Yazıyor yanıbaşımda duran ve içindeki leblebileri atıştırdığım kesekağıdının üzerinde ve ben aynen bizim yazı çeşitlerimiz gibi diyerek tamamlamak istiyorum. Tamam buraya yazdıklarım taze, ancak temiz uygun bir sıfat mıdır, ve nefis kime göre neye göredir, ayrıca kimin umurundadır, bu hayatımızı değiştirecek bir soru mudur vs. vs. Kesekağıdının diğer yüzünde Tarihi Vefa Leblebicisi ve Kuruyemişcisi yazıyor ki zaten kendisi bugün Vefa Bozacısına uğramadan önce 1 liralık leblebi almak için ziyaret ettiğimiz leblebici olur. Açıkçası kesekağıdının üzerini okuyana kadar ben orasını Vefa Bozacısının karşısındaki leblebici olarak tanıyordum, meğer o da Vefa Bozacısı kadar tarihi ve ünlü imiş...
Boza doyurucu bir kış içeceği. Vefa Bozacısının Vefa'daki -doğal olarak- yerini geçende haritaya bakarak bulduk gittik ve öğrendik ya, zırt pırt gidiyoruz. Marketlerde boza diye Vefa Bozacısı markası ile 1 litrelik plastik şişelerde satılan ve şansına göre ekşi ya da çok katı çıkabilen sıvı hikaye! Asıl olay karşıdan sıcak leblebi alıp taze taze yerinde içmek. İsteyene plastik kaşık da veriyorlar ama bence o da olayı bozan unsurlardan. Bardağı kafana dikip akmasını beklemek boza içmenin raconunda var ama günümüzde nerede ve kimde o sabır?!
Neyse, ben aslında dün akşamki garsonları anlatacaktım, kesekağıdı dikkatimi dağıttı. Cumaları dans etmeye gittiğimiz bir yer var. Geçtiğimiz yaz başladı latin gecelerine, açıkhavada geniş bir pisti ve süper bir diceyi olduğu için yazın en kalabalık en hip en in mekanıydı, söylentiye göre 400 kişinin geldiği oluyordu ve tabi bu ne oturacak ne de dans edecek yer olmamasını ve piste baktığında sadece kımıl kımıl kafalar görülmesini açıklıyordu. Velhasıl havalar dışarıda dans edilemeyecek kadar soğuyunca süper dicey içerideki bir salonda çalmaya ve biz de içeride dans etmeye başladık. Daha küçük bir alandayız ama bir köşede hoş bir şömine yanıyor, elini kaldırdığında çarptığın ilginç ışık düzenleri var, tavanlar yüksek halbuki şeklinde eksiler artıları götürüyor mu, yok o üç yanlış mıydı bir doğruyu götüren... Olan her ne ise bizi oraya gitmekten alıkoyamıyor ve neredeyse her cuma işten çıktıktan sonra eve gidip, yemek yiyip, belki biraz uzanıp, ne giysem diye düşünüp, hazırlanıp, hazırlanırken latin dinlemeye, ısınmaya ve hatta dans etmeye başlayıp soluğu orada alıyorum. Orada dediğimin farkındayım bu arada, bilen nasılsa biliyor, bilmeyen de benim anlatacağım garsonları ve dans eden güzel kızları izlemek için gitmesin diye özellikle yazmıyorum.
Ne kadar uzatıyorum lafı, ben bile hayret içindeyim. Nasıl yazacağımı bilmiyorum, belki ondandır. Neyse, gittiğimiz bu yerde doğal olarak görevli insanlar var. Seni karşılıyorlar bir masaya yerleştiriyorlar, ne içmek istediğini soruyorlar, sonra siparişini getiriyorlar, arada kül tablasını boşaltıyorlar, çerezini yeniliyorlar vs. Sanırım onlara garson deniyor ve işlerini layığıyla yapıyorlar. Mesela başka bir dans mekanında neredeyse müşteri sayısı kadar garson vardı ve sürekli masaların aralarında dolaşırlardı ve gözleri hep pistte olurdu, müzik de yüksek sesle çalındığından ondan birşey isteyeceğin zaman dikkatini çekmek mümkün olmazdı, özetle hiçbirşeye yaramadıkları gibi bir de pisti görmene engel olan bir kalabalık! Neyse, bizim garsonlara dönelim, gerçekten işlerini layığıyla yapıyorlar, kesinlikle ayakaltında dolaşmıyorlar ve bu nedenle onlara dikkat etmiyoruz. Etmiyordum, ta ki birini barın yanında diğer iki arkadaşına 'işte böyle' diyerek bir dansçıyı taklit ettiğini görene kadar! Durduğu yerde yaptığı abartılı bir beden kıvrılmasıydı, işyerinde işbaşında! Ve izleyen arkadaşları da ona cesaretinden ötürü mü yoksa onu yetenekli buldukları için mi yoksa dans gecelerinde görevlerinin yanı sıra bir de dans edenlerin nasıl dans ettiklerini izleyip, konuşup, yapmaya çalıştıkları için mi bilmem, işyeri için taşkın sayılabilecek bir neşe ile karşılık verdiler.
