diğer herşey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diğer herşey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2010

Hiç İşte…

Dün bir arkadaşımın gönderdiği bağlantıyı tıkladım, bir yazı, okudum, güzelmiş dedim. Sitenin görünümü hoşuma gitmişti zaten, reklam yok, sade bir tasarım var, sararmış bir kitabın sayfalarını okur gibi, huzur veriyor. Bu huzuru biraz daha yaşamak için kalmak istedim, biraz daha okumak… Sayfanın sağ üst köşesinde editörün önerisini gördüm, neymiş bakalım deyip tıkladım. Ali Türkan’la tanışmam böyle oldu işte, o zamandan beri de şurada alt alta yer alan yazılarını okuyorum kendisiyle konuşur gibi. Eğitime dair, edebiyata dair neden kimse bunları yazmıyor dediğim yazıları su gibi akıyor, okudukça susuzluğum artıyor mu azalıyor mu bilmiyorum, niyeyse okumayı da bırakamıyorum… İki yıl önce öldüğünde 43 yaşındaymış, bana sorsalar sadece yazdıklarına bakarak daha büyük bir sayı söylerdim yaşı için. Bunları bugün şu yazıdan öğrendim.

Öğrendim de ne oldu? Hiç işte… Hayıflanıyorum, iyi bir yazar, bir insan varmış, yaşarken bile haberim olmamış, bir hayırsever yazılarını internette derlemiş de, o sayede… Düşünüyorum, göçüp gittiğimde geride ne bırakacağım? Hiç işte… Bana bu son cümleyi yazdıran haleti ruhiyeden hiç bahsetmeyeyim ki geride iz/ yazı/ kitap/ herhangi yararlı bir şey bırakmaksızın gitmek bir işe yarasın!

10 Haziran 2010

2006dan 2010a...

Bugün bir şey dürttü beni uzun zamandır el atmadığım bloguma bir el attım. Bir yazımın yayımlandığını fark etmiştim dün, onu eklemekle başladım. Böyle hangi yazısı ne zaman nerede yayımlanıyor bilmeyen bir yazarmışım gibi konuşuyorum işte. Hepi topu iki dergiye yazıyorum, şimdilik.
 
Sonra eski sayılarda çıkan ancak nedense bloga yerleştirmeyi şu ana kadar ertelediğim diğer yazılara el attım. Gezmişim, düşünmüşüm, hissetmişim, yazmışım. Yazdıktan sonra benim olmaktan çıkmış, niye kendi bloguma yerleştiriyorum, zaten beğenmiyorum, bu kadar tevazu akşama yeter mi, eve giderken tazesini alsam mı diye düşünürken şöyle bir fikir geliştirdim: O yazılar uçurduğum uçurtmalar olsun, rüzgar öyle yükseklere taşımış olsun ki o onları, ipim yetmesin, ben de ipin yetmeyeceğini anladığım anda elimde kalan kısmına asılmak yerine avucumdan gökyüzüne kayışını izlemiş olayım. Sadece, artık göremeyeceğim bir yerde olsa da o uçurtmanın var olmuş olduğunu hatırlatmak için yeryüzüne temsili gölgesini çizeyim. Blogda sayı numarası ve başlığı ve kaybolmayacağını umarak url adresi yazdığım kayıt da o gölge olsun. Nasıl?
 
Neyse, şimdi asıl önemli noktaya gelelim… Bütün bu işleri yapar kayıtları düzenlerken aniden fark ettim ki bugün taa 2006 yılında ilk kez buradan merhaba deyişimin üzerinden tam tamına dört yıl geçmiş! Vay be! Aynı anda çocuk doğsa şimdi kreşe başlamıştı! Bense, önce hologramcı oldum, dilekler tuttum, gerçekleştirdim, sonra yazar oldum, aşık oldum, gezdim tozdum, dans ettim, İspanyolca öğrenmeye başladım, okur-yaşar oldum… Eh, ben de az şey yapmamışım, durduk yerde hayat muhasebesi bile yaptım, daha ne olsun?!
 
Ne diyordum, kesin unutulduğunu düşünen blogumun ruhu dürttü beni! Ne yani, olamaz mı?! Hayatta her şey olabilir, bunu bilir bunu söylerim…

29 Nisan 2009

Kars, Digor vs.

Şu anda bir yanımda kuru yemişlerim bağdaş kurmuş bu satırları yazıyorum. Altta kalan ayağımın serçe parmağındaki nasır, üzerine ağırlık bindiği için acıyor, onun dışında bir derdim yok. Neden bunları yazıyorum? Eh bir yerden başlamak gerek de ondan!

Bugün öğlenden şu ana kadar neredeyse aralıksız yazacaklarımı düşündüm. İşyerinde, işten çıktıktan sonra yürüyerek eve ulaşana kadar iç sesim hiç durmadı desem yeridir. Tabii ki onun söylediği herşeyi hatırlamıyorum, şu an önemi var mı, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim yazasım var ve gördüğünüz gibi yazıyorum.

