Şu anda bir yanımda kuru yemişlerim bağdaş kurmuş bu satırları yazıyorum. Altta kalan ayağımın serçe parmağındaki nasır, üzerine ağırlık bindiği için acıyor, onun dışında bir derdim yok. Neden bunları yazıyorum? Eh bir yerden başlamak gerek de ondan!
Bugün öğlenden şu ana kadar neredeyse aralıksız yazacaklarımı düşündüm. İşyerinde, işten çıktıktan sonra yürüyerek eve ulaşana kadar iç sesim hiç durmadı desem yeridir. Tabii ki onun söylediği herşeyi hatırlamıyorum, şu an önemi var mı, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim yazasım var ve gördüğünüz gibi yazıyorum.
Bu fikir öğlen geldi aklıma. Her öğlenden değişik olarak -mı acaba?- önce çıkıp biraz yürüdüm. Ayaklarım beni göztepe parkına götürmüş. Parkın haftaiçi gündüz halini hiç görmemiştim. Laleler açmış ve semt sakinleri kah çocuklarını parkta oynatarak kah bankta dinlenerek bir güzel parkı kullanıyorlardı. Bu insanlar muhtemelen onbeş dakika önce de oradalardı, aynı anda ben inanılmaz yüksek bir ses tonu ve agresif bir tavırla 'sözlerine dikkat et ben karslıyım' diyerek kafa tutan bir müşteriye laf anlatmaya çalışırken yani. Sadece bu bile başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlattı bana, mümkündür ya, mümkün olmalı!
Neyse, dıştan bir tur atıp parkın içindeki gül bahçesine geçtim. Güller henüz açılmamıştı ama gölgedeki banklar pek hoş görünüyorlardı. Oturdum, çantamdan elmamı ve bir önceki gün aldığım ve okumayı bitirmediğim Uykusuz'u çıkardım. Zamanım bol ya, didik didik okuyorum. İç sayfalarda mini mini puntolarla yazılmış yazılar var. Misal Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur yazmış, ya da Benim de Söyleyeceklerim Var, Umut Sarıkaya yazmış. Onları okudum. kah kah kah gülmesem de gülümsedim, sonuna kadar okudum ve dünyadan koptum, hoşuma gitti. Bunları yazanlar da yarı yaşımda zıpırlardır, onlar da şöyle insandır, ne kadar kazanıyorlardır, ne kadar okuyorlardır, toplamda ne kadar çalışıyorlardır diye düşünmedim, bir tek okuduğum yazıyı kaç kere tekrar yazmış ya da üzerinden geçmiş olabileceklerini düşündüm, o da birazcık. Sonuçta ortada üretilmiş bir şey var, bu ürün bana ulaştı ve ben o ürünü zevkle kullandım, bu kadar!
O anda zihnimde bir ampul yandı. Çünkü parka giderken müşteriyle uğraşmayacağın bir iş yapmalı, ne yapmalı acaba diye düşünürken kısa ve berrak bir şekilde üretmek lazım fikri geçti. Uykusuz da okuduğum yazılar da buna cevap oldu. Okunacak şeyler olur, gülünecek şeyler olur. Neden daha çok yazmıyorum? Neden Uykusuz da ya da ona benzer bir dergide yazmıyorum? Hadi onu bırak, terapi niyetine al işte blog, yaz yazabildiğin kadar! Değil mi ama?!
Akşam yürürken yazma konusunda acayip gaza gelmiş şekilde kendimi de ve reye attım. Ta ne zaman alıp okumaya karar verdiğim fakat okumaya başlayıp yarım bıraktığım kitaplar düzineyi bulduğu için almayıp, dolayısıyla okumadığım bir kitap vardı; Stephen King'in Yazma Sanatı. Olup olmadığını sormak için beklerken bir düşünce daha geçti: bunu alıp okuyunca ne olacak, yazar olmuş mu olacaksın?! İçsesim doğru dedi, o ya da bu kitabı okuyarak yazar olmayacaksın, yazarak, yazmaya bir yerden başlayarak olacaksın. Vakit kaybetmeden hemen çıktım. O kitabı ve çok takdir ettiğim başka bir yazar olan Asimov'un otobiyografisi olan Dolu Dolu Yaşadım'ı ve birkaç kitabı daha internet kitapçısından de ve reye göre çok daha uygun fiyatlarla sipariş verdim. Aferim bana!
Şimdi, yazımı geliştirmek için bir yazar koçuyla mı çalışsam acaba diye düşünüyorum. Şu sıralar pek moda ne de olsa... En son hayatım değişti seminerine gittim ya, hayatımda bir değişim yaratmak için adım atmam gerektiği konusunda feci motive hissediyorum kendimi. Yarın sabah altıbuçukta uyansam kendiliğimden tekrar uyumak yerine bilgisayarı açıp yazmaya başlayacak kadar diyeyim, siz anlayın! Bu konuda zaman limiti olan ve gerçekçi bir hedef de koymam gerek kendime. Ancak bu hedefin ne olacağını bilmiyorum. Ne gerçekçi olur, artı yaratıcılık gerektiren konularda gerçekçi olmak gerekir mi? Her gün bir mesaj girmek mi? Haftada bir öykü/deneme vs yazmış olmak mı? Yazdıklarımı bir yerlere göndermek mi? İşte koça danışılacak bir konu daha. Ve tabii bu hedefe ulaşma adımlarını belirlemece falan... Bir yanım alışıla geldiğim üzere bu kadar yapılacak işin üzerine aman uf diyor ama yok ya, harbi motiveyim, hala yazıyorum mesela...
Neymiş? Karslıyım diyene ben de Digorluyum diyecekmişiz! Ya da geçmişi sevgiyle bırakıp yeni bir geleceğe yol almak üzere gerekli adımları atacakmışız.