Bu sahneyi gördükten sonra dikkatim tamamen onlara yöneldi ve gecenin kalanında onları gözlemledim. Üç kişiydiler, ikisi beyaz gömleklilerden -beyaz gömlekli başkaları da vardı- biri de tek siyah gömlekliydi sanırım o daha sorumluk taşıyan bir konumdaydı. Sonuçta bu üç garsonumuz, iş icabı geceler boyu latin müziğine ve dansına maruz kaldıkları için latin ateşi kanlarına nüfuz ettiğinden olsa gerek, büyük bir dikkatle dans edenleri izliyorlar. Dans edenler derken, kendi başına shine yapmaktan hoşlanan ve incecik fiziğiyle adeta dansı kendisine muhteşem bir giysi gibi giyen bayan dans hocasını ya da diğer güzel bayanları değil, dans eden erkekleri izliyorlar. Beyaz gömlekliler merdivenin alt basamaklarında iki yandaki trabzanlara dayanmışlar, komik dans eden birini gözleriyle işaret edip birbirlerine bakarak kaçamak gülüyorlar, iyi dans eden birine işte bu dercesine kaşlarını kaldırarak onaylıyorlar, birisi birşey istediğinde gülümseyerek bara gidiyorlar, gülümseyerek servis yapıyorlar ve gülümseyerek trabzanların yanındaki yerlerini alıyorlar. İçlerinden neşe taştığı görülüyor, sanki en mutlu anını yaşıyormuş gibiler. Siyah gömlekli diğer yanda, bir bar sandalyesine yan oturmuş, bir dirseğini sandalyenin arkalığına çenesini de eline dayamış adeta kilitlenmiş bir şekilde izliyor.
Müzik değişiyor, bachata oluyor, salsa oluyor, cha cha oluyor ve gecenin sonuna doğru herkesi ayaklandıracak neşeli bir merengue çalmaya başladığında garsonlar tarafında da birşeyler olacağını hissediyorum. Diceyin çabasıyla o ana kadar piste çıkmamış utangaçlar da çiftler halinde sıraya giriyorlar. Her çift yan yana durup ellerini yukarıda birleştirerek pisti boylu boyunca kaplayan bir koridor oluşturuyor ve koridorun ucundakiler dans hocalarının önderliğinde onun gösterdiği hareketleri tekrarlayarak o koridorun içinden geçiyor. Koridoru oluşturanlar her adımda yana kayıyorlar ve sıra kendilerine geldiklerinde onlar da el ele, çömelerek, emekleyerek, geri geri ya da kendi etraflarında dönerek koridorun içinden geçiyorlar. Herkesin yapabileceği ve eğlenceli bir dans, başı sonu, alengirli bir kuralı yok. Öyle eğlenceli ki bir an garsonları unutup dans edenlere dalıyorum ve birden koridorun içinde ilerleyen kimleri görüyorum?! Evet bildiniz, siyah gömlekli diceyle, beyaz gömlekliler de birbirleriyle eş olmuş dans ederek geçiyorlar! Yüzlerinde 'yaşasın biz de dans ediyoruz' neşesini okumak zor değil. O an anlıyorum ki dünyada dans etmekten sonraki en keyifli şey, coşkuyla dans eden birini izlemek.
Aklıma yıllar önce Pariste girdiğim yeni yılda geceyarısından sonra müşteriler gitmeye başladığında cezayirli garsonların ses sistemini ve dans pistini ele geçirdiği ve dansın ne olduğunu gösterdikleri şov geldi. Sanki o saate kadar çalışmak onları yormamış gibi dans ediyorlardı. Evet bunu Paris gördüğümü cümle aleme bildirmek için yazdım ama lütfen fotoğraf ile kanıtlamaya zorlamayın, dijital fotoğraf makinelerinin henüz yaygınlaşmadığı zamanlardı...
Neyse, bizim garsonlar bir kere piste kendilerini atarak şeytanın bacağını kırdılar. Bir gece ansızın işi bir kenara bırakıp kendi şaynlarını yapmak, ve hatta birbirleriyle kapışmak üzere bizi pistten süpürebilirler. Böyle birşey olur mu olmaz mı bilmiyorum ama olabileceğini düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara dair hikayeler uydurmak istiyorum, hikayelerin sonunda onların hep iyi bir dansçı, belki tanınmış bir dans hakemi, ya da yarışmacı oldukları, dansın coşkusunu bir kere yaşadıktan sonra bir daha bırakmadıkları güzel hikayeler...
Neyse, cumaları dansa ve garsonları teftişe devam. Bakalım hangi hikayeler hikaye olarak kalacak hangileri gerçek olacak...
31 Ocak 2009
Çeşitlerimiz Daima Taze, Temiz ve Nefistir
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:13
0
sesli koro
Kategorisi: dans
20 Kasım 2007
4. Salsa Cumhuriyet Kupası
Hevesli bir danssever olarak geçtiğimiz yıl da izlediğim cumhuriyet kupasını izlemesem olmazdı. Tarihi açıklandığı gibi takvimimde işaretlemiş, o günün -17 kasım 2007- gelmesini bekliyordum. Biletleri almak hep aklımdaydı, ancak bunu ertelememin hayırlı bir nedeni olduğunu son hafta anladım. Şansa bakınız ki dancentrum'un ödüllü sorusunun o haftaki ödülü cumhuriyet kupasına iki kişilik davetiyeydi. Kupanın detaylarını okur, arkadaşlarımın yarışmacı olduğu haberlerini alırken 'benim bu kupaya davetli olmam gerekir' diye düşünmemin sonucu olarak mı yoksa bilmediğimiz bir nedenden ötürü talihimin dönmesinden ötürü mü bilmem, davetiyelerden birini ben kazandım! Teşekkürler dancentrum!