Bu fikir öğlen geldi aklıma. Her öğlenden değişik olarak -mı acaba?- önce çıkıp biraz yürüdüm. Ayaklarım beni göztepe parkına götürmüş. Parkın haftaiçi gündüz halini hiç görmemiştim. Laleler açmış ve semt sakinleri kah çocuklarını parkta oynatarak kah bankta dinlenerek bir güzel parkı kullanıyorlardı. Bu insanlar muhtemelen onbeş dakika önce de oradalardı, aynı anda ben inanılmaz yüksek bir ses tonu ve agresif bir tavırla 'sözlerine dikkat et ben karslıyım' diyerek kafa tutan bir müşteriye laf anlatmaya çalışırken yani. Sadece bu bile başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlattı bana, mümkündür ya, mümkün olmalı!

Neyse, dıştan bir tur atıp parkın içindeki gül bahçesine geçtim. Güller henüz açılmamıştı ama gölgedeki banklar pek hoş görünüyorlardı. Oturdum, çantamdan elmamı ve bir önceki gün aldığım ve okumayı bitirmediğim Uykusuz'u çıkardım. Zamanım bol ya, didik didik okuyorum. İç sayfalarda mini mini puntolarla yazılmış yazılar var. Misal Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur yazmış, ya da Benim de Söyleyeceklerim Var, Umut Sarıkaya yazmış. Onları okudum. kah kah kah gülmesem de gülümsedim, sonuna kadar okudum ve dünyadan koptum, hoşuma gitti. Bunları yazanlar da yarı yaşımda zıpırlardır, onlar da şöyle insandır, ne kadar kazanıyorlardır, ne kadar okuyorlardır, toplamda ne kadar çalışıyorlardır diye düşünmedim, bir tek okuduğum yazıyı kaç kere tekrar yazmış ya da üzerinden geçmiş olabileceklerini düşündüm, o da birazcık. Sonuçta ortada üretilmiş bir şey var, bu ürün bana ulaştı ve ben o ürünü zevkle kullandım, bu kadar!

O anda zihnimde bir ampul yandı. Çünkü parka giderken müşteriyle uğraşmayacağın bir iş yapmalı, ne yapmalı acaba diye düşünürken kısa ve berrak bir şekilde üretmek lazım fikri geçti. Uykusuz da okuduğum yazılar da buna cevap oldu. Okunacak şeyler olur, gülünecek şeyler olur. Neden daha çok yazmıyorum? Neden Uykusuz da ya da ona benzer bir dergide yazmıyorum? Hadi onu bırak, terapi niyetine al işte blog, yaz yazabildiğin kadar! Değil mi ama?!

Akşam yürürken yazma konusunda acayip gaza gelmiş şekilde kendimi de ve reye attım. Ta ne zaman alıp okumaya karar verdiğim fakat okumaya başlayıp yarım bıraktığım kitaplar düzineyi bulduğu için almayıp, dolayısıyla okumadığım bir kitap vardı; Stephen King'in Yazma Sanatı. Olup olmadığını sormak için beklerken bir düşünce daha geçti: bunu alıp okuyunca ne olacak, yazar olmuş mu olacaksın?! İçsesim doğru dedi, o ya da bu kitabı okuyarak yazar olmayacaksın, yazarak, yazmaya bir yerden başlayarak olacaksın. Vakit kaybetmeden hemen çıktım. O kitabı ve çok takdir ettiğim başka bir yazar olan Asimov'un otobiyografisi olan Dolu Dolu Yaşadım'ı ve birkaç kitabı daha internet kitapçısından de ve reye göre çok daha uygun fiyatlarla sipariş verdim. Aferim bana!

Şimdi, yazımı geliştirmek için bir yazar koçuyla mı çalışsam acaba diye düşünüyorum. Şu sıralar pek moda ne de olsa... En son hayatım değişti seminerine gittim ya, hayatımda bir değişim yaratmak için adım atmam gerektiği konusunda feci motive hissediyorum kendimi. Yarın sabah altıbuçukta uyansam kendiliğimden tekrar uyumak yerine bilgisayarı açıp yazmaya başlayacak kadar diyeyim, siz anlayın! Bu konuda zaman limiti olan ve gerçekçi bir hedef de koymam gerek kendime. Ancak bu hedefin ne olacağını bilmiyorum. Ne gerçekçi olur, artı yaratıcılık gerektiren konularda gerçekçi olmak gerekir mi? Her gün bir mesaj girmek mi? Haftada bir öykü/deneme vs yazmış olmak mı? Yazdıklarımı bir yerlere göndermek mi? İşte koça danışılacak bir konu daha. Ve tabii bu hedefe ulaşma adımlarını belirlemece falan... Bir yanım alışıla geldiğim üzere bu kadar yapılacak işin üzerine aman uf diyor ama yok ya, harbi motiveyim, hala yazıyorum mesela...

Neymiş? Karslıyım diyene ben de Digorluyum diyecekmişiz! Ya da geçmişi sevgiyle bırakıp yeni bir geleceğe yol almak üzere gerekli adımları atacakmışız.

19 Şubat 2009

universalove

Bu akşam bu filmi izledim. Filmin bitişinin üzerinden daha saat dolmadan sonunu size yetiştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonunu anlatmayacağım gibi, ortasını ya da başını da anlatmayacağım. İzlemek isteyen ifistanbul kapsamında varsa bir gösterimi daha gider, izler.

