2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
07 Haziran 2007
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
09:50
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, filmler, kuantum
11 Şubat 2007
Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi
Werner Heisenberg’den ilk kez buradaki mesajımda bahsetmiş ve Niels Bohr ile Carlsberg içip fizik muhabbeti yaparken çekilmiş bir fotoğraflarını eklemiştim. Başka bir yazı için hazırlık yaparken bundan tam 80 yıl önce ortaya attığı ünlü belirsizlik -ya da kesinsizlik- ilkesi hakkında birkaç şey okumam gerekiyordu. Özetlemek ve bu çalışmada karşıma çıkan ve açıkçası daha çok hoşuma giden birkaç anekdotu paylaşmak için bir mesajcık oluşturayım dedim…
Birkaç yerde karşıma çıkan bu fotoğrafını görmesem fizikçi demeyeceğim derecede yakışıklı görünen bu büyüğümüzün biyografisi Nobel Ödülleri sitesinde yer alıyor. Kara tahtanın önünde elinde bir tebeşir ve kısa buruşmuş kravatıyla –şekilciliğe dikkatinizi çekerim- nasıl da eğleniyor… Öğrendiğimiz kadarıyla bu işlere de pek genç yaşta bulaşmış. 1927’de bir maddenin hem konumunu hem yönünü aynı kesinlikte ölçülemeyeceğini, yerini biliyorsak hızını/yönünü, hızını biliyorsak yerini tam olarak bilemeyeceğimiz şeklinde ifade edebileceğim ünlü ilkesini ortaya koyduğunda henüz sadece 26 yaşındaydı. Aynı yıl, daha önce mi sonra mı bilemiyorum, profesör oldu. Çalışmalarına devam edip 1933’de hidrojen atomunun hal değişikliği hakkındaki çalışmalarının neticelerinde kuantum fiziğinin gelişimine yaptığı katkılardan dolayı tek başına Nobel fizik ödülü aldı. Meraklısı için ayrıntılar burada.
Klasik fiziğin şu hızda bir araba a noktasından yola çıkıyor, şu kadar zaman sonra nerede olur, ya da şu uzaklıktaki b noktasına ne zaman ulaşır gibi tek ve doğru bir cevabının olduğu kesin olan problemleri gençliğimizin en güzel yıllarını boş yere kabusa çevirmiş. Heisenberg’in bu ilkesini kanıtladığı evlere şenlik bir düşünce deneyine burada rastladım. Hemen kopyalayıp yapıştırıyorum:
GAMA IŞINI MİKROSKOBU
Belirsizlik ilkesi,modern fiziğin en önemli yapıtaşlarında biridir.Heisenberg,ortaya attığı belirsizlik ilkesini savunmak için 1927’de,en az desteklediği ilke kadar ün kazanacak olan Gama-ışını Mikroskobu düşünce deneyini kurgulamıştı.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesinin çürütülebilmesi için bir parçacığın,sözgelimi elektronun yer ve momentumunun aynı anda tam olarak saptanabilmesi gerekiyor.Heisenberg düşünce deneyinde,bu amacı gerçekleştirebilecek düşsel bir mikroskop kurguluyor.
Bir parçacığın yerinin saptanabilmesi için,kullanılacak ışının dalga boyunun,parçacığın boyutlarından daha küçük olması gerekir.Bu nedenle,görünür ışıkla çalışan mikroskoplar(1/1000000 ) metreden daha küçük şeyleri gösteremezler.
Heisenberg,bir elektrona mikroskopta bakmak için dalga boyu (1/10000000000)dan daha küçük olan gama ışınlarını kullanmayı önermişti.Ne var ki,bir parçacığın momentumu dalga boyuyla ters orantılı olduğu için bu seferde gama parçacığının momentumu elektronunkinden çok daha yüksek olacaktı.Bir elektrona bir gama parçacığı çarpacak olursa,elektron önceden kestirilemeyek bir yöne fırlayıp gider.Bu yüzden,mikroskobun çalışması,en uygunmuş gibi görünen gama parçacığı kullanılıyor olsa bile olanaksızdır.