29 Nisan 2009
Kars, Digor vs.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:40
6
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
22 Eylül 2008
Sevgili Günlük
Sevgili günlük,
Hava serin, bugün denize girmedim, dün girmiştim. Dün de serin bir gündü. Tek farkla, güneş görünüyordu. Gerçi dün sabah buraya yağmur yağıyorken ben yine de güneşi görüyordum çünkü yağmurların döküldüğü bulutların üzerindeydim. Düşününce hergün güneşli, sadece bazı günler araya bulutlar giriyor. Bulutların olması kötü değil, çünku hep farklı bir görüntü çiziyorlar. Şu andakiler harika mesela...
Bu cihazla yazmak zor. Hem basmak istediğin tuşu ıskalamanın kolay olması hem de varsayılan dil ayarının farklı olması bakımından... Birşey yazmak üzere tuşlara basarken eğer o dildeki bir kelime ile eşleşiyorsa yazdığını o kelime ile değiştiriyor!
Bugün babama 98 yaşındaki müşterimden, hergüne bugün harikayım diyerek başladığından bahsettim. Çok hoşuna gitti, o da kendisini harika hissetti, kum dolu büyük bir kovayı eğilerek taşıyıp taşların arasındaki boşlukları kumla doldurdu ve beli tutuldu.
Okuduğum kitabı bitirdim, sonu daha çok ağlattı. Anneme kitabı anlattım ve neden ağlattığını. Sonra bir film izledik. Filmi izlerken gülmekten annemi öksürük tuttu. Daha önce izlediğim bir filmdi ama ben de güldüm. Babamın beli tutuktu ama o da güldü.
Özetle hayat güzel. Yine yazarım.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:34
0
sesli koro
Kategorisi: deneme
12 Nisan 2008
Geçmişten Bir Yaprak
Kitaplığımı düzenlerken geçmişten bir yaprağa rastladım. Okuduğumda zaman yolculuğu yapmış gibi hissettim kendimi, şimdiki halimle beş yıl önceki bene rastlamış gibi... Dilekler içermesi nedeniyle bastırıp saklamışım. Başka yazılarım da vardı, şimdi okumak isteyeceğim. İlk gözağrılarım kim bilir neredeler... Noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum:
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
12:35
0
sesli koro
Kategorisi: deneme
09 Ağustos 2007
Derki vs.
Bugün biraz nostalji yapalım. Bloga ilk yazmaya başladığımda, o zamanlar fevkaladenin fevkinde hobime yeni başlamış olmanın gazıyla haftada iki mesaj döşeniyordum. Yok deney meney yapmadıysam açıp fizik kitaplarını sitelerini iki çeviri, bir alıntı şeklinde ille de bir şey çıkarıyordum. Aferim bana! Söz uçuyor yazı kalıyor, istatistiklerde hala menger süngeri, heisenberg ilkesi arayan –muhtemelen ödev kopyalamakta olan lise öğrencileri- okurlarım o sayfalara ulaşıyor -umarım faydalanıyorlar- ve ben öğrendiğim bütün bu şey(!)leri hatırlıyor ancak etrafımdakilerin kafasını bunlarla daha az ütülüyorum.
Şimdi bu ziyadesiyle uzun ve gereksiz ve hatta amaçsız girizgahın nedeni ne olabilir? Tabii ki sabahtan beri yaptığım asıl işin tatildeyken oku-ya-madığım Perihan Mağden’in Radikaldeki yazılarını ard arda okuyup onun yazışına özenmiş olmam. Gerçi yazdıklarımı tekrar okuduğumda özenmiş olmakla kaldığımı görüyorum. Zaten herkesten bir tane var, değil mi?
Neyse, üstteki paragraftan ne anlıyoruz?
a- Ben bir Perihan Mağden okuruyum (doğru, yazdıklarının tamamına katılmam ancak yazım tarzının hassstasıyım!)
b- Ben tatile gittim geldim (doğru, hatta gittim gördüm geldim, ballandıra ballandıra da anlatırım içerikli mesajların yolda olduğunu bu vesileyle muştularım)
c- Sabahtan beri işe güce dokunduğum yok. (doğru, internet gazetelerinden köşe yazıları okuduğum yetmezmiş gibi on dakikalık kotalarda internete mesaj yerleştirmek gibi beceriler geliştiriyorum. Olsun, nihayetinde kendimi geliştiriyorum)
d- Konuyu bir türlü derki’nin 23. sayısının, içeriğinde benden dökülen incilerin de yer aldığı halde çıktığına getiremiyorum (ennn doğru cevap işte budur! Bu sayıdaki yazıyı çok severek yazdım –ne demekse artık- okuyun, oylayın ve hatta paylaşın)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:00
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, derkideki yazılar
07 Haziran 2007
Boşluklardan Boşluk Beğen
Kuantum fiziğinin günlük yaşama katkısı…
Pek meşhur olan what the bleep filminin bir yerinde boşluktan söz ediyordu. Hiçbir şey hiçbir şeye değmiyor bile. İki atom birbirine yaklaştığında değmeden birbirlerini itiyorlarmış güya. Bir de en temel parçacık olarak geçen atomun bile çoğunluğu boşluktan oluşuyormuş. Artık onun da parçalara ayrılabilmesine rağmen uzunca bir süre en küçük birim olarak geçen atom çekirdeğinin bir tenis topu ölçeğinde olduğunu düşünürsek etrafındaki elektronların ufukta takılıyor olacağını anlatan bir anestezist vardı. Filmin sonunda mesleğini ve bu işlere merak salma nedenini insanları uyuturken nereye gittiklerini merak ettiği olarak açıklamıştı. Kaldı ki çekirdeğin içinin içi olduğu da artık ortaya çıkmış, parçalanması kıtaları yerle bir eden atomun içinin de pek dolu olmadığı anlaşılmış durumda.