Olay şöyle gelişti: Sonsuzluğun içinde bir an -bir an diyorum ama ne kadar sürdü bilemiyorum, ölçemediğimiz için öyle ifade ettim- big bang oldu, sonra gaz ve toz bulutları dağıldı -oralar biraz uzun ama özetle öyle deyip devam edebiliriz- ve ben kendimi caddenin bostanında ekin ekerken mi desem, hasat yaparken mi desem, yoksa ekinlerin üzerindeki kargaları kovalarken mi yok yok danayı kovalarken buldum. İş zahmetli ve yorucuydu ve üstelik uzun sürdü. Biter bitmez kendimi eve atmak yerine bir filme attım, o da hemen karşıdaki kültür merkezinin geniş mi geniş, kırmızı mı kırmızı, tiyatro mu tiyatro salonunda -anlam dediğin nedir ki diye sormak istiyorum şu noktada kendi yazdıklarımı okumamın akabinde- ifistanbul filmleri gösteriliyor olması sayesinde oldu. Maksat kafa dağıtmak.

Neticede kafa dağıtıldı mı? Dağıtıldı. Üstüne bir miktar da caddenin o geniş, o ferah, o yağmur altında ıslanmış, o insansız, o sevgili -demek istiyorum şu noktada- kaldırımlarında yürüyüş yapıldı mı? Yapıldı. Yürürken derin derin nefes verilip sonra alındı mı? Verildi ve alındı. E daha ne olsun?! Bir insanın midesi durduk yerde yanmıyorsa, gece dişlerini gıcırdatmıyorsa ve kendi diş gıcırtısının sesine uyanmıyorsa, yaptığı her ne ise bundan hoşlanıyorsa ve mutlu oluyorsa, bir insan daha ne ister azizim?!

Sevgili dokur, sen onu bunu bırak da derkinin 31. sayısı çıkmış, haberin var mı onu söyle. Ahanda burada!

17 Şubat 2009

Kedi var, kedi var

Kadıköyden ayrılmadan şubenin önunde yaşamaya başlayan bir kedimiz olmuştu. Sırtının arkasından kuyruğuna kadar siyah, başi göğsü ayakları beyaz, beyaz dediysem kirli beyaz, sokak kedisi malum... Siyah kuyruğunun ucu sanki beyaz boyaya daldırılmış gibi beyazdı. Kendisine yiyecek verenlere karşı bile pek nadan, sokak köpeklerini sindirmiş, ne sevdiren ne yaklaşan aksi bir kediydi. Bir yardımseverin sağladığı bir parça kartonun üzerinde uyur, güneş açarsa güneş gören bir yere geçer, yalanır da yalanırdı...

Yeni şubenin de kedileri var. Bir tanesi kapının hemen yanındaki girintiye konuşlanmiş tosun mu tosun bir sarman. Keyfine pek düşkün olduğunu sürekli kumasş kaplı süngerden yapılmış mini bir pusete benzeyen yatağından çıkmadığına bakarak anlıyorum. Cadde kedisi olmak başka birşey!

02 Şubat 2009

Degrade

Ben bugün degrade kelimesinin anlamını öğrendim. Aferim bana! Ve bu kelimeyi cümle ve paragraf ve kompozisyon içinde kullandığım akıllara zarar bir metin yazdım, amanın diyorum.

Geçende bir öğlen, vitrinlerde ne var ne yok diye bakınırken bir mağazada mankenin üzerinde dehşetengiz bir elbise gördüm. Omuzlarından kıpkırmızı başlıyor, fuşyaya ve bordoya ve nihayet etekuçlarında mora dönüşüyor. Modelinde pek birşey yok, v yakalı kloş etekli bir elbise. Favori renk tayfımın tamamını bir elbisede görünce gözlerimi kamaştı. Mağazanın içinde bir süre o elbiseyi giyen cansız mankenle flört ettim diyebilirim. Etrafındaki raflarda dolaşıyorum, elime ne alsam onun yanında soluk kalıyor, bir elimdekine bakıyorum, bir de göz ucuyla mankene. Sırtımı dönüyorum, bu sefer karşımdaki aynada yansımasını görüyorum. Aklımdan düşünceler akıyor, böyle bir elbiseyi nerede giyeceksin, neyle giyeceksin, senin üzerinde iyi duracak mı, senin bedenin kalmış mı... Cık, o birbirinin içine geçmiş renkler aklımı çelmeye devam ediyor ve öğle tatilinin bitmesini fırsat bilerek kendimi dışarı atıyorum.

Sonra, hayat bu ya, o elbiseyi giyebileceğim bir olay olacak oluyor ve ben koşa koşa o mağazaya gidiyorum. İçimde elbise çok güzel olduğu için hepsinin satılıp bitmiş olduğu korkusuyla ulaştığımda hiç de öyle bir şey olmadığını görüyorum. Geriye bir tek üzerimde nasıl duracağı konusu kalıyor. Denediğimde sanki üzerime göre biçildiğini görünce derin bir oh çekip muzaffer bir havayla kasaya yönleniyorum.