Ben doğmadan önce hayata veda eden bu yakışıklı alman fizikçi hakkında asıl anlatmak istediğim nereden indirdiğimi tam hatırlamadığım ünlü fizikçiler hakkında komik hikayeler anlatan bir pdf dosyasında okuduklarımdan biri. İsteyene tam dosyayı gönderirim.
Hikayede Heisenberg’in yanında yine kuantum fiziğinde emeği bol olan Dirac var. Paul A. M. Dirac, labratuarda yaşadığı bir kazadan sonra fiziğin pratik yanından teorik kısmına geçiş yapmış ve anti-parçacıklar hakkındaki çalışmalarıyla Heisenberg’den bir sene sonra Nobel Fizik Ödülü almış İngiliz bir fizikçidir. Bu iki fizikçi ünlü olup biraz rahata erdikten sonra birlikte bir dünya turuna çıkarlar. Turun ilk ayağı Amerika’dan Japonya’ya bir cruise yolculuğudur. Heisenberg aktif ve çekici bir adamken Dirac utangaç ve sessizdir. Denizde geçen akşamlarda Heisenberg neredeyse çalınan her dansı bilmekte, Dirac ise yerinde oturup olan biteni izlemektedir. Dansa ara verildiğinde masaya dönen Heisenberg’e Dirac neden bu kadar çok dans ettiğini sorar. Heisenberg de ‘hoş bir hanım gördüğümde dans etmek için güçlü bir istek duyuyorum’ diye cevaplar. Ve Dirac’ın akıllara zarar ikinci sorusu gelir: ‘peki dans etmeden önce onun hoş biri olduğunu nasıl anlıyorsun?’
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:23
2
sesli koro
Kategorisi: kuantum
12 Kasım 2006
İçinden Kuantum Geçen Filmler II
Derki'deki yazımın linkini daha önce vermiştim, yine veriyorum. Ancak loglarda çıkış sayfalarında görmediğim için –evvet, biri bizi gözetliyor- ve konusu tamamen burada çiziktirdiklerimle ilgili olduğu için ve de yeni bir mesaj yazacak vaktim olmadığı için –hemen de nasıl sallarım- açık ve seçik olarak buraya da kopyalıyorum. Afiyet olsun…
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:42
3
sesli koro
Kategorisi: filmler, kuantum, nasıl hologram yapılmaz
01 Ekim 2006
Carlsberg ve Bilim
… Bunlar 1900-1930 yıllarıydı, fizikte en önemli keşifler Bohr, Sommerfield, De Broglie, Einstein, Planck, Dirac, Heisenberg ve diğerleri tarafından yapılmıştır. Her hamleden sonra bu bilim adamları bir araya toplanır ve bir Danimarka birası olan Carlsberg eşliğinde, Carlsberg Sarayında bunu kutlarlardı. Bu bira fabrikasının kurucusu, yapıcı eylemlere yatkın, döneminin bilim insanlarına yardım etmiş bir hayırseverdi. Şirketinin kazançlarını bilimin gelişmesi için kullanılmak üzere Danimarka Kraliyet Akademisi’ne bağışlamıştı. Mirasında kendi muhteşem evinin dönemin en ünlü Danimarkalı bilim adamının hizmetine sunulmasını özellikle belirtmişti ve Bohr buraya taşınmıştı. Bohr Enstitüsü, Kuvantum Fiziği dünyasının merkezi oldu. İnsanlığın bir bira fabrikası sahibinin eylemleri aracılığıyla bilgide bu denli dev bir aşama yapacağını kim hayal edebilirdi?
Ruhun Fiziği, Fabio Marchesi, Goa Yayınları, 2006, sayfa 25, 26
Bu satırları okumuş, ilginç deyip geçmiştim. Daha sonra sadık okurumuz Metin Beyin ısrarıyla bulup buraya da aktarmaya niyet etmiştim. Bu sabah yatakta daha çok kalmaya bahane olması için buna rastlamış olabileceğim kitapları sayfa sayfa karıştırıp hangisinde yer aldığını buldum. Tabii ki baktığım son kitaptan çıktı!