Elektronlar pozitronlar birbirini ağırlar…
Şu an bilimin çözemediği bir tek fotonlar kaldı sanırım. Hangi elementin ne kadar elektronu olduğunu, elektronları stimüle ya da provoke ederek neler yapıldığını ve eksi yüklü olduklarını hiçe sayıp bir de artı yüklülerini yaptıklarını, marifetmiş gibi bunlara bir de pozitron adını verdikleri sabah haberleriyle ayağımıza gelmese bile biraz araştırıp öğrenme imkanımız var. Fakat fotonlar öyle mi? Ne zaman nasıl davrandıklarını çözebilene aşk olsun! Bu durumda nasıl davranacaklarını onların bile bilmediği uzak bir varsayım mı? Şu ajan Temeli işkenceyle konuşturma fıkrasında olduğu gibi. Hani temeli konuşturmak için her türlü işkenceyi uygulamışlar da tek kelime alamamışlar ağzından. Artık ölmesin diye durup hücreye atıp gizlice gözlediklerinde temelin kafasını duvarlara vura vura hatırla hatırla diye çırpındığını görmüşler! Belki fotonlar da öyledir, ne zaman ne yapacaklarını onlar bile bilmiyorlardır… Heisenberg amca belirsizlik ilkesini boşuna mı bulmuş, hem?!
Hayal ettiğin kadar varsın!
İnsanın gönlü zengin olsun…
Normalde hayal gücünün sınırsız olduğu söylenir. Teoride doğru olabilir. Ancak kendimden biliyorum, insan bazen bazı şeyleri hayal bile edemiyor. Üstelik bu hayal edemedikleri genellikle güzel şeyler oluyor. Bir şekilde aklımıza olumsuz bir düşünce getirdiğimizde kolaylıkla kendimizi o durum içinde hayal edebilirken, haydi, hayal değil mi, kur bakalım en güzeli nasıl olur diye hayal kurmaya oturduğumuzda şu anki durumumuzdan daha iyi bir fiziksel durum, hayal edemiyor. Sürekli endişe, güvensizlik, tehlike mesajlarıyla bombardımana uğrayan dimağımız koşullanıyor. Sürekli negatifi düşünüyor, öyle düşündüğü için negatif gerçekleşiyor, böylece bu şekilde düşünmekte haklı olduğuna ikna olup aynı düşünce paternini bir ömür boyu tekrarlıyor.
Hâlbuki the secret de ne diyordu. Bilinçaltımız alaaddinin cini gibi bizim dileklerimizi gerçekleştirir. Biz bir şey istersek onu bize vermek için süreç başlar. Biz sabırsızlık gösterip kararsızlığa düşersek ya da ilk isteğimizle çelişen mesajlar gönderirsek bizi sorgulamaz. Dediğimizi kelime anlamıyla gerçekleştirir. Geçmişe bakınca kendi hayatım için tıpa tıp geçerli olduğunu görüyorum. Beyan ettiğim, farkında olduğum ya da olmadığım tüm dileklerim realiteye dönüşmüş. Tabii ki hayatım tatlı cadınınki gibi burnumu oynatmayla bir anda gerçekleşen mucizelerle dolu olmadı. Ben de herkes gibi normal bir okul bitirip normal bir işe girip normal koşullarda çalışıp normal insanlarla arkadaşlık ederek geçti. Sevindiğim ya da üzüldüğüm olaylar oldu. Bu kuralın tıpa tıp işlediğini istediğim şeyleri sonradan istemekten vazgeçtiğimi ya da bir şeyi ister görünüp kendimi buna layık görmediğimi veya bir şeyi isteyip gizliden gizliye bunun mümkün olmayacağına dair güçlü bir inanç beslediğimi fark ettikçe söyleyebiliyorum. İstemekte istikrar gösterdiklerim ise en geç iki yıl içinde ve benim hiçbir şekilde tahmin edemeyeceğim şekillerde gerçekleşmiş.
Geçen geçmiş olsun, bundan sonrasına bakalım… Yakın gelecekte (mayıs 2007) yaşadığım evi değiştirmem söz konusu. Ve ben her normal insan gibi bu değişimin aynı zamanda bir miktar belirsizlik anlamına geldiğinin farkındayım. Ve şu anki bilincimin önderliğinde bunun tadını çıkarmayı ve bunu normalde hiç düşünmediğim bir konuda sıçrama yapabileceğim bir fırsat olarak görmeyi tercih ediyorum.
Ne diyordu, bir şey dilerken onun nasıl olacağına kafa yormayın, evren bir yolunu bulur. Siz ne istediğinize konsantre olun ve olabilecek en detaylı şekilde onu tanımlayın. Bilinçli düşünmeye sanırım ilk kez 8 yıl önce devam ettiğim yoga derslerinin etkisiyle başlamıştım. Kabıma sığamayan bünyem kendi düzenini kurmayı her şeyden çok istiyordu. Bir yıl sonrasında bir şehir değişikliği ile bunun gerçekleşeceği belli oldu, ikinci yıl sonunda koşulları oluşmaya başladı. Üçüncü yılın içinde benim dilediğimden de uygun bir şekilde dileğim gerçekleşti. Şu an içinde bulunduğum belirsizlik o zaman da vardı ve her şey havalanıp arkamdan esen rüzgârla yeni yerlerine konduğunda bıraktığımdan çok daha iyi bir konumdaydım.
Olanlar olacakların garantisidir!
Konut değişimim beni daha iyi bir konuma taşıyacak bir fırsat olabilir. Çünkü öğrendiklerimin ışığında hiç olur mu demeden gayet yüksekten uçmayı tercih ediyorum. Birbiriyle çelişmediği gibi; hayatımın, yaşadığım yer, yuvam dışındaki alanlarını da pozitif etkileyecek şekilde düşüncelerimi oluşturuyorum ve evrene iletiyorum. O kadar kira ödedikten sonra düşüncelerimi dünyevi konulara harcamaktansa kökten çözmeyi ve evimin sahibi olmayı diliyorum. Sahibi olmayı dilediğim ev de az bir şey değil hani, yerden ısıtması, jakuzisi, manzarası, güneş alması, havadarlığı, muhiti, mahallesiyle hayal edebileceğimin en iyisi diyeyim kısaca, siz anlayın. Eğer şu anki işimle finanse edemiyorsam, evren bana bunu finanse edebileceğim yeni ve daha iyi bir iş verir, daha bile iyi olur… Kaynaklar sınırsızken beni hayal etmekten kim alıkoyar, değil mi?