Gelelim kupaya… Bu sene gündüz yarıfinallere ek olarak klasman belirleme yarışması yapılmış. Geçtiğimiz senelerden bir diğer farkı da yarışma kategorilerine bachata ve merengue danslarının da eklenmiş olmasıydı. Akşam finallerde merengue izlemediğimize göre bu kategoriye başvuru yapılmadığını çıkarabiliriz sanırım. Ben akşam başlayan finalleri izledim. Biraz geç başlaması dışında organizasyonda herhangi bir kusur yoktu. Eh, o kadarı olur dedik, fazla önemsemedik. Finallere kalan çift sayısı fazla olduğu için ve her çifti kendi seçtikleri müzikle teker teker izlediğimiz için yarışma bittiğinde geceyarısını çoktan geçmiştik. Ancak zerre kadar pişman değildik!
Açılış salsa çiftlerle oldu. 12 çiftle en kalabalık kategoriydi. Yarışmacıları toplu olarak izlediğimizde pek birşey anlamadım ben. Bir dakikalık müzikte hangi çifti izleyeceğini şaşırıyor insan. Şovlarını tek tek izlediğimizde ilk ikiye kimlerin gireceğini anlamıştık zaten. Birinci olan çiftin (Özge Ertem- Alper Gülgeçoğlu) şovu çok yaratıcıydı! Show salsa çiftlerde sadece iki finalist kalmıştı. Birinci olanlar (Esra Aydın- Muzaffer Gür) geçtiğimiz senenin de galibi Ankaralı sempatik çiftti. Şov salsa grup sayısında ise epey bir artış vardı: 8 grup! Gruplardan biri (Danspor Team) Bursadan gelen miniklerden oluşuyordu ve çok tatlılardı. Uykuları gelmeden şovlarını erken izledik. Diğer gruplardan ikisi tanıdığım arkadaşlarımdan (Cihat Can Dance Team ve Dancexpress Dance Team) oluşuyordu. Şovları gayet güzeldi bence ancak dereceleri çok parlak gelmedi. Sanırım hakemler şov deyince mizansene önem veriyorlar. Dediğim gibi merengue izlemedik, ancak bachata yarışması yokluğunu aratmadı. Öyleki her finalisti izledikten sonra kesin birinci olur diye düşündüm ben. Ancak birinci olan genç çift (Damla Tayran- Alkım Korkusuz) apayrı bir şekilde dibimizi düşürdü.
Yarışma dışında da şovlar izledik. Brezilyalı bir çiftin tam olarak ne olduğunu anlamadığım dansı çok enerjikti. Samba gibi görünüyordu ancak bir vuruşta iki adım atmak gibi benim diyen dansçının zorlukla yakalayabileceği bir ritmde dans ediyorlardı. Sonra onlara bir çift daha eklendi ve bir şov daha yaptılar. Sanırım gecenin sonunda boynumda oluşan ağrı onları izlerken pistin tamamını görmek için boynumu uzatırcasına kafamı kaldırmaktan oldu!
O gece hakkında bahsetmem gereken son şey de birbirinden fırlama sunucularımızdı sanırım. Bahadır Efe ve Olgun Baran Kubilay dans etmek dahil olmak üzere türlü eğlenceler hazırlamışlar. Parodiye dayanan sunumların süre uzadığında bayma gibi bir riski olmasına rağmen bu iki arkadaş yedibuçuktan yarıma kadar süren yarışma boyunca bizi gülmekten kırıp geçirdiler.
Ödül töreni süre ilerlediği için hafif karambol havasında geçti. Birinci olan çift ayakkabıları ve Haziran 2008 de İngiltere'de gerçekleşecek olan World Salsa Federation'un düzenleyeceği Dunya Kupasi Salsa Sampiyonasına (World Cup Salsa Championship)katılma hakkını kaptı. Ben ayrılırken hala enerjisi olanlar için parti başlamak üzereydi. Sanırım anons edildiği gibi sabaha kadar sürdü, çünkü pazar akşamı geleneksel latin gecesinde çok az dansçı vardı.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
04:23
2
sesli koro
Kategorisi: dans
03 Ekim 2007
Dans İstatistiklerim
4. Salsa Cumhuriyet Kupası yaklaşıyor. Katılabilecek durumdaki arkadaşlara haber veren öğretmenimiz şimdiye kadar düşünmediğim bir konuyu didikleme arzusu yarattı: dans istatistiklerim!