Giyecek yer çıktı ya hazırlık yapmalı, ayakkabı çanta uydurmalı. Şu sıralar elimi attığım herşeyin gözünü çıkarma eğiliminde olduğumdan vitrinleri değil kumaşçıları gezmeye başlıyorum. Niyetim tam eteklerindeki mordan kumaş alıp Necmi Ustanın yolunu tutmak. Elbiseyi kumaş toplarının yanına tutarak uygun tonu bulmaya çalışıyoruz, elbiseyi düzgün katlamak için açınca kumaşçı şaşırarak 'e bunun kumaşı degradeymiş' diyor ve böylece hayatımda ilk kez bu kelimeyi duyuyorum. Duymakla kalmayayım öğreneyim diye soruyorum, baskı mı dokuma tekniği mi? Dokuma tekniği diyor ve kendisindeki örneklerden gösteriyor. Hmm, diyorum, ben bugün degrade kumaştan elbise aldım, degrade kumaşın bir dokuma tekniği olduğunu öğrendim, bunu anlatmalıyım.

29 Ocak 2009

E Merhaba!

Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başında sevgili bloguma çekidüzen vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum. Ocak ayı bitti ve ben bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.

Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiğinde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamaşırlar, beyaz ve ten rengi çamaşırlar, uzun ince çoraplar, pantolon çorapları, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çıkarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.

Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasına daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalması ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.

Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsediğimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..

Neyse, bu yazı yazma konusuna umutsuzca takık olduğum bir zaman diliminde araştırdım. Söyle gugıl dedim, nasıl yazar olunur ve karşıma yazaratolyesi çıkmaz mı? Okudum, oradan besinimi aldım, hala da alıyorum. Sonra gugıl dedim, işin daha bitmedi, yazı nasıl geliştirilir, bir bakıver ve karşıma atakansonmez’in benimblog sayfası çıkmaz mı? Sayfanın bağlantısını şimdilik veriyorum ancak içerik foruma taşındığı için burada sonsuza kadar kalacağına çok güvenemediğimden yazı geliştiricinin orijinal ve çeviri metnini buraya -buraya nereye?- kopyalıyorum. Bu sayfayla ilk karşılaştığım anı hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım annem bana forumun adresini göndermiş ben de kilo verme müziklerini dinlemeye başlamıştım. Bir de yazı yazmayla ilgili olanı gördüğümde dehşete düşmedim, sadece dertlerimin devasının aynı adrese çıktığını anlayıp vaauv demişimdir. Zaten forumda bu metnin yer aldığı ücretsiz bir müzik yok, ya da ben rastlamadım. Ve zaten kendinizi bombardımana tutmayın, konuları sırayla dinleyin öneriliyor.

Neyse, ikidir neyse ile başlıyorum paragrafa, farkındayım. Bunu fark edince yine neyse demek geliyor içimden. Koyuvermiş günümde miyim neyim! Ay bunun üzerine de neyse diyesim ve koca bir kahkaha atasım geliyor. Hahaha! Yazmanın iyi tarafı bu, yazmaya başlayana kadar kıvranıyorum, başladıktan sonra da eğleniyorum ve buna değdiğine hükmediyorum. Konuyu dinlediğim telkinlerin etkilerine getiremedim bu arada, onun da farkındayım…

Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşıladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde öğrendiğimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünmem.

Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdiği suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşısında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başındakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.

Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çıkıyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla öğün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.

Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çıktığında kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çıkıyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşısında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.

Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.

Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşıma çıkan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşıyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…

Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşılaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşılıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çıkarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.

Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim, hayal bile olsa, o doğrultuda yaşayayım ve olmak istediğim insan olayım. Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştinin subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!

16 Haziran 2008

10 Haziran 2. yaşgünü!

10 Haziranda Gülten Akının peşinden yazarken unutmuşum. Sonrasında başka bloglar arasında bir yaşgünü mesajı okuyunca aklıma geldi. Yaw benim blog da yazın güneş ta tepedeyken doğmuştu, acep ne gündü diye düşündüm ve ne göreyim?! 10 haziranmış!

Zaman geçer, doğumgünleri de... Yıldönümü dediğimiz gün nihayetinde yılın 365 gününden biridir. Ancak sevgili blogumun ikinci yılı, henüz burada yazmamış olsam da kuruluş amacını tamamladığı günlerde doldurdu tam. Evet, hologram blogu ilk hologram yapışımla birlikte ikinci yılını kutluyor! Detaylar az sonra...

13 Mart 2008

Kokolojiden nereye

Fırından reçelli bir çörek aldınız. Ama eve gelip bir ısırık alınca en önemli malzemenin eksik olduğunu gördünüz: reçel. Bu kötü şansa nasıl tepki verirsiniz?

1. Halkalı çöreği fırına geri götürür yenisini alırsınız.

2. Kendi kendinize 'olur böyle şeyler' der ve çöreği yersiniz.

3. Başka birşey yersiniz.

4. Sade çöreği balla veya reçelle doldurup daha lezzetli hale getirmeye çalışırsınız.

Haftasonu bu kokoloji sorusunu ve seçenekleri okurken daha dördüncüye gelmeden çöreği bal ve cevizle yediğim gözümün önüne geldi. Bu soru kötü sürprizler sözkonusu olduğunda arkadaşlarımız arasındaki rolümüzü ortaya çıkarıyormuş. Benim gibi 4. şıkkı seçenler hakkında şöyle diyor kitap: Yaratıcı çözümleriniz sizi grubun parlak fikirler üreticisi yapıyor. Herkesin sağduyusu vardır ancak sizde biraz solduyu da var. Böylece diğerlerinin sadece sorun gördüğü noktada siz çözümler de görüyorsunuz.