Klasik bir titiz başak eğilimiyle bu kadarıyla yetinmedim ve bunun hakkında rastlayabileceğim başka kaynaklar için gugıla başvurdum ve o da bana kanıtları bir bir sundu.
İlk olarak Bohr (sağdaki amca) ve Heisenberg’i (o da soldaki yakışıklı) bir masada bahsi geçen seanslardan birinde görüyoruz. Fotoğrafın sağındaki Carlsberg şişelerine dikkatinizi çekerim.
Ve burada da Carlsberg bira fabrikasının sonradan Bohr’un emrine amade edilen binası. Yeşillikler içinde taş bina tek kelimeyle süper! Evet, ben de düşündüm, karar verdim, ben hologram yaparken böyle bir sponsorum olması benim için de hiç fena olmaz… Aynen bunun gibi bir mekan, ancak içinde parke bir salonu da olsun isterim, dans etmek için. Yediğin önünde yemediğin ardında, sen kafana göre takıl modeli bir sponsor diliyorum! Zaten öyle boğazlı biri değilimdir, otla çöple doyarım. Kimseye zararım da yoktur, normal insanların öldüresiye sıkıcı buldukları anlamsız rutinleri bıkmaksızın tekrarlayabilirim, deney güncelerimden şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Hem, belli mi olur, böyle bir sponsorum olur da tüm mesaimi hologram yapmaya ayırırsam bir Nobelcik de ben kaparım! Lab dışındaki zamanlarda da öyle çimenlerin üzerinde yatar yuvarlanır, yüzümde bir tebessümle huzur meleği şeklinde takılırım. Yurdumuzun gelişecek alanlarında destekleyecek adam arayanlar, beni bir düşünün diyorum!
Hikayeyi özetlemek gerekirse, J. Carl Jacobsen adındaki biracı hayırsever bir amca, -ismi Bohr ve Carlsberg arattığımızda ilk sayfada çıkan sonuçların sadece birinde yer alıyor. Sadece onun adını arattığımızda ise karşımıza daha çok Danca sonuçlar çıkıyor- yaptığı biraları ve kazandığı paraları dönemin bilim insanlarına hibe etmiş, miras bırakmış. Ancak yatırımları da karşılıksız kalmamış, Neils Bohr, muzip kişiliği, alçak gönüllülüğü ile İleri Araştırmalar Enstitüsünü bilim adamlarını mıknatıs gibi çeken bir hale getirmiş. Daha sonra enstitü kendi ismini almış ve daha sonra bu enstitü de, inanmazsınız Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi’nin, ki biz onu kısaca CERN diye biliriz, kurulmasına yardım etmiş. Ya, nereden nereye!
Niels Bohr'un altı çocuğu olduğunu -eski topraklar nesli geliştirmek için bizden daha çok çalışmışlar- ve kendisi gibi, oğullarından Aage Bohr’un da fizikçi olup 1975’de Nobel Fizik Ödülü aldığını da buradan öğreniyoruz. İkinci dünya savaşı sırasında Danimarkalıların Nazilerden kaçışına yardım ettiğini, Manhattan Projesinin atom bombasını bulacak çalışmalarından rahatsız olup bu bilgilerin dönemin Sovyetler Birliğine de iletilmesi gerektiğini savunduğunu öğrenince ‘heyt bee, işte heykeli dikilecek adam!’ dememize kalmıyor, zaten yaptıklarını görüyoruz. Eh, peynirleri, gemileri ve masalcı Andersen’iyle birlikte Danimarka’nın simgesi olmak böyle bir şey demek ki! 