Geçtiğimiz sene 9 aralıkta kupayı izlemeye gittiğimde henüz 3 aydır aktif dans ediyordum. Onun öncesinde blogda yazmadığım bir de cumhuriyet balosu vardı ki, en çaylak zamanıma denk gelmişti. Hazırlanırken ‘hiç kimseyi tanımıyorum ama’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ve anında, ‘e daha iyi ya, tanışırım işte!’ deyip en cici halimle Murphys’e atmıştım kendimi. Hey gidi hey… eğer o zaman birisi bunu bir yıl boyunca İstanbul’da geçirdiğin her Pazar akşamı yapmaya devam edeceksin deseydi, muhtemelen ona inanmazdım. Ancak geçmişe bakınca tam da öyle olduğunu görüyorum…
Gelelim istatistiklere…
Dans derslerine eylül ayında başladım ve haziran ayına kadar sürdürdüm. Yani 9 ay eşittir 36 hafta eşittir 54 ders saati. Bir de temmuz ayı boyunca haftada üç gün, birbuçukar saatlik derslere katıldım. Eder 18 saat daha. Yani toplamda 72 saat derse girmişim.
Dans gecelerine ise yine buralarda olduğum her Pazar’ı, gittiğim tatillerden birinde bir geceyi ve 2006 eylül 2007 şubat döneminde katılabildiğim üç Cuma’yı eklersem sanırım ortalama olarak yılın her haftasında dans gecesine gitmiş olduğum ortaya çıkar. O da ortalama bir gecede 3 saatten 156 saat dans pratiği eder! Toplamda 228 saat. Bir yıldaki toplam saat sayısından uyuduğum ve çalıştığım saatleri düştüğümde hayatımın yüzde 6’sını oluşturuyor. Yemek yediğim, yolda geçirdiğim, banyo yaptığım, saç taradığım, diş fırçaladığım, giyindiğim, soyunduğum zamanları da düşersek bu oranın epey yükseleceği aşikar. Hele bir de yüzdeyi sadece sosyalleşmek ve hobilerle uğraşmak için ayırdığım günlük 1-2, haftalık –diyelim- 20 saate oranlarsak yüzde 15’e ulaşırız.
Yani tutup dans yerine başka bir şeyle uğraşsaydım. Diyelim ki kaptan olucam deseydim? Çoktan amatör denizci belgemi almış, gemi adamlığı ya da kılavuz kaptanlık veya herneise onun için gerekli deneyimi kazanmış olurdum. Ya da tutmayın beni uçucam deseydim, amatör bir pilot olarak göklerde süzülmekte, uçuş saatlerime yenilerini eklemekteydim. Böyle düşününce vay be diyorum. Kendime hediye ettiğim her saniyesi zevkle geçen 228 saatten ve devamını sağlayacak gibi görünen uzun soluğumdan ötürü… Klasman belirleme yarışmasına girmedim ancak, girseydim B klas bir dansçı olarak tescillenmiş olacaktım muhtemelen. Sahi ya, niye girmedim ki?!!!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
14:15
0
sesli koro
Kategorisi: dans
25 Haziran 2007
1. Uluslararası Türkiye Salsa Festivali
22-24 haziran'da istanbul arena'da gerçekleşti! Bunun haberini alan hevesli muhabiriniz yerinde durur mu?! Tamamına değilse bile pazar gün ve gece boyunca süren kısmına elinde fotoğraf makinası, bir workshoptan öbürüne koşturup, aralarda terden ıslanan üstünü değiştirip, yarışmaların yarı finallerini kaçırmayıp akşam da finalleri ve çeşitli uluslardan sanatçıların showlarını hem izleyip hem kaydedip partide dans etmeden eve dönmeyen Pınar D. den bahsediyoruz! Ne durması???
Burada web sitesini, aşağıda da uzun listede yer alan hepsi birbirinden iyi sanatçıların tamamını gördüğümüz festival, peşin peşin söyleyeyim ki, süperdi! O yoğun programın en ufak bir gecikme olmadan tıkır tıkır ilerlemesinin mucize gibi birşey olduğunu şimdi bu mesajı yazarken fark ediyorum. Yoksa asıl mucize gösteri için gelen sanatçılar mıydı?! Hangi birini sayayım? Gündüz hazırlıklarını hayranlıkla izlediğim Salsa Dance Squad'ı mı? İnsan olduğundan şüphe duyduğum Alfredo'yu mu? İnsanın tüm sınırlarını aşmış Juan Matos'u mu? Tatlı kaçıklığı her halinden belli olan Hacha Y Machetenin Burcusunu mu? Gündüz bize on2 da dans etmeyi öğreten gece de sunuculuk yapan tatlı Eleni'yi mi? Gecenin sonunda söylediği Türkçe şarkıyla dumura uğratan Farid'i mi?
Reklamlar bir yana, organizasyonu paylaşan mundo latino'nun Yonca ile Mehmet Ceyhan'ı ve SalsaUK'nin Paul Young'ı performanslarından ötürü tebrik etmekten başka bir cümle kuramıyorum. Bize böyle bir festival yaşattılar ya, işleri daha zor artık. Çünkü bundan aşağısına razı olmayız bir daha! En azından kendi adıma öyle!
Gelelim yarışmaya... Yarışma kategorilerinin ilki bachataydı!
Böylece cumhuriyet kupalarından başka latin organizasyonu görmemiş topraklarımızda ilk kez bir bachata yarışması yapılmış oldu. Festivalde karşılaştığım birkaç tanıdık yüzden biri olan Cem Hakan Hatunoğlu partneriyle (Nazlı Örücü) birlikte üçüncülüğü kaptı. Bakınız sağdan ikinci çift.