Konuyu buradan nereye bağlayacağım. Bu blogda işimden bahsetmiyorum. Bahsetmeyeceğim de. Ancak son görev yerimde hergün ilginç insanlarla ilginç deneyimler yaşıyorum, bu bir.

İkincisi üç ay önce ilginç bir keşfedilme macerası yaşadım. Bu hayatıma sanki o zamana kadar beni sevmek, onaylamak ve cesaretlendirmek için beklemiş gibi davranan birbirinden güzel bir çok güzel insan ve onlarla iletişim sağladığımız, günlük mesaj sayısı 100leri bulan hatta aşan bir grup kazandırdı.

Ben de yukarıdaki kokoloji sorusunda çıktığı gibi baktığım her yerde keyifli birşey gören bir cin olduğum için işyerimdeki maceralarımı gruba yazmaya başladım. Yine o gruptan bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine yazdıklarım kaybolmasın diye birşeyler yapayım, onları blog arşivime ekleyeyim dedim.

Bu mesajımı takip eden ve öyküler kategorisinde yer alan yazılar onlardır.

19 Aralık 2007

Mahşer-i Cümbüş

Bir grup tiyatro sporcusunun resmi adı. Hadi grup ve tiyatroyu aynı cümle içinde kullanmakta bir yanlış yok. Sporcuyu eklemenin de bir o kadar doğru olduğunu canlı performanslarını izledikten sonra anladım. Duyanlar duymayanlara söylesin: onları mutlaka izleyin!

Mahşeri Cümbüşle tanışmamız nasıl oldu hatırlamıyorum. Hafta sonu, misal cumartesi evdeysem o saatte uyuyorumdur, dışarıdaysam da dışarıdayımdır, TV başında değil. Ancak her nasılsa cumartesileri Fox Tv’de gece yarısı başlayan programlarını bir şekilde keşfettim ve o günden sonra mahşer-i cümbüş, cumartesi geceleri uykumun katili oldu resmen!



Buraya kadar bir şey değil. Olanlar bir Cuma akşamı taksimdeki Hayalhane’de canlı olarak izledikten sonra oldu! Beyin Fırtınası performansı toplam 1.5 saat sürdü. Biraz daha uzun sürseydi ben ve diğer izleyiciler aralıksız gülmekten kaynaklanan sağlık sorunları yaşayabilirdik. Olanların komikliği o derece yani! Üstelik beyin fırtınasının etkileri sonrasında da devam etti. Hala aklıma geldikçe güldüğüm yetmezmiş gibi –etrafımdakiler gülme konusunda cömert bir insan olduğumu bilirler ancak bunu durup dururken yapmama alışık değillerdir, dolayısıyla imajımda hafif bir sarsıntı yaratmadı değil, durumu bilmeyip vah vah pek de gençmiş diye acıyanlar da cabası!- izleyecek canlı performans seçme konusunda diğer seçeneklere karşı ciddi bir beğenemezlik yarattı!

Bu kadar beğendiğin, gülmekten öleyazdığın performans ne ola ki diye soranlara ne desem boş: gidin izleyin. Tv’de izlemek –programın adı Anında Görüntü Osman Tan bişey sunuyor- fikir verebilir, canlı izledikten sonra ancak bir parmak bal kadar olduğunu siz de anlayacaksınız. Şahsen ben İstanbul’daki tüm arkadaşlarımla bir mahşeri cümbüş Beyin Fırtınası ya da Tiyatro Sporu performansında buluşmak üzere sözleştim. Ankara’daki bütün arkadaşlarıma da kendileri ve sevdiklerine hediye edecekleri en keyifli 90 dakika olduğunu anlattım.

Sitelerinden öğrendiğimiz kadarıyla İzmir’de de programları oluyor. İstanbul’da daha büyük salonlarda –BKM biletleri satışta- çıkacaklarmış, Hayalhanedeki gösterileri devam edecekmiş, TV programları eminim artacaktır… 5 yıl önce kurulduğunu öğrenince kendime esef ettim. Bence bildiğimiz tiyatro ve komedi anlayışını kökten değiştiren bir devrimdir mahşeri cümbüşün yaptığı. Bu özelliği ile bilet fiyatının her kuruşunu fazlasıyla hak eden tek canlı performans benim gözümde. Bana sorarsanız daha önce izleyen izlemeyen gitsin izlesin. Mahşer-i Cümbüş de bize tanıttıkları bu sporu iyice geliştirsin ve o, performans sonunda bize teşekkürler ederek kapıdan uğurladıkları samimiyetlerini korusun.