Verileri göz önüne aldığımızda iki aylık bir süre olduğunu görüyoruz. Dikkat ederseniz az ya da çok demiyorum, tam tamına iki ay. Bu süreye takılacak kuşkucular için küçük bir not: Hazır olduğunda, değişim, bir an’da olur.
Bir de kuantum çorbasından bahsediyordu ak saçlı ak sakallı dede. Biz bir şeyi gözlemlerken orada, gözlemlemezken tamamen bir bilinmez. Bütün atomlar birbirine karışıp maddeden tekrar olasılık moduna geçiyorlar. Biz gözümüzü onlara diktiğimizde, hop, tekrar madde oluveriyorlar. Böyle düşününce, hem bizim madde sandığımız şeyler boyutsuz alanlar, yetmezmiş gibi bir hareketliler, sormayın gitsin. Senin bakmadığın an kuantum çorbası, baktığın an her şey bıraktığın gibi. Bir kez olsun şaşırır, kibrit kutusundaki bir kibrit çöpü ters gelir mesela, değil mi? Yok, o da yok! Şaşırtma adına tek yaptıkları şey, bazen ortadan kaybolmak bazen de aynı anda iki farklı yerde olmak. Bizim dünya dediğimiz şeyin çivisi çıkmışken bile diyemiyorum, çıkacak bir çivisi bile yokken, üstelik belki dünya diye bir şey bile hepimizin ortak yanılgısı olan bir hologramdan ibaretken, bir görünüp bir kaybolmak, aman ne orijinal! Buna sebep olan şey, bilinç, yaratıcı, her ne ise artık, eğlenedursun, ben kimim, neredeyim diye kafa yoran bilinçcikler de kendisini paralasın…
Yine boşluk konusuna dönecek olursak. Madem bizim materyalist dünya olarak nitelendirdiğimiz şey bir boşluk. Diğer yandan bize biçilmiş ömür boyunca buralarda takılmak durumundayız. Aslında iş sadece bütün fiyatları ödeyebilecek kadar zengin olduğumuzu fark etmekte. Sonuçta ödeyebileceğinden emin olduğunda bir insan alışveriş yaparken fiyat etiketine bakar mı? Bakmaz, onun yerine alacağı şeyin özelliklerine bakar. İhtiyacımı karşılıyor mu, bana uygun mu, bunu ister miyim diye düşünür, kaçaymış diye sormadan önce. Benimki de o hesap, madem hesabı evren baba ödüyor bari ben içinde yaşayacağım ev, gün boyu yapacağım iş, ayağıma giyeceğim ayakkabı ya da öğlen yiyeceğim yemek olsun, beni en mutlu edecek, en çok seveceğim şeyler neler, ona karar vereyim diyorum…
Nihayetinde çoğunluğu boşluktan oluşan atomlardan oluşan moleküllerden oluşan materyallerden yapılmış bir çift çizmenin bir yerinde prada yazması ile yazmaması arasındaki fark benim yüzümde oluşan bir gülücükse, tabii ki gülücük oluşturanı tercih etmek daha mantıklı. Amaç o gülücüğü yaşamaksa bunu bir şeye bağlamadan yaşamak da mantıklı tabi. (buda modeli) Ayakları sıcak tutacak başka bir çözüm bulmak ve içinde “ama” geçmeyen cümleler kurmak da mümkün. (bir lokma bir hırka modeli) Bana sorarsanız, hepsinin boşluktan oluştuğunun bilincinde olarak naylon balıkçı çizmesi yerine prada çizmelerle mutlu olmak, sıcak tutulması gereken ve yürümeye, koşmaya, dans etmeye yarayan ayaklara sahip olduğu için mutlu olmaktan sonra gelen en naif, en saf, en güzel ikinci sevinme nedenidir ve bunu akıl edenlerin sağlıklı ayaklara ek olarak en klasından bir çift prada çizme artı çantayla ödüllendirilmesi gerekir! Çünkü evren o kadar cömerttir ki her zaman istediğimizden fazlasını verir. Sevgili yaratan, evren, bilinçaltım, bütün olanların kaynağı, her neredeysen sana sesleniyorum!!! Şu benim evle birlikte hallediverirsin artık…
Uçağımın direksiyonunu biraz daha kaldırıyorum, beni adam yerine koyar mısınız demeyip daha yüksek irtifada seyre dalıyorum. Sizin sözlüğünüzde yeri var mıdır bilemiyorum. Benim ailemde, yetiştiğim çevrede ‘varlığı yetmek’ diye bir kavram vardır. Cümle içinde kullanmak gerekirse, birisi diyelim ki spontane olarak –eskiden cep telefonları yokken böyle şeyler daha çok olurdu tabi- bir başkasına uğruyor ve orada şans eseri başka misafirler var ve onlar haberli geldikleri için mükellef bir sofra kurulmuş, güzel güzel yemek yiyecekler. Spontan misafirimiz kültürümüzde kabul görmüş bir adet olarak eli boş geldiği için mahcup olup bunu ifade ettiğinde evsahibi onu sofraya buyur ederek ‘varlığın yeter!’ der. Birine iyilik yaptığında, iyilik bile değil görevini yaptığında buna bir bedel ödemesi gerektiği hissine kapılan herkese de kullanıldığını duymuşumdur: varlığın yeter güzelim!
Yani bu sofraya oturmak için bir şey yapman, bir bedel ödemen, katkıda bulunman gerekmez. Daha önce haber vermen bile gerekmez. Senin var olman yeter. Hatta bütün bu eğlenceye anlam katan biricik şeylerden birisin sen de. Lütfen mahcup olma, evren en güzel en bereketli sofraları hazır tutmakta. Ya sen olmasaydın, bu sofradan karnını doyuracak kimse olmasaydı, asıl o zaman ne anlamı kalırdı onca bolluğun? O nedenle, evrenin sana sunduğu tüm güzelliklerin tadını çıkarman için varlığın gerekli ve yeterli. Evrenin hiçbir zorluk ya da darlık yaşamadan sunduğu o sofraya otur, karnını doyur, tadını çıkar! Bunu fark ettiğimden beri ben öyle yapıyorum. Hedonistliğimin ardında sağlam nedenler var yani. Şu an abartıp bir de hayalimdeki evde mayıs 2007 de oturuyor olma siparişi veriyorum. Bakalım, hazırım bekliyorum…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:33
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, derkideki yazılar
29 Nisan 2007
So dance, wanna?