Diğerleri, show salsa grup,
-sadece iki grubun yarıştığı en tenha kategori oldu. Finalistleri ve kazananları detaylı yazacağım ancak o zamana kadar cumhuriyet kupasında ilk kez gördüğüm ankaradan salsa angora'nın birinci olduğunu peşin peşin yazayım.
Show salsa çiftler,
-burada da yine tanıdık yarışmacılar vardı. Bursalı çift gipsy passion (İlker Gürcan & Sevgi Nur Bayraktar) yine cumhuriyet kupasındaki gibi orjinal ve enerjik bir show yaptılar ancak birinciliği salsa angoranın sempatik çiftine (Muzaffer Gür & Esra Aydın)kaptırdılar.
Amatör Salsa çiftler,
tabii ki hiçbirini henüz tanımıyorum.
ve profesyonel salsa çiftlerdi.
hepsini izlemek ayrı bir keyifti. Ruhumuz şenlendi! Ödüller festivallere katılımı destekleyen cömert sponsorların elinden çıkmaydı. Öyle ki, gecelerde dans etmeyi ileri taşıyıp yarışmacılığa geçmeyi düşündürttü bana. Dansın ve müziğin varlığı için şükrettiğimiz gecenin sonunda hala enerjisi kalanlar için harika bir parti başladı. İki gündür yorgunluk ve uykusuzluğa yenik düşen izleyiciler gitmiş olsa da arenanın kocaman pisti kımıl kımıldı. Son sözüm, çok daha fazla izleyiciyi hak eden harika bir festivaldi. Elbet dvdsi çıkar ancak orada olmayanlar yine de neler kaçırdığını bilemeyecek.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:50
6
sesli koro
Kategorisi: dans
29 Nisan 2007
So dance, wanna?
Dünyaya bir gün, deliye hergün dans günü!
Dünya dans gününü dans etmek dışında bloga bir kayıt düşerek de kutlamak istedim ve bu anlamlı günün ne zamandır, neden bugün kutlanmakta olduğunu araştırmaya alternatif olarak(!) dansın benim için ne demek olduğunu ve ne ifade ettiğini anlattığım bir denemecik yazmak istedim.

Hani röportajlarda sorarlar ya: Neden dans?
Basit, çünkü çok zevkli! Şimdi bu cevabı süslesem biraz, neden zevkli olduğuna dair kılcal nedenlere kadar saysam diyorum, yok, daha iyi ifade edecek bir cümle kuramıyorum. Dansın kendisi de öyle zaten, çok basit, çok keyifli...
Dansa ilk başladığımda, o zamanlar istanbula yeni taşınmıştım, yeni sosyal hayatımın öğelerini oluştururken o zamana kadar izlemekle -ve tabii beğenmekle- yetindiğim dansa daha aktif bir pay ayırmaya karar verip bir dans kursuna başlamıştım. Yine o sıralar denk geldi ve ankarada bıraktığım yoga öğretmenimle yaptığım bir telefon konuşmasında konusu geçti. Yogaya değil de dansa gittiğim için acaba azar mı işiteceğim diye hafif işkillenerek aktardım... Kısacık bir telefon görüşmesinde daha yeni öğrendiğim birkaç şeyi anlattıktan sonra 'aferim Pınar, sakın bırakma!' deyişiyle gerginliğim geçmişti.
Ona anlattığım, dansı izlediğimiz gibi estetik yapmayı öğrenmenin gerçek anlamda ter döktüren bir süreç olduğu, yogada olduğu gibi güç ve esneklik gerektirdiği/ kazandırdığı, denge konusunda ise yogadaki sabit pozisyonlara ek olarak dönüşlerde ve dansın tümünde dinamik denge gerektirdiği/geliştirdiği ve tekniği estetik bir şekilde uygulama çabasının akılda yaptığın şeyden başka bir düşünceye yer bırakmadığı için meditasyon etkisi yarattığıydı. Üstelik benim asıl ilgi alanıma giren eşli danslar sözkonusu olduğunda; bireysel olarak bütün bu konularda gelişmekle kalmayıp bunları bir de partnerinle uyumlu bir şekilde uygulamak devreye giriyordu ki, bunun benim gibi kendisini dünyanın merkezine koyan ve burnun dikine gitmekten vazgeçmemiş bir insan için uzaya çıkmak kadar yeni bir deneyim olduğunu iddia edebilirdim.
Dansa bu şekilde hızlı bir giriş yaptıktan sonra arada dans etmeyerek geçen bir-iki yılım oldu. Daha başladığım gibi her derde deva olduğunu tespit ettiğim ve çok keyif alarak yaptığım birşeyi neden bıraktım, mantıklı bir soru, değil mi? Sanırım dans etmeyi ne kadar çok sevdiğimi anlamam ve daha büyük bir şevkle tekrar başlamam için biraz uzak kalmam gerekiyordu. Dansın, insanın hayatında verdiği tüm kararlar gibi, sadece ona ayırdığı birkaç saatini değil tüm yaşamını etkilediğinin farkına varmam gerekiyordu belki de. Dansı seven, bir türlü vakit ayıramayan, vakti olduğu zamanlar için de fazlasıyla bahanesi olan bir insanla, dansı seven ve dans eden bir insanın aynı insan olamayacağını gördüm. Ve tabii başkalarının dans hakkındaki fikirleriyle ömür geçmediğini, hiçbirşeyin sadece sevdiğin için devam ettiğin birşeyden daha fazla keyif vermediğini de...