28 Kasım 2007

Hayatımdaki Diğer Şeyler

Merak etmeyin durduk yerde günlük hayatımdaki alışkanlıklarımdan ya da yüz yıl düşünseniz merak etmeyeceğiniz başka detaylarımdan bahsetmeyeceğim. Son zamanlarda fazla mesaj yazmamamın bu seferki nedeni konu darlığı değil, başka işlerle uğraşıyor olmam…

Kısaca bir süredir bununla uğraşıyorum. O uzun yazının birazını bile okuyanlar içeriğin benim kalemimden döküldüğünü anlayabilir. Durum aynen orada yazılanlardan ibaret ve doğal olarak bu sitenin tanıtımını yapmaktayım. Blogda da bahsetmeyi, burayı bir kar kapısı olarak görmediğimden olsa gerek, düşünmemiştim. Ancak bunun kendimle çeliştiğine karar verip bahsetmeye karar verdim. Aksi takdirde insanları, bunlar internetten yırtmaya çalışanlar, bunlar benim cici okurlarım şeklinde kategorize etmiş olacaktım, ki hiç normalde yaptığım bir şey değildir! Hem benim okurlarımın cümle alemden ne eksiği var ki olanları en son onlar duysun?! Hiç işte…

Buraya kadar yazdıklarımda bol bol işaret sıfatı kullandığımı fark ettim, ki bu ancak google’da bununla, orada, bunlar gibi kelimeler aratanları –eğer varsa diyeceğim, ama neler aratmıyorlar ki?- buraya yönlendirecek anahtar kelimeler. O nedenle durumu açıkça anlatayım:

Efendim, uvme diye bir şey var. Online oyun, sosyal ağ ve ağ pazarlamasını (mlm de diyebiliriz, multi level marketing kısaltması olarak) birleştirip hepimizi gönüllü bağımlısı yapacaklarını iddia ettikleri oyunları ve zengin edecek sistemiyle gümbür gümbür geliyorlar. Ortada henüz bir şey olmadığı için ‘iddia ettikleri’ diyorum ve bunun gerçekleşme olasılığın %50 olduğunun farkında olarak devam ediyorum. Bu durumda ne yapılır? Ya ‘eee? Yani?’ der geçilir, ya da üye olunur. Ben ikinciyi tercih ettim, ve şimdiden başıma bir sürü güzel şey geldi. Sponsorum Türk çıktı, bu konularda benden bile deneyimli olduğunu öğrendim, bana bir dolu yol yordam öğretiyor ve evet, O da uVme’de benim gördüğüm gibi büyük bir potansiyel görüyor.

Şu ana kadar öğrendiğim tüm spiritüel şeylerin doğrulaması gibi, aynı frekansta olduğum kişiyi mıknatıs gibi çekmişim ve öyle olmaya devam etmesini diliyorum. İnternetten yırtma gayreti işin şaka tarafı. Açıkçası hiç de zengin olacağım diye vicdanımı bir kenara koyduğum bir iş için kendimi paralayacak değilim. Aksine, her anından keyif aldığım bir süreç başladı, benim takımıma katılanlar için de öyle olacak, dolayısıyla bu katlanarak artsın! Fark ediyorum ki hayatın her anını kendime meydan okuma seremonisine çevirmekte ustayım. “Hah, hem etik ol ve daima tok. E nasıl kitleleri takacaksın peşine?” diye soruyor içsesim, ben cevaplıyorum “Olur oluuur, endişe etme sen, var bizim gibi insanlar…”

Özetin özeti, şu anda daha önceki yazılarımda bahsettiğim bolluk bilincine giden doğru yolda olduğumu düşünüyorum. Aksi çıkarsa neden öyle olmadığını da yazarım tabi…

Bir de, üyelik şimdi parasız. Üye olunca sponsorumun bana aktardıklarına ek olarak kendi bildiğim her şeyi yine parasız olarak aktarmaya başlıyoruz. Oyunlar açılınca, yani 21 Ocak 2008’de, oyun oynamak tercihinize göre ücretsiz veya ücretli+daha çok kazanma imkanlı olacak, üye olmak ise ücretli olacak. Bunu söylemeyip kandıranlardan yeterince dilim yandığı için özellikle belirtiyorum. Ve açıkçası ücretli olmasını garipsemiyorum. Hayatta ne kadar ekmek verirsen o kadar köfte alıyorsun, bizzat test ettim ve ekmek vermeden köfte alana rastlamadım!

21 Eylül 2007

Dr. Kuantum İstanbul’daymış



İzleyip yorumladığım What the Bleep serilerinin fikir babası olarak geçen kuantum fizikçisi Dr. Fred Alan Wolf’un İstanbul’a geleceğini medyadan, detaylarını buradaki resmi web adresinden öğrenmiştik. İlgi alanıma giren bir konu oldu mu gözü kapalı bir sazanlık sergileyen ben, nasıl olduysa bu habere ‘a öyle mi?’ deyip geçmiştim. Hafta içi etkinliklere katılma olasılığım yıllık iznimin tamamını kullanmış olma gerçeğiyle yüzleşince sıfırlandığı için olabilir. Yoksa herkesin itiraz ettiği fiyatı, karlı bir seminer için normal görünüyordu bana göre…

Bilgi para ilişkisi hakkındaki genel fikrim bilginin para etmesi gerektiğidir. Dolayısıyla basın toplantısında söylediği gibi –şimdiye kadar bilmemekle ne büyük şey kaybettiğimiz, dolayısıyla onun seminerinde öğrenmek için can attığımız- bir takım sırları ifşa edeceği seminer için bir günümü ve 800 ytlmi ayırırdım.