Dünyaya bir gün, deliye hergün dans günü!
Dünya dans gününü dans etmek dışında bloga bir kayıt düşerek de kutlamak istedim ve bu anlamlı günün ne zamandır, neden bugün kutlanmakta olduğunu araştırmaya alternatif olarak(!) dansın benim için ne demek olduğunu ve ne ifade ettiğini anlattığım bir denemecik yazmak istedim.

Hani röportajlarda sorarlar ya: Neden dans?
Basit, çünkü çok zevkli! Şimdi bu cevabı süslesem biraz, neden zevkli olduğuna dair kılcal nedenlere kadar saysam diyorum, yok, daha iyi ifade edecek bir cümle kuramıyorum. Dansın kendisi de öyle zaten, çok basit, çok keyifli...
Dansa ilk başladığımda, o zamanlar istanbula yeni taşınmıştım, yeni sosyal hayatımın öğelerini oluştururken o zamana kadar izlemekle -ve tabii beğenmekle- yetindiğim dansa daha aktif bir pay ayırmaya karar verip bir dans kursuna başlamıştım. Yine o sıralar denk geldi ve ankarada bıraktığım yoga öğretmenimle yaptığım bir telefon konuşmasında konusu geçti. Yogaya değil de dansa gittiğim için acaba azar mı işiteceğim diye hafif işkillenerek aktardım... Kısacık bir telefon görüşmesinde daha yeni öğrendiğim birkaç şeyi anlattıktan sonra 'aferim Pınar, sakın bırakma!' deyişiyle gerginliğim geçmişti.
Ona anlattığım, dansı izlediğimiz gibi estetik yapmayı öğrenmenin gerçek anlamda ter döktüren bir süreç olduğu, yogada olduğu gibi güç ve esneklik gerektirdiği/ kazandırdığı, denge konusunda ise yogadaki sabit pozisyonlara ek olarak dönüşlerde ve dansın tümünde dinamik denge gerektirdiği/geliştirdiği ve tekniği estetik bir şekilde uygulama çabasının akılda yaptığın şeyden başka bir düşünceye yer bırakmadığı için meditasyon etkisi yarattığıydı. Üstelik benim asıl ilgi alanıma giren eşli danslar sözkonusu olduğunda; bireysel olarak bütün bu konularda gelişmekle kalmayıp bunları bir de partnerinle uyumlu bir şekilde uygulamak devreye giriyordu ki, bunun benim gibi kendisini dünyanın merkezine koyan ve burnun dikine gitmekten vazgeçmemiş bir insan için uzaya çıkmak kadar yeni bir deneyim olduğunu iddia edebilirdim.
Dansa bu şekilde hızlı bir giriş yaptıktan sonra arada dans etmeyerek geçen bir-iki yılım oldu. Daha başladığım gibi her derde deva olduğunu tespit ettiğim ve çok keyif alarak yaptığım birşeyi neden bıraktım, mantıklı bir soru, değil mi? Sanırım dans etmeyi ne kadar çok sevdiğimi anlamam ve daha büyük bir şevkle tekrar başlamam için biraz uzak kalmam gerekiyordu. Dansın, insanın hayatında verdiği tüm kararlar gibi, sadece ona ayırdığı birkaç saatini değil tüm yaşamını etkilediğinin farkına varmam gerekiyordu belki de. Dansı seven, bir türlü vakit ayıramayan, vakti olduğu zamanlar için de fazlasıyla bahanesi olan bir insanla, dansı seven ve dans eden bir insanın aynı insan olamayacağını gördüm. Ve tabii başkalarının dans hakkındaki fikirleriyle ömür geçmediğini, hiçbirşeyin sadece sevdiğin için devam ettiğin birşeyden daha fazla keyif vermediğini de...
Buraya kadar dans etmeyi sevdiğimi bildiğimi anlamış olmalıyız. Otoröportajımızın ikinci ölümcül sorusuna geçebiliriz o zaman: Neden dans etmeyi bu kadar çok seviyoruz? Bu sorunun cevabını dans etmeye başladıktan sonra öğrendim, ama öğrendim! Bir kişisel gelişim workshopunda (evet, kendimi deşmek, deşifre etmek keyif verici eylemler listemin üst sıralarındadır) sadece kendim için değil, karşılaştığım insanları doğru değerlendirmek konusunda çok işime yarayan bir konu vardı: kullandıkları iletişim dillerine göre insanlar. Bu konunun sonunda benim kinestetik ağırlıklı olmak üzere üç iletişim dilini de kullandığım tescillenince neden dans etmeyi ve dansla ilgili olan herşeyi (fırfırlı, parlak, renkli, yaldızlı, stras taşlı ya da püsküllü bütün aksesuarlar, dans elbiseleri, dans ayakkabıları ve tabii dans müzikleri...) sevdiğim açığa çıkmış oldu.
Bir kinestetik, görsel ve işitsel olarak dans etmeyi seviyorum; çünkü dans;
bana kendimi bedenim aracılığıyla ifade etmeme imkan veriyor (kinestetik),
normalde ifade edecek yer bulamadığım kokoş olma ihtiyacımı (evet var öyle bir ihtiyaç!) karşılıyor (görsel),
sevdiğim müzik ve ritmlerle uyuşuyor (işitsel).
Özetle, dans benim sadece sevdiğim için yaptığım kendimi şımartma eylemlerimden biri. Ve saate bakıyorum, şu an itibariyle dans hakkında konuşmayı bırakıp dans edeceğim yere doğru yola çıkmam gerekiyor. Keyifli danslar...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:21
4
sesli koro
10 Nisan 2007
Festival dört beş!
