir o kadar güzel tren garına varmıştık bile. Dünyanın en romantik şehirlerinden biri olarak anılan Toledo, sakin ve huzur doluydu. Katedralin olduğu bölge daha çok taş yollar, taş binalardan oluşuyordu. Şehri çevreleyen nehrin kenarları ise yemyeşil ve ağaçlarla süslüydü. Küçük bir şehir olmasına rağmen Musevi, Hıristiyan ve Müslüman etkilerinin baskın olduğu bölgeleri vardı. Şehirdeki en görkemli yapı olan Katedral de Toledo'yu ve bir kiliseyi gezip, Yahudi mahallesinde biraz dolaşıp, açık bulduğumuz mağazalarda eşinirken dönüş saatimiz geldi ve Madrid trenine binmek üzere tekrar istasyona döndük.

O gece şehre fazla açılmayıp hemen hostelimizin sokağındaki bir biracıda tapaslardan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Şansımıza hem yediklerimizin lezzeti, hem fiyatı açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu. Hostele dönerken önünden geçtiğimiz El Son'dan Latin müziği geliyordu. Bir önceki akşam içeri bakmak için sadece birimize izin veren gudubet görevli bu sefer giriş ücretinin olmadığını ve hepimizin bakmak ya da kalmak için girebileceğini söyledi. Şöyle bir başımızı uzattığımızda bir önceki gece birbirini çiğneyen insan kalabalığından eser olmadığını, sadece iki çiftin dansetmekte olduğunu gördük. Yine de ertesi günkü elçilik ziyareti ve yolculuk programının selameti için odaya dönüp, yolculuk hazırlıkları yapıp uyuduk.

Son gün yolculuk belgesi işleri hallolduktan sonra uçuş saatine kadar alışveriş yaptık. Yeni uygulamalara göre sıvı taşımak hayli risk içerdiğinden ve yerel içkilerin marketlerde de freeshop kadar ucuz olduğunu öğrendiğimizden valize sığabilecek birkaç şişe sangria ve oruho ve İspanya’yı hatırlatan bir şeyler aldık, havaalanına gidip, uçağımıza bindik ve bizim gibi maç için gelmiş Türkler ve maçın rövanşı için gelen İspanyollar ve çanta çaldırmak dışındaki güzel anılarla birlikte yurda döndük.

20 Şubat 2009

Derki Sayı 31: Hayatım Değişti

Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başinda yazma işine ağırlık vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum ve bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.

Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiginde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamasirlar, beyaz ve ten rengi çamasirlar, uzun ince çoraplar, pantolon çoraplari, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çikarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.

Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasina daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalmasi ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.

Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsedigimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..

Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşiladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde ögrendigimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünemem. Doksandokuz yıl da düşünmem, cık, doksansekiz de...

Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdigi suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşisında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başindakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.

Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çikiyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla ögün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.

Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çiktiginda kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çikiyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşisında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.

Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.

Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşima çikan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşiyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…

Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşilaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşilıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çikarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.

Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim -hayal bile olsa- o doğrultuda yaşayayım -mümkün olduğunca- ve olmak istediğim insan olayım -uzun vadede kaçınılmaz olarak- Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştideki subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!