Ne var ki, Ebru Drew’in Vatandaki yazısını okuyana kadar semineri tamamen unutmuştum bile. Yazıdan çıkan ‘ bu muymuş?!’ anafikrini kabullenmeden önce seminere katılıp da deneyimlerini paylaşan başka biri varmıymış diye minik bir araştırma yaptım fakat Onur Baştürk’ün Kelebekteki yazısı dışında bir yazıya ulaşamadım. Onun yerine kendisi ne demiş bir baktım, bakmaz olaydım! Bolca sabaha konuşmuş, Pazartesi ‘secret saçmalık, sözlerimi çarpıttılar, asıl sırrı seminerde açıklayacağım’ şeklinde promosyon demeçleri, Perşembe ‘çekim değil titreşim’ vs vs… Bir de ‘bir işi seversen ve tüm enerjini ona ayırırsan o konuda en iyisi olabilirsin.’ Buyurmuş, ki ben de bunu bilip bunu söylerim!

Benim bu seminerden öğrendiğim –gitmediğim halde- ‘şşt! bir sırrım var, şu kadarlık bedelini ödersen sana söylerim’in yeni çağın mevcut bile olmayan ürünleri pazarlama stratejisinin bir parçası olarak ciddi bir pazar yarattığıdır nokta.

10 Eylül 2007

Buralardayım aslında

128295149867813750psstrudyla.jpg


Neredeyse bir aydır doğru düzgün bir mesaj ekleyemememin bir tek geçerli nedeni var, o da kendimi tatillerden alamamış olmam. Ancak iki haftadır şehirdeyim ve devamsızlığımın geçerli olmayan nedeni gayet alakasız bir şekilde, materyalist amaçlar peşinde zaman ve para harcıyor olmam. Detaylarını paylaşabilirim, paylaşmayadabilirim. Şu kadarcık deneyimime dayanarak özetleyebilirim ki, konusu ne olursa olsun, içinde reklam barındırmayan bir siteye içerik sağlamaya devam etmek neredeyse her kliklemenin parasal bir karşılığının olduğu günümüz internet deryasında bulunmaz bir nimetmiş. Bunun farkında olup buna devam etmek diğer taraftakilere göre su katılmamış safdillik olarak görünebilir. Ancak ben kokoloji kitaplarından tescillenmiş özgüvenimle, tavsiye edildiği üzere kibirli olmamaya gayret ederek, ilk görüşü benimsediğimi ifade etmek istiyorum ve sevinçle muştuluyorum: Eylemlerim devam edecektir efemm!

Ben eylemlerim üzerinde çalışırken siz de yukarıda karelerden birini gördüğünüz bu siteye bakın, gülün... Anlamıyorum diye moralinizi bozmayın, kedingilizceyi kısa sürede kapıyor insan.

14 Ağustos 2007

Gittim Gördüm Geldim



İşte benn! Oradaydım! Bir şekilde yolum düştü ve bu belli olur olmaz oradaki hologram cıların ve salsacıların mekanını araştırdım. Elime bir de şehir haritası geçirir geçirmez soluğu Amsterdam'daki tek hologram galerisinde almaz mıyım? Alırım tabi... Elimde krokiyle dükkana daldığım gibi sohbete başladık. Yazıkki asıl ihtiyacım olan pozlanmamış holografik materyal bulunmamaktaymış. Onun yerine bol miktarda ve çeşitte pozlanmış plakalar mevcuttu. Benim ilgili bir hobici olduğumu anlayınca oradaki amca litiholo diye bir kit var diye başlamaz mı? Hemen, biliyorum ben onu dedim; ikimiz bir ağızdan çalışmıyor deyişimiz çok komikti... Bildiklerimden devam etti holokits diye, bir de geola varmış. Sayesinde öğrendim, ulaşılabilir birşeyler çıkarsa hemen tefrika edeceğim, kuşkunuz olmasın...

Ve aşağıda beni muhteşem Salvador Dali ile görüyorsunuz. Neredeyse aynı boydaymışız ama benim kaşım o kadar kalkmaz tabi. Hazır oralara gitmişken Madame Tousseu'daki heykelinden bahsediyorum. Başında biraz yüreğimizi hoplattılar ancak heykelleri görünce japonlar yapmış abi diyesi geliyor insanın!


10 Ağustos 2007

Koşan Bulutların Adası

Rüzgârı insanın içinde esen ada:
Gökçeada



Bir varmış… Bir yokmuş… Kuzey egedeki iki adamızdan büyüğü olan Gökçeada, doğa ve dinlenme tatili için gidilesi görülesi bir yermiş. Mutlaka bagajında plaj şemsiyesi olan bir arabayla gidilmesi, tüm köyleri ve koylarının görülmesi, Tepeköy’de Barba Yorgo’da kalınmıyorsa bile bir akşam meyhanesinde kafa çekilmesi, ondan önce sizi karşılayan Eleni’ye mutlaka uğranması, merkezdeki Çakır’ın yerinde radika, karşısındaki pastane Meydani de efibadem kurabiyesi, Zeytinli Köyü'nde Beşiktaşlı Hristo’da tatlı yenmesi, Madamın dibek kahvesi içilmesi ve adaya özgü kekik balı, keçi peyniri ve zeytinyağı tadılması şart olan bir mini cennetmiş… Rüzgârın yönüne göre batı ucundaki Gizli Liman'da, güneydeki Laz Koyu'nda güneydoğusundaki Aydıncık'ta denize girmeden, o berrak denize hayran kalmadan döneni zaten dövüyorlarmış. Hah, bir de Aydıncık'taki tuz gölünün çamuruna bulanmak, bilmiyorsanız bile rüzgârlı deniz sporlarından en az birini denemek, geceleri keçi seslerini dinleyip yıldızları izlemek eğlence anlayışınıza uyuyorsa hiç durmayın, soluğu Çanakkale Kabatepe’de alın diyorlar… Dönünce keçilerin melemelerine karışan çan seslerini ve rüzgarın uğultusunu duymaya devam edeceğinizi garanti ediyorlar!