Beethoven'i Anlamak/ Copying Beethoven
Hayalimiz gerçek olsaydı, hayatımız nasıl olurdu? dünya nasıl olurdu? yada o hayali gerçekleştiren olaylar örgüsü nasıl olurdu? Her film, her senaryo bu sorulara verilmiş bir cevap değil mi zaten... Bir cumartesi akşamı taksimin kalabalığında duyamayacağımız tek tür olan klasik müziğin babalarından birinin hayatına hayalci bir yaklaşım. Eğer beethoven yine anlatılageldiği kadar nemrut olsaydı, ama o kadar sağır olmasaydı, karşısına 23 yaşında bir içim su gibi bir hatun çıksaydı, bu hatun kendi bestelerini göstermek peşinde idealist bir besteci adayı olsaydı, beethoven'ın bütün aksiliklerine katlanacak, ünlü 9. senfonisini prömiyere yetiştirmesine ve orkestrayı yönetirken çuvallamamasına yardım edecek kadar hayran olsaydı, senfoniyi sağ sağlim atlattıktan sonra kendi bestelerini gösterseydi, beethoven onları beğenip üzerinde çalışsalardı, her gençkızın hayaline ek olarak yalnız yaşlı ve nobran olduğuna bakılmaksızın her adamın muradı gerçek olsaydı nasıl olurdu üzerine bir film.
Ha, bir de müziğin tanrının sesi, bestecinin tanrının sesini duyan yüce insan olduğuna dair replikler tekrar tekrar karşımıza çıkmıyor muydu, -ki bence egosu fazlasıyla şişkin ve eksikliklerine daha iyi bir bahane bulamamış insancıklar tarafından sarfedilebilecek bir cümledir bu- tek bir beste yapmamış insanlar olarak tanrının sesini bize duyurmadığına üzülelim mi, yoksa güncel müziklere bakıp tanrının bir iki asırdır zaten çok az insana sesini duyurduğuna sevinelim mi karar veremeyerek çıktık salondan. şimdi bu satırları yazarken insan insan olmakla insancık olmak arasındaki fark iyice büyüdü gözümde.
zaten dünyayı değiştiren ne varsa hepsi enginlere sığmayıp taşan bir egonun imzasını taşımıyor mu ?! benim insan insan dediğim insanlar hep birinin annesi, babası, kardeşi ya da arkadaşı veyahut evladıdır, normal bir hayatları olan normal insanlardır. genelde sevilirler ama sevmeyeni de olur. birkaç kişi içinse dünyalara değişilmezler. öyle kitaplara yazılacak bir söz sarfetmişlikleri yoktur ancak pratik yaşam onlardan sorulur. her işin bir kolayını bilmeseler de bulurlar, herşeyini elinden alsanız bile mizah anlayışını, sabrını ya da isyanını alamazsınız. kısaca insan insan, her derde deva, her eve lazımdır. ben ona varlığıyla hayatı güzelleştiren insan diyorum. birden fazlasını tanıma şansına sahip olmama rağmen çoğullaştıramıyorum, çoğul eki bile kullanamıyorum çünkü herbiri sadece bir tanedir ve dünyalara bedeldir.
şimdi çocuksu halim soruyor: neden hepsi birden olmuyormuş?!!! dünyayı kurtarmaktan geçtim. dünyayı -tabii ki pozitif anlamda- değiştirecek birşeyler yapmak için ille de herkesin hakkımızda çekilmez, ukala, beter, uzak durulası olduğumuzu düşünmesi, üstelik bunu hakedecek kadar kötü bir insan mı olmamız gerekiyor?
Ah ah, film eleştirisi adı altında bakın ne kadar bişeyim mesajı döndü dolaştı hayat felsefesi parçaladığım uzun bir deneme oldu. Okuyup buraya kadar gelenlere kocaman bir bravo diyerek hemen haftasonunun diğer filmine geçiyorum. Söz, bunu kısa keseceğim.
Tarih Öğrencileri/ History Boys
Gün geçmiyor ki yeni bir gençlik filmi izlemeyelim sayın seyirciler. İşte uzun zamandır izlemediğim Şahan'dan hala gülerek hatırladığım bir replik. Bu seferki yönetmenimiz kenarda kalmış bir kasabanın hepsi erkek ve hepsi 'inek' öğrencilerinin oxford ve cambridge sınavlarına hazırlanarak geçirdikleri yaz hakkında bir film yapmış. Onların başarısıyla okulunun başarısını tescillemek isteyen hırslı bir müdür, öğrencilerine şiirler şarkılar ezberletmekle yetinmeyip onları elleyen bir hoca, okula geldiği gibi çocukların kafasını kendi kafası gibi karıştıran genç öğretmen gibi eğlenceli(!) karakterler de eklenince izlemesi keyifli bir film olmuş. Değişiklik yapıp bu filmin sonunu söylemeyeyim, sadece aksanlı ingilizce dinlemenin biraz yorduğunu belirtip bitireyim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:48
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, festivaller, filmler
22 Mart 2007
Nerd/ Nörd/ Nard
Yapacak bir sürü şeyin mevcut fakat hiçbirini yapacak mecalim olmadığı bu akşam, feci şekilde açılan iştahımı yediğim onca şeyin üzerine sonunda bastıran doksan gramlık bir fıstık paketini –tabii ki paket halinde değil, içindeki fıstıkları teker teker, kaç gram olduğuna en son baktım- mideye indirdikten sonra bilgisayarın başına dönerken birden antrede sanki her fırsatta okurmuşum gibi çantamın yanında duran ve benimle gelmeye hazır görünen son kitabım dikkatimi çekti. Yine sanki okuyabilecekmişim gibi aldım yanıma ve birden kendimi ‘Acaba gerçekten nörd müyüm, yoksa nörd olmaya heveslenen biri miyim? Sahi ne kazandırıyor bu nördlük bana? Sandığım kadar nörd değil miyim yoksa? Daha nörd olsam hayatım nasıl olurdu, şimdikinden farkı ne olurdu?’ gibi olası en absürt sorularla bunaltıyor buldum.