Tarihin tozlu yapraklarında çıktığımız bu keyifli yolculuktan –nasıl bir klişedir bu da- dönerken rastladığım üç Türkçe bilim sitesinden bahsetmek istiyorum. Biri, elektromania.net; diğeri, atominsan.com; ve sonuncusu da, bilim.biz. Şimdilik burada yerlerini alsınlar, detaylı olarak kurcaladıktan sonra belki kalıcı olarak bağlanırız onlara da.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
15:58
2
sesli koro
Kategorisi: kuantum
20 Eylül 2006
İçinden Kuantum Geçen Filmler I
Ne #@√! Biliyoruz Ki!? (2004)
Bu filmi ilk kez film festivalinde, (ifistanbul’muş, basın bülteninden okuyup hatırladım) ikinci kez de geçtiğimiz hafta dvd’den izledim. İçinde açık olarak hologram geçmese de hakkında ahkam kesmeyi kafama koymuş, bunları kelimeye dökmeden önce şöyle bir araştırma yapayım diye bakarken yazılabilecek herşeyin zaten yazılmış olduğunu gördüm. Türkçe resmi sitesi bile olan film hakkında istemediğniz kadar çok bilgiye wiki den ulaşabilirsiniz. 
Bendeki etkilerine gelince… Zaten bildiğim şeyleri hatırlatıyordu diyemeyeceğim bu sefer. Festivalde izlediğimde hologram konusuna bu kadar derinlemesine dalmamış, şimdi tanıdık gelen atomaltı parçacık dünyasıyla haşır neşir olmamıştım. Geçen hafta ise bütün bunların üzerine, son zamanlarda kafa yorduğum konularda, başta dalga-parçacık ikilemi olmak üzere verilen bilgileri farklı bir idrakle izlemiş oldum. Gerçek bilgiyle karşılaştığımda, o konuya ilgi duymuş olsam da olmasam da sanki uzun bir aradan sonra sevdiğim birine rastlamış gibi seviniyorum. Daha doğrusu, tamamını anlamamış olsam da, bende yarattığı hoşluk duygusunu filmde yer alan bilgilerin öğrenilme sırası gelmiş eski hatıralar olduğuna yoruyorum, kendi kendime mutlu oluyorum işte.
Darısı Alice’in Harikalar Diyarı’na gönderme yaptığı devam filmine… Ekim’de Türkiye’deymiş…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:04
5
sesli koro
Kategorisi: filmler, kuantum, nasıl hologram yapılmaz
10 Eylül 2006
Schrödinger’in Kedisi
Bugün sonucunun ne olacağını kestiremediğim bir görüşmeye giderken birden literatürde Schrödinger’in kedisi olarak geçen ve son dönemde okuduğum, -tek hamlede üçünü sayabilirim- kitaplarda geçen düşünce deneyini idrak ettim. Ne garip, değil mi?
Detayları isteyen gugıllasın, Alev Alatlı’nın aynı adlı kitaplarını geçin, bilim sitelerine sorun; burası gibi mesela...
Olay özetle Erwin Schrödinger adlı Avusturyalı fizikçi amcanın tasarladığı, gerçekten yapmaya kalksanız hayvan severleri ayaklandıracak bir deneyden ibaret: Canlı bir kediyi, çalıştığı takdirde öldürecek ve çalışma olasılığı yüzde elli olan bir mekanizma ile birlikte bir kutuya kapatın. Ve olabilecekler hakkında kafa yorun. İşte Schrödinger amcanın sonradan pişmanlık duyduğunu ifade edeceği marifetlerinden birini siz de yapmış oldunuz.
Daha da cin fikirli iseniz, Eugene Wigner gibi olaya bir arkadaşınızı dahil edin. Onu, bahsi geçen kutu ile birlikte bir odaya kapatın ve ondan sonra kafanızı yorun, acaba kutuyu açtı mı açmadı mı, açtıysa kedi ölü müydü, değil miydi diye…
Ya da benim gibi yapın, bütün bunları defalarca okuduktan sonra normalde olsa yapmamak için bin dereden su getireceğiniz şeyleri (kutuyu açmak) bakalım neymiş (kedi ölü mü diri mi) diye merak ederek yapın ve olumlu sonucu görün (gözlemcinin niyetinin deneyi etkilemesi) Keyif sizin…
Aslında çalışmayarak geçen iki haftada Shannon’un Enformasyon Teorisi’nden ve dalgaların parazitlerinden bahsettiğim bir mesaj yazmaya niyetlenmiştim. Bu süre içinde neler yapmadığımı söylemeyeyim, neler yaptığımı özetleyeyim: sabah 7- 8 arası yürüyüş (ormanda, temiz hava, derin nefes) duş, kahvaltı (öyle müsli falan değil, hakiki ev kahvaltısı) gazete (sadece başlıkları okumaca) sabah kahvesi, günün getirdikleri, öğle uykusu (en sevdiğim kısmı) bahçede çimlerin üzerinde kitap, komşuların torunları, akşam işten çıkan arkadaşlar, yeni açılan kitapçılar vs. Pişman mıyım? Haaayııır!