Buraya kadar dans etmeyi sevdiğimi bildiğimi anlamış olmalıyız. Otoröportajımızın ikinci ölümcül sorusuna geçebiliriz o zaman: Neden dans etmeyi bu kadar çok seviyoruz? Bu sorunun cevabını dans etmeye başladıktan sonra öğrendim, ama öğrendim! Bir kişisel gelişim workshopunda (evet, kendimi deşmek, deşifre etmek keyif verici eylemler listemin üst sıralarındadır) sadece kendim için değil, karşılaştığım insanları doğru değerlendirmek konusunda çok işime yarayan bir konu vardı: kullandıkları iletişim dillerine göre insanlar. Bu konunun sonunda benim kinestetik ağırlıklı olmak üzere üç iletişim dilini de kullandığım tescillenince neden dans etmeyi ve dansla ilgili olan herşeyi (fırfırlı, parlak, renkli, yaldızlı, stras taşlı ya da püsküllü bütün aksesuarlar, dans elbiseleri, dans ayakkabıları ve tabii dans müzikleri...) sevdiğim açığa çıkmış oldu.
Bir kinestetik, görsel ve işitsel olarak dans etmeyi seviyorum; çünkü dans;
bana kendimi bedenim aracılığıyla ifade etmeme imkan veriyor (kinestetik),
normalde ifade edecek yer bulamadığım kokoş olma ihtiyacımı (evet var öyle bir ihtiyaç!) karşılıyor (görsel),
sevdiğim müzik ve ritmlerle uyuşuyor (işitsel).
Özetle, dans benim sadece sevdiğim için yaptığım kendimi şımartma eylemlerimden biri. Ve saate bakıyorum, şu an itibariyle dans hakkında konuşmayı bırakıp dans edeceğim yere doğru yola çıkmam gerekiyor. Keyifli danslar...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:21
4
sesli koro
07 Ocak 2007
İberia
Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.
Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti. 
Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.
Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.
Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…
Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:15
4
sesli koro
Kategorisi: dans, filmler, nasıl hologram yapılmaz
24 Aralık 2006
Dansınız Karakterinizdir
Gün geçmiyor ki bir dans etkinliğine katılmayayım sayın izleyiciler. Bir aktivite bir aktivite sormayın gitsin! Bu haftasonunun kısmeti de böyleymiş, Cuma Tango Pasion, Cumartesi Dansınız Karakterinizdir, bugün Pazar, dans dersime gitmek için evden çıkmadan önce hemen Tuncay Vural’ın dün akşam izlediğim stand up şovu hakkında birkaç satır yazayım, tam olsun.
Öncelikle bütün dans etkinliklerinden haberdar eden ve bu etkinlikleri cömertçe biz okurlarıyla paylaşan ve asla spam göndermeyen –bu devirde o da önemli- sevgili dancentrum.com'a teşekkür ediyorum. Nitekim dün akşamki gösteriyi onların davetlisi olarak izledik ve pek beğendik.
Tuncay Vural, net iki saat süren dolu dolu bir gösteri hazırlamış. 22 yıllık dans hayatında ki bu bilgi görüntüsüyle tam bir çelişki oluşturuyor, eğer bahsettiği dans hayatı 3 yaşında başlamadıysa, dansa bakışımıza dair gözlemlediği ve keşfettiği bulguları bizimle paylaşarak, dans ederek ve ettirerek geçen şov bittiğinde salonda bu kadarcık mıydı anlamında bir aaa sesi yükseldi. Gösteri boyunca topluma ayna olduğu anekdotlarda gülmekten yıkılanların sesi daha yüksekti gerçi ya… Şişli Belediyesi Kültür Merkezinin, küçük, samimi salonu mekan olunca gayet interaktif geçen bir şovdu ve tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Kapanıştan hemen önce gösterdiği, kaslarımızı çalıştıracak ve oturduğumuz yerde yapabileceğimiz hareketler de yanımıza kar kaldı. Az önce araştırma yaparken rastladım, bununla ilgili bir vcd’si varmış hatta. Buradaki örneklerini izledim, pek eğlenceli görünüyor…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
14:52
2
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
23 Aralık 2006
Tango Pasion
Arjantin ruhunun Broadway sihri ile buluştuğu yer!
Tango grubunun buradaki resmi sitesini açtığınızda başlıkta yazan cümlenin ta kendisi olur bu açılış cümlemiz. Eğer Cuma akşamı gösterilerini izlememiş olsam ben söyleyenlerin yalancısıyım diyerek aktarırdım. Ancak o iki saatlik muhteşem şovdan sonra… Konuşmakta bile güçlük çekiyorum desem yeridir.
Neyse ki konuşma güçlüğü kalıcı olmadı. Gösteriden sonra nette bir miktar araştırma yapabildim, Türkiye turundaki gösterilerini yazım hatalarıyla geçtiklerini gördüm, sizi şirin şeyler, diye ona bile sevindim. Pul kadar da olsa aşağıdaki fotoları buldum. Daha ne olsun derken sitelerindeki videoyu izledim. Tavsiye ediyorum, meraklısı varsa mutlaka izlesin. Hakkında yazılacak bir şey değil bu, yaşanacak bir şey!