Konunun durup dururken böylesine depresif hale gelmesinde o an dinlediğim Oysten amcanın uzun zaman önce indirip ilk kez dinlediğim Private Collections adlı albümünün akıllara zarar amelodik, atonal müziği de etkili olmuştur kanımca. Ki ana dili olan Norveç alfabesinde tam ismi Øystein Sevåg olan ve Global House albümünün Paris adlı parçasına vurgun olduğum bu sözde new age albümünü diskografisine eklemiş –kim bilir ne zaman amazonu açıp ona bile bakamayacağım- zatı muhterem ve bahsi geçen albümü ile ilgili hikaye anlatılmadan geçilecek gibi değil.
Özetle, bundan yıllar önce o zaman tanıdığım –belki de hala- müzik arşivi en geniş insan olan en küçük dayımda Global House’ı dinlemiş, beğenmiş, mp3e çevirmek yoluyla anında araklamıştım. Aylar öncesinde de soulseekde başka albümü var mı diye ismini aratıp, bir süre bulamayıp, wish liste ekleyip, neden sonra –bu Türkçe dilbilgisinde bir yere konamayan kalıplar içinde en sevdiğimdir, genellikle kimse cümlenin ne anlama geldiğini çözemez- bu Private Collections albümüne rastlayıp, amanin deyip hemen indirmiş fakat bu akşama kadar hiç dinlememiştim. Hiç dinlememiştim ancak ayda bir ziyaret ettiğim ve bana süper bir servis sunmak için elinden geleni yapan sevgili ciltbakımcıma aylık şımartma seanslarında bana ve diğer müşterilerine dinleteceği değişik bir albüm olması için –hiç böyle bir şey talep etmediği halde- bir cdye kopyalamıştım.
The chopping block, moving backward along the axis gibi isminde bile meymenet olmayan, kulağı okşayabilecek en naif melodinin zilyon ışık yılı uzağından geçen parçaların bir kısmını dinledikten sonra –bir kısmına dayanabildim çünkü- iyi ki cdyi vermeden önce dinlemişim diyorum! Bana göre bu cd eğer kırılıp çöpü boylamayacaksa –ki konu ne olursa olsun vandalizme karşıyımdır- yeni sahibi bana Cem Adrian’ın ilk albümünü zorla hediye eden arkadaşım olacak!
Lafı uzatıp hiçbir yere bağlamamak adına o hikayeyi de özetleyeyim. Cem Adrian, dokuz oktavlık sesi olan mucize adam, vs olarak sözüne güvendiğim onca yazar tarafından olabilecek en cafcaflı şekilde lanse edilmesi üzerine dikkatimi çekti. Her yeni şeye sazan gibi atlayan bünyemin etkisiyle o zaman çalıştığım yerdeki arkadaşlarla havaya girip bu çocuğu dinlemeyi kafaya koyduk. Kırk yılda bir geldiği canlı performansları hep hafta içiydi ve her seferinde birimizden birinin işi çıkıyordu, dinlemek bir türlü kısmet olmuyordu, kısmet olmadıkça –bu arada herhangi bir müzik markete gidip cdsini almak da yok- daha çok kafaya takıyorduk derken… Yeni yerimdeki arkadaşlardan birinde bana ödünç verebileceği ilk albümü olduğu ortaya çıktı! Arkadaş benim bu fanatik ilgimi görünce, eğer atmadıysam getireyim dediğinde anlamamıştım beni bekleyen tehlikeyi. Lütfen bu cdyi alın ve geri getirmeyin diyerek orijinal cdyi verdiğinde de anlamamıştım. –sazanım ya!- İkinci parçayı dinlerken anladım!
Asla bir daha bilerek ve isteyerek dinlemeyeceğin bir albüm var mıdır diye sorsalar aklıma ilk gelen albüm bu olur diyeyim, nasıl bulduğumu siz anlayın. Hoş, albümün tamamını dinledim, işin uzmanı olmasam da çocuğun hakkında çıkan onca tanıtıma temel teşkil eden bir yeteneği olduğunu anladım ancak sözünü müziğini kendi yazdığı o kulaklara işkence şarkılarını hiç beğenmedim. Sonraki albümlerine ya da hocası keşifçisi –mucidi bile diyebiliriz- Fazıl Say’ın gözetimindeki bir klasik konserine bakmak gerek.
Neyse, anlayacağınız, her alışverişte beklenenden fazlasını vermek isteyen cömertliğim müzik takasında da tuttu: Cem Adrian’a karşılık Oysten Sevag. Daha fazlası ancak tamamı bile dinlenemeyen üstelik korsan bir new age bozması olabilirdi haksız mıyım?! Nihhah hah hah!!!
Son olarak, adı geçen isimlere ve türlere yaptığım yorumların tamamen kendi düşüncelerim olduğunu ve bu düşüncelerimin her an herhangi bir nedenle değişebileceğini aynı zamanda bunların çok matah bir müzik bilgisine dayanmadığını belirtir ve affınızı dilerim. Onları dinlemek hakikaten beter bir deneyimdi, yargılamak için değil, deneyimimi paylaşmak için yazdım. Yoksa negatif şeyler değil yazmak, düşünmek bile adetim değildir, ne var ki insanın başına gelebiliyor bazen…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
22 Ocak 2007
Güvercinler…

Beş yıl öncesine kadar Ankara’da çalışıyordum, Tandoğan’da sivri, uzun bir binada. Kapıda bir simitçimiz vardı, o güzel gevrek Ankara simitlerinden satardı kahvaltı niyetine. Sabahları simit aldığımızda susamları masaya dökülmesin diye müsvetteleri kullanırdık. Sonra kâğıdın üzerindeki susamları pencerelerin pervazına döker yandaki bina ile arada kalan boşlukta grup halinde uçan güvercinlerin fark edip gelmelerini izlerdik. Bizim kahvaltımız, onların da kahvaltısı olurdu. Epey tanışık olmuştuk güvercinlerle, artık hangileri dişi hangileri erkek ayırt edebiliyordum mesela. Sayılarını tam olarak hiç bilmesem de biz onları, onlar bizi biliyorlardı.
Cuma gününden beri yazılanları okuyorum. Bir yandan da feci bir diş ağrısı çekiyorum. Sanki söylemem gereken şeyler var da söyleyemiyormuşum, onların ne olduğunu bile tam olarak bilemiyormuşum gibi… Artık aramızda olmayan tüm güvercinleri ve güvercin tedirginliğindekileri görüyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:34
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
07 Aralık 2006
Ne bulmuşuz ne?!