10 Haziran 2007

Tarihte Bugün: 10/06/2006

Pınar D. Hologram blogundan yayına başladı.



Şimdi: 10/06/2007
Pınar D. Hologram blogunun birinci yılını biraz buruk bir şekilde 76. mesajını yazarak kutluyor.

Bu mesajı aslında elimde ilk hologramım ve yüzümde kocaman gülümsememle çekindiğim güncel bir fotoyla süsleyerek, sürpriz tadında yazmak isterdim. Gerçi bu mesajı yazmamın an meselesi olduğunu biliyorum ancak, gerçekleşmeden atıp tutmak doğama aykırı olduğu için sessiz bir doğum günü kutlamasını tercih ediyorum.

İlk yıl hologram yapmamanın keyifli yollarında epey ilerledim. İkinci yıl keyifle hologram yapma konusunda da ilerlemeyi diliyorum.

08 Haziran 2007

Mizah Ruhun Gıdasıdır

Müzik gibi...

Hologram Forumunda buldum bu siteyi. Linguistik temelli karelerinin hepsini anlayamasam da nasada çalışmış, muhtemelen orada çalışmak için edindiği onca fizik bilgisi mizah duygusunu, romantizmini öldürmemiş, blogundan anladığım kadarıyla da gayet normal görünen bu arkadaşın karikatürlerine vuruldum! Bu mesaj eskir gider, yan sütundaki yeri baki kalır.

07 Haziran 2007

Derki 22. Sayı

Derkiye yazmaya başladığımdan beri yapmayı planladığım birşeydi, orada yayımlandıktan sonra görselleriyle birlikte blogda yayımlamak. Şimdiye kadar haber vermekle yetiniyordum, sonunda elim değdi ve aşağıdaki gibi yerlerini aldılar. Derkinin mayıs -ayın sonunda çıkmasına bakarak mayıs haziran sayısı olarak değerlendirmeli sanırım- sayısı ve orada yer alan, muhtemelen başka yerde bulamayacağınız ve şu an itibariyle umutsuzca benden başka kimsenin merak etmeyeceğini düşündüğüm bir konuda yazdıklarımı okumak isteyenleri buraya alalım. Umutsuzluk olsa geçerdi, fakat istatistikler de bunu doğruluyor gibi görünüyor. Hologram sanatı meraklıları, yine de bir bakın bakalım...

Bir sonraki yazının konusunu çıtlatmama gerek var mı? Yan sütundaki ilk elemente bakın desem yeterli ipucunu vermiş olur muyum?

Haydin sağlıcakla...

29 Mart 2007

Kendi Aramızda Konuşuyorduk...



Kendi aramızda konuşuyorduk...
ve hepimiz artık blogunu güncellemenin zamanı geldi diye düşündük.

diyor. Benimki de dile gelse, müzik indirmeyi bırak ve işe yarar birşeyler yapıp blogla derdi herhalde... Belirli olmayan periyotlarda tavaf ettiğim toothpastefordinner'dan alıntıdır.

23 Mart 2007

Nerd/ Nörd/ Nard 02

Dün akşamki saçmalamalarımı eksik bırakmamak adına kaldığım yerden devam edeyim… Yazacak daha iyi bir mesajın olmadığı şu günlerde öylesine takıldığım ender zamanlardan birinde önce, yan sütunda da yerini almış olan adaşımın bloguna, orada da aşağıda sonucumun yer aldığı nerd teste ulaştım. Testi dün akşam, bugün öğlen –google yardımıyla- ve son olarak da az önce olmak üzere üç kere çözmüş olmam zaten kafadan insanların yarısından daha nerd olduğumun ilanıdır. Bence yani! Sonuçlar da bunu doğruluyor zaten, ilkinde düşük seviyede –ama kesinlikle- ikincide de orta seviyede nerd olduğum tescillendi.

I am nerdier than 77% of all people. Are you nerdier? Click here to find out!

Hoş, orta karar bir nerd olduk da başımız göğe mi erdi? Ya da testi çözmekle?!!! Sanırım hayatımdaki en büyük değişiklik dağarcığıma eklenen yeni tamlama oldu: significant other!

Aynı blogda bir de ne kadar computer geekisiniz başlıklı bir test vardı. onun sonuçları daha uçuk çıktı; tüm insanların içinde yüzde 66, kendi yaş grubum içinde yüzde 96. Yani bu yaşa gelmiş olup da bu işlerle ilgileniyorsan sen olmuşsun demeye getiren bir test. Hayatta bunu merak etmekten gayrı işi olmayanlar için bağlantısı ahanda burada.