Bizi yirmi gündür özleyenler için bir parmak bal: paradokslar, düşünce deneyleri, Nobel ödüllü naneler bir yana, yeni bir lazer alıyorum ve derhal hologram yapmaya kaldığım yerden devam ediyorum! Gurunun hatırlattığı gibi hayat yüzde yüz pratiktir.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:11
9
sesli koro
Kategorisi: kuantum
06 Ağustos 2006
Girişim Olayı ve Işığın Dalga Geçmesi
Lazer hakkındaki yazıda bir fotonun nasıl doğduğundan ayrıntılı olarak bahsetmiştim. Aradan geçen zaman içinde öğrendiğim yeni şeylerle bunu birleştirmek için beyhude bir çaba harcadım. Şu anki bilinç seviyemle diyebilirim ki, foton dediğimiz, kütlesi olmayan, ışık hızında giden şey canı istediği zaman parçacık gibi, canı istediği zaman da dalga gibi hareket ediyormuş. Yani benim enerji paketi deyip yere göğe koyamadığım foton düpedüz dalgasını geçiyormuş mübarek!
Bu bilgiyi daha sonra tekrar hatırlamak üzere bir kenara bırakıp wikipedi’deki şu cümleye bakalım: Bir elementin en küçük birimi nasıl atomsa, elektromanyetik radyasyonların da en küçük birimi fotondur. Ve: Elektromanyetik radyasyonlar, sinüsoidal yayılım yaparlar.
Işığın böyle dalga gibi bile değil, dalga olarak hareket ettiğini taa 1805’de Thomas Young amca çift yarık deneyi ile ortaya çıkarmış. Şekilde görüldüğü gibi bir plakanın üzerinde birbirine yakın iki yarıktan ışık geçirildiğinde sonuç karanlık ve aydınlık saçaklardan oluşan bir desen oluyor ve biz buna girişim deseni diyoruz. 
Daha ayrıntılı bilgi ve çeşit çeşit görsel için bu siteye bakınız, her köşesini kurcalayınız.
Işığı tek yarıktan geçirdiğimizde yine merkezde bir aydınlık ve iki yanında giderek küçülen karanlık ve aydınlık saçaklar görürüz, buna da ışığın kırınımı deniyormuş.
Bu adreste şimdiye kadar özetlemeye çalıştığım girişim desenleri hakkında benim anlatmak isteyip de dile dökemediğim tüm bilgileri bir yüksek fizik öğretmeni anlamadan edemeyeceğiniz şekilde açıklamış. Benim bunları tekrarlamamak ve basitleştirmek adına diyebileceğim tek şey, ışık biz öyle görmesek de dalga olarak hareket eder, plakaya çarptığında girişim deseni dediğimiz bir nokta etrafında dışa doğru çevrelenen halkalardan oluşan bir desen oluşturur.
Lisefizik.com daki java simülasyonlarını izlediğimde, özellikle de girişim deseni oluşturan programı indirdiğimde karar verdim; eğer fraktal sanatta tutunamazsam opartist olacağım. Ecnebilerin opart dedikleri ve yetmişli yıllarda polyester kumaşa basıp gömlek yaptıkları desenleri yapıp yapıp duvarıma asacağım. Bu da böyle biline!