Tangocu değilim ben, Latin öğreniyorum şu sıralar. Eğlenceli, neşeli, herkesle yapılabilecek sosyal bir dans olduğu için. Tangonun imajı da içeriği de daha ağır, derin anlamlar içeriyor. Denememiş olmama rağmen öyle herkesle tango yapılmaz gibi geliyor. Ancak bu grubun gösterisini izlerken öncesinde beton bir duvar oluşturan bu önyargılar tül bir perdeye dönüştü ve bütün bunların sadece bahane olabileceğini kesinleştirdi. Sanırım profesyonelliğin anlamı burada belli oluyor.
İlk yarıda renkli kostümler ve bir tango kulübü dekorunda dans eden dansçılar ikinci yarıda bayanlar siyah, erkekler smokin giymişlerdi. Toplam altı çift vardı ve senkronize yapılan gösteriler çok azdı. Onun yerine teatral ambians korunmuş, her çiftin hikayesini ayrı ayrı anlatmasına izin veren bir koreografi oluşturulmuştu. Dönemin modasını yansıtan kostümler bayanlarda hep zarifti. Renkli ya da siyah, bacaklar rahat hareket etsin diye bir yandan derin bir yırtmaç bütün elbiselerin ortak yönüydü. Bir tek ilk yarıda erkeklerin kavuniçi renginde ya da çubukları bir karış aralı tafta takım elbiseleri iyi ki erkek modası diye bir şey icat edilmiş diye düşünmeme neden oldu o kadar. Detaycı bir kişilik olarak oturduğum yerden bayanların ayakkabılarına kadar inceledim ve en çok hayran kaldığım yer de orası oldu. O topukları ve kopçaları lame kendisi siyah olan ayakkabılar bir geceliğine dahi olsa hayallerimi süslemedi desem yalan olur. Bir de o ayakkabıları giymek o hatun gibi dans etmemi sağlasaydı, başka ne isterdim?!
Aklıma gelmişken hemen bahsedeyim. Bir süredir cumartesi öğlenleri bbc prime’da Strictly Come Dancing’i izliyorum. Tesadüfe bakın ki bugünkü programın sonunda tüm yarışmacıların katıldığı bir tango şovu vardı. Önce vtrleri sonra da bir şarkılık şovu izledikten sonra Tango Pasion’un ne kadar tutkulu ve akıcı olduğunu idrak ettim. Kostümler, koreografi yine üzerinde profesyonellerin çalıştığı konulardı üstelik her çiftin bir eşinin dans öğretmeniydi ancak bütün bunlar ne kadar yolun başında oldukları gerçeğini değiştirememişti. Belirtmeden geçemedim…
Bu kadar yazmışken arama motorlarını şaşırtmak için dansçıların ve koreografın ve yapımcının isimlerini de geçelim. Dansçılar;
Julia Hiriat Urruty & Juan Corvalan
Graciela Garcia & Osvaldo Ciliento
Claudia Diaz & Alberto Morra
Viviana Fortino & Omar Mazzei
Carla Chimento & Claudio Orso
Mariela Cerrezuela & Jesus Velazquez
Koreografi; Hector Zaraspe ve Osvaldo Ciliento. Osvaldo Bey aynı zamanda sanat yönetmenliğini yapmış. O pek beğendiğim ayakkabıların ve kostümlerin müsebbibi Emmylou Latour’u yazmasam olmaz. Bir de Mel Howard var ki o da bütün bu şaheserin yaratıcısı olarak anılıyor, elleri dert görmesin!
Buraya kadar dans kısmıydı. İşin bir de müzik kısmı var ki, onun için de ayrı bir mesaj yazmak gerekir. Böyle bir şovda canlı müzik tabii ki fark yaratırdı. Ancak bu canlı müziği başarısı en iyi tango orkestrası ödülü ile tescillenmiş Sextete Mayor orkestrası yapıyor olunca fark müthiş boyutlara ulaşıyor. Bir de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz solist Guillermo Galvé’nin söylediği şarkılar vardı ki tek kelimesini anlamadım, ancak bütün duyguları hissettim. Kulağımıza tanıdık gelen tango parçalarıyla iyice artan ritmin ardından şovun bittiğini belirten selamlamaya geçildiğinde tek bir şey düşündüm: Bize müziği ve dansı verdiğin için teşekkürler!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:52
0
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
11 Aralık 2006
3. Salsa Cumhuriyet Kupası
Dansı, bakıyorum, profilimde beni enterese eden şeylerin ilki olarak yazmışım. Peki nasıl oldu da şimdiye kadar hologram yapmamanın yollarından biri, hatta en keyiflisi olarak dansla ilgili tek bir mesaj bile yazmadım ben de hayret ediyorum. Sanırım bunun için dün akşam gerçekleşen 3. Salsa Cumhuriyet Kupası gibi bir olayın gerçekleşmesini bekliyordum!