Kasımın sonlarıydı çarşaf çarşaf ilanlarla çıktı erke. Basın toplantısından, internet sitesinden, türlü türlü haberlerden bir yumurta çıkmasını bekliyor, lazerleri, fotonları, atomaltı tanecikleri okuduğum gibi okuyabileceğim, anlayabileceğim bir dokümanı hala bulamıyorum.
İşte kendi resmi sitesi, forumu, Türkçe vikideki başlığı (buluşlar/ sözde bilim kategorisinin altında olması pek manidar ancak işler böyle gelişiyor, galileoyu da afaroz etmişlerdi zamanında) burada. Gazetelerden bloglara kadar yer alan milyon çeşit haberi yorumu saymıyorum bile. Açıklanan kısa ve net:
…çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesi…
Üstelik;
…bu buluşun bilimsel açıklaması mevcut bilgiler ile yapılamamaktadır. Buluşun dayandığı bilimsel esaslar bilinen fizik kaidelerinin bazılarını içine almakla birlikte bu kaideleri genişletmektedir. Doğada var olan ancak mevcut sistemler ile faydalanılamayan bir enerji kaynağı, Erke dönergeci metodunda maddenin atalet özelliği kullanılarak güç alınabilir bir hale getirilmektedir…
Ve de;
Erke dönergeci sistemi ile çalışan ilk ürün olarak seçtiğimiz ve herhangi bir yakıt gerektirmeyen elektrik üreteci 2007 yılında halkımızın kullanımına sunulacaktır.
E güzel diyorum… Şuncacık bilgiyle kayda değer birkaç laf etme yeteneğimiz sınırlıdır. Öyle, bu kesin kanser yapar, biz bi halt ettik üçüncü dünya savaşı kapıdadır, olur mu canım öyle şey, biz Türkler neyi bulmuşuz ki, kopyadır bu kesin… gibi geyikleri ve daha fazlasını başkalarının yaptığını üzülerek fark ediyorum.
O cihetten yine orijinal olmayı tercih ederek tamamen imgesel ve simgesel boyutta içimden geleni yazıyorum. Sevdiğim bir söz vardı, okuduğum halini ve kimin söylediğini hatırlamıyorum ancak ‘birşeyin imkansız olduğunu bilmeyerek gerçekleştirmen mümkündür’ anlamına geliyordu ve çocuklarla ilgili bir örnekle devam ediyordu. Benim de belirgin bir çocuksu yönüm olduğu için böyle olmasını, olabilmesini çok sıcak karşılamış ve bir ara mottom haline getirmiştim. Sonra cehaleti yüceltmenin pratik bir yararını göremeyip unutmuştum ki yine hatırladım bu naif yaklaşımı…
Fizik hakkında okuduğum iki satırlık bilgi döne döne bildiklerimizin bilmediklerimizin yanında çok çok az olduğunu söylediği için öyle fizik kaidelerini genişleterek ancak açıklanacak şeyler karşısında hadi canım sende şeklinde bir tavır almaktansa kabaran iştahımı gözlüyorum. Tamam ikisi farklı şeyler ancak yine de Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyesim geliyor.
Bu gibi bilgiler insanın kafasını karıştırıyor, doğrudur. En basitinden, her gün haşır neşir olduğumuz para konusu var. Yenidünya anlayışında dünyada herkese yetecek kadar para olduğu, bunun aksinin geçerli olmasının ise tamamen bir bilinç meselesi olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Gelir tüketim dengesizliğinin bir tarafta açlıktan kırılan, diğer tarafta obeziteden çatlayan kıtalar yaratması falan hep hikayeymiş. Kaydi uygulamalardan fizikiye geçmiş bir bankacı olarak yüzde yüz eminlikle söyleyebilirim ki zaten insanlara istedikleri kadar parayı fiziksel olarak verseler kimse daha mutlu, sağlıklı, kısacası iyi olmaz. Kaydi olarak zaten o uçuk görünen yeniçağ anlayışı geçerli: Fiziki 1 lirayı bankacılık sistemine soktuğunda onunla çok 1 lira alım, ödeme takas teminat vs yapabilir ve onu çoğaltabilirsin. Bankacılık sistemi bunun için vardır ve Allah kuranlardan razı olsundur. Sivil toplum kuruluşu olarak geçinen uluslar arası kurumların yok dünya barışı, yok doğayı koruma, açlıkla savaş gibi manşetlerin ardında kendi keselerini doldurmak üzerine çalıştıklarını bilince –kar amacı gütmeyen kurumlar nasıl oluyorsa kendileri için gayet karlı işler yapıyorlar- bu işler insanın gözüne bambaşka görünüyor. Bu nedenle kendi adıma hiçbir popüler uygulamaya/ felsefeye değil sadece eğitime, bilime, bilinci yükseltecek şeylere destek verir oluyorum. O da başkasından önce kendime tabii ki, herkesin aklı kendine diyerek…
Konuyu döndürüp dolaştırıp yine kendime bağladım, helal olsun diyorum. Zaten çok değil, iki üç yıl önce düşünce gücüyle dünyayı kurtarabileceğine inanmış hatta birkaç kişiyi de inandırmış bir insanım, erke dönergeci merakımı şöyle bir ürpertiyor, o kadar. Benim şu an asıl merak ettiğim konu bunun bizim ve tüm insanlığın bilincini nasıl etkileyeceği konusudur, onu da yaşayıp göreceğiz anlaşılan.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:36
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
20 Ağustos 2006
Bu Öyküler Şiirler Melodiler Nereden Gelir?
Hologram yapmama üzerine serbest stil deneme.
Sanatçı olmakla olmamak arasındaki fark nedir? İşte bu yaprağın kıpırdamadığı sıcak, boğucu Pazar gününde bir süredir aklımda olan bu konuda serbest stil saçmalamalarımı yazıyorum. Pandora’yı açtım, o da bana kadife seslerin söylediği