Ne diyorduk bir önceki yazıda, Nobel dersi çalışılacak. Çalışıldı, nitekim. Ve bir haftadır içinde o kadar yoğun bilgi içeren belgeyi nasıl yapsam da seyreltsem, basit bir dille anlatsam diye düşünüyorum. Yukarıda bahsettiğim ilk birkaç sayfalık ve işin temeli olan kısım. Kadir Can Erbaş bey sağolsun lisefizik sitesiyle işimi fazlasıyla kolaylaştırdı. Devamı haftaya diyorum ve Oya Başar repliğini tekrarlıyorum: Beni özlemeye devam edin anacım!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:00
5
sesli koro
23 Temmuz 2006
Şu Lazer Dedikleri Ne Ola ki?
LASER, Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation yani, uyarılmış salınan ışın ile güçlendirilmiş ışıktır. nokta.
Giriş: Atom dediğimiz şey, bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşur. (dünya oluşmadan önce gaz ve toz bulutları vardı demenin başka bir yolu) Elektronlar kendi hallerindeyken farklı çaplarda ve farklı açılardaki yörüngelerinde durup düşünmeksizin dönerler. Ve her elektron mevcut enerji seviyesinde, yani yörüngesinde dönmeye devam etmek ister. –diyorlar- Ancak biz yeterince kurtluysak atomun enerji seviyesini ısı, ışık ya da elektrik yoluyla arttırıp neler olacağına bakabiliriz.
Bu durumda çekirdeğe yakın yörüngelerde dönen elektronlar daha dıştaki elektronlara göre daha düşük enerjide olduğu için dışarıdan enerji verilen atomun elektronları daha dıştaki yörüngelere zıplar. Fakat doğası daha düşük enerji seviyesindeki eski yörüngesinde dönmek olduğundan hemen daha içteki yörüngesine kayar ve bu sırada az önce almış olduğu enerjiyi dışarıya bir ışık taneciği yani foton salarak iade eder. Bu fotonun –her foton gibi- bir kütlesi yoktur ancak frekansı ve sonsuz ömrü vardır, üstelik –adı üzerinde- ışık hızında hareket eder.
Normalde bir foton doğduğunda sonsuz yolculuğuna hemen başlar. Normal lambalarda ortaya çıkan fotonlar özgür kız misali dört bir yana dağılırlar. Fakat kapalı bir yerde durum değişir. Komşu atomun arttırılmış enerji seviyesinde dönmekte olan elektronuna rastladığında ‘ne bu yalnız başıma bu yolculuk çekilir mi?’ der ve onu da bir foton salmaya ikna eder. Ve bu fotonun dalga boyu, diğer bir deyişle ortaya çıkan ışığın rengi, aynı cins atomlardan salındıkları için ilk fotonunkiyle tıpatıp aynıdır. Bu süreç devam eder ve fotonlar çoğalır. Uyarılmış salınım denirken kastedilen budur.
Gelişme: İlk lazer, 1960’da Maiman tarafından yakut içindeki krom iyonlarını uyarılmasına dayalı sistemle yapıldı. Resimde görüldüğü gibi bir ruby lazerde yakut kristali bir ucu geçirgen, bir ucu da geçirgen olmayan aynayla kaplı silindirin içine konur. Silindirin etrafına yüksek şiddette yanan spiral lamba sarılıdır. Lambanın yanmasıyla yukarıda anlattığımız süreç başlar silindirin içindeki kristalin atomları foton salar, fotonlar çoğalır, çoğalır ve biz bu silindire sığmaz taşarız dedikleri anda silindirin geçirgen aynadan oluşan ucundan taşarlar.
Sonuç: Böylece aynı renkte, aynı frekansta ve aynı yönde ışıyan lazerimiz kullanıma hazır demektir. –ben bunu evde bile yaparım gibi hissettim bir an- Hayırlı uğurlu olsun! İlk örneğinden sonra lazerlerin enerji kaynaklarından tutun stimule edilen atomların cinsine kadar birçok çeşidi yapıldı. Benim bu araştırmayı yaparken asıl merak ettiğim nasıl oluyor da oluyor şeklinde bir meraktı ve iki günlük çalışma ile merakımı giderdim. Hatta bir süre herhangi bir konuya merak duyacağımı sanmıyorum. Haydi, baş baş...