Kupanın gerçekleştiği Maslak Venue sanırım artık tamamen kapalı Refresh Venue adında bir yer olmuş. Ölçek bakımından düşününce kupanın popülasyonunu kaldıran başarılı bir seçim olmuş. Genel olarak yarışmanın programda yer aldığından daha geç başlaması dışında bir aksaklık yoktu.
Profesyonel çiftler, show çiftleri ve show grupları sırayla yarıştılar. Profesyonellerde ve show gruplarında birinciliği Antalyalılar (Esin Teke- Emre Çay) kaptı. Show çiftlerde ise aşağıda fotoğrafını gördüğünüz grup birinci oldu. Okullu dansçılardan olan iki delikanlıdan (Ümit Yumlu- Osman Aydın) oluşan bu grup yöresini bilmemekle beraber halk oyunlarından biri olduğunu bildiğim, fi tarihinde muhtemelen trt 2 de gördüğüm bu türü salsaya uyarlamışlar. Orijinal olmasına orjinaldi ancak ikinci grup olarak çıkan lastik gibi bir kız ve erkekten oluşan ve gecenin en enerjik showunu sunan Bursalı grubu (Sevgi Nur Bayraktar- İlker Gülcan) tartışmasız birinci olacağını düşündüğüm için birinciliği kapmalarına şaşırdım. İsimleri Hülya ve bişey diyesim geliyor, -kupa hakkında yazacağın belli, yanında kağıt kalem var, insan unutmamak için not alır değil mi- olan o çift hatırladığım kadarıyla çakmaktaşlardan (Esra Aydın- Hazım Muzaffer Gür Ankara) sonra gelip üçüncü oldu.
Profesyonel kısımda da benim favorim başkaydı. Antalyalı grubun performansını beğenmekle birlikte birinci olmalarına şaşırdım. Belki dansçıların vücut kütle endeksinin 18 civarında olmasını kıskanmışımdır, belki de dansı nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda öğreneceğim şeyler vardır, belki ikisi de geçerlidir. Puanlama sistemi daha önce karşılaşmadığımız bir sistem olduğu için açık puanlama yapılmasına rağmen onlar da şaşırdı. Üçüncülüğü yine Antalya’dan katılan bir başka çift (Gülşen Karatoprak- Volkan Akkaya) aldı. Birinci ve üçüncü olan bu çiftlerin oluşturduğu show grubu (Los Diablos) bu alanda yine birinci oldu. Show gruplarında yarışan zaten dört grup vardı. İkinciliği hababam sınıfı koreografisi (Salsa a la Turca İstanbul), üçüncülüğü gördüğüm en fırlama delikanlının başını çektiği fat boy slim isimli dört kişilik grup, dördüncülüğü ise rueda yapan Kocaeli grubu aldı.
Yarışmalar ve ödül törenleri bittiğinde saat onikiye geliyordu. İzlenen onca güzel dansa rağmen aklımın bir köşesinde pek methedilen showlar vardı. Show yapacak çiftlerin ikisi de aynı zamanda jüride yer alıyordu: 2005 ve 2006 da dünya şampiyonu olan İtalyan çift Stefania Ressia ve Giorgio Bocca ile show salsa dalında kısa sürede dünya çapında ünlü olan İspanyol çift Roi Vasquez ve Talia Alvarez. Jüride adını özellikle anmamız gereken bir de Carlos Paz vardı ki kendisi Türkiye’ye salsayı getiren, ilk hocaları yetiştiren isim olarak biliniyor.
Buraya kadar gelmişken showlardan bahsetmek istiyorum, anlatacak kelime bulamıyorum. Süperdi! Stefania ve Giorgio iki showunda da aksesuar kullanımına dayalı koreografiler oluşturmuşlar ve bunda da çok başarılıydılar. Şampiyon olmaları boşuna değil yani. Düşününce teknik olarak zaten bütün detaylarını ustalıkla halletmiş dansçılar söz konusu olduğundan işe aksesuarları katmak fark yaratmak için etkili bir yöntem olmuş. Aksesuarlardan biri kendilerinden büyük bir plaj şemsiyesiydi dersem belki gözünüzün önünde canlanabilir…
Türkiye’ye ilk kez gelen Roi ve Talia da akrobatik salsanın tam anlamıyla gözünü çıkardılar. Onların showunda aksesuar kendi bedenleriydi. Öyle şekilden şekle girdiler ki Roi’nin bir tek Talia’yı top gibi sektirip basket atmadığı kaldı diyebilirim. Talia’nın o en zor, esneklik gerektiren figürlerde tüm mimiklerini kullanması, ben böyle de rahatım havaları tam bir profesyonellik ürünüydü sanırım.
Showların aralarında ve sonrasında gördüğüm en büyük Latin parti başladı. Tüm yarışmacılar, organizasyonda çalışanlar ve o zamana kadar dans etmek için yerinde zor bekleyen biz izleyiciler kendimizi piste attık. Neyse ki pist hepimizi alacak kadar büyüktü. Parti başlayınca duman üreten ve elinde kadehle dolaşan insanlar da eklendi ancak genel görünüm tam bir festival karnaval kutlama havasındaydı. Öyle ki sevgili hocamız Cihat Can ile katıldığımız Murphys gecelerinden sonra salsa ateşinin battal boyu böyle oluyormuş diye düşündüm.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:22
0
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