Bu süreçte yararlandığım kaynaklar:
-1964 Nobel fizik ödüllü Nobel dersleri -bu sefer okudum anladım-
-Fotoğrafını kullandığım sevgili holowiki -lafı kısa kesmek isteyenler için-
-howstuffworks dot com bu araştırma sayesinde rastladığım, olabilecek en basit anlatımla en başarılı görselleri kullanan ve bu nedenle müdavimi olacağımı sandığım site
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:34
6
sesli koro
21 Temmuz 2006
Küçücük Fıçıcık İçi Dolu Kuarkcık
Dün, sağ lobumun önderliğinde kendimi atomaltı parçacıkların nasıl davrandığını araştırırken buldum. Başlangıç noktam şu lazerler nedir ne değildir sorularına cevap bulmaktı. Buldum, daha sonra dertop edip anlatacağım. Hatta hiç ummadığım bir yerde fazlasını buldum, hemde türkçe! Atomun çekirdek ve elektrondan, çekirdeğin de nötronlardan protonlardan oluştuğunu daha önce okumuştum. Asıl konumuz fotonlardan haberim vardı ancak çok oturmamıştı. Ankara üniversitesi fizik bölümü, sağolsun, benim bile –gösterdiğim tevazuya dikkatinizi çekerim!- anlayabileceğim şekilde bütün bunları ve dahasını yazmış, yayımlamış.
Bütün bunların sağ lobumun başının altından çıktığını standart model bağlantısına tıklağım anda farkettim. Sayfayı açtığınızda sizin de göreceğiniz gibi, görsel olarak bir gün önce gerçeğini gördüğüm Rodin’in Düşünen Adam’ının illüstrasyonunu kullanmışlar!
Bitmedi, ilerleyen sayfalarda dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma merkezinden, Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi’nden bahsetmişler. Bir ay öncesine kadar varlığından habersiz olduğum bu merkez hakkında okuduğum ilk kitap geldi aklıma: Kabuk Adam. Aslı Erdoğan’ın romanı tabii ki bütünüyle CERN’den bahsetmiyor, kısmen kendisi olabilecek bir kadından bahsediyor: CERN’de master yapan, bir fizik semineri için tropiklere giden bir türk kadını ve orada yaşadığı –yaşamadığı da diyebiliriz- aşktan… (ne çok cern dedim) Neyse, dediğim gibi kitabı bir solukta tatilde okudum ve of of diyerek döndüğüm gibi başka bir kitabını, Mucizevi Mandarin’i alıp okudum.
Ve son olarak burada benim daha önce yapmayı düşündüğüm fakat yapmak için kılımı kıpırdatmadığım –ki bu bir Pınar klasiğidir- birşeyi daha kullanmışlar. Yakın geçmiş diyebileceğim bir zamanda fraktal sanat örneklerini karıştırır o sonsuza uzanan spirallerden büyülenmişcesine arka plan olarak belirlerken –ben var mikrosoft türkçesi bilmek, evet evet mikrosoft dedim- bu sitedeki bazı fotoğrafların da onları andırdığını hayretle farketmiştim. Üzerine okuduklarımla bunları kafamda oturtup, evrenin tüm bilgisinin en büyükten en küçüğe bir galakside ya da bir atomda tekrar tekrar tezahür ettiğinden bahsedeceğim ve görsel olarak da böyle bir fotoğrafla –henüz yapmadığım- fraktalını yerleştireceğim şık bir mesaj tasarlamıştım. Benden önce davranmışlar, tebrikler.
Pratikte hiçbir bilgi içermeyen bu mesajın sonunda –eleştir Pınar kendini, başka da bir şey yapma- bütün bunların sağ lobumla ne ilgisi olduğunu bilgiç bilgiç anlatmak isterdim. Ancak bu mesajı öğle tatilinde bitirebilmem için bunu –da- bir süre ertelemem gerekiyor. Bakıyorum saate, evet yetiştirdim, ne mutlu bana! (Hoş, yetişmese ne yazar, düzeltiverirsin yayımladığın saati, olur biter, değil mi? Bütün bunları yazarken şansını zorlamamış olursun hem. Bak hala tıkır tıkır yazıyor…)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:27
4
sesli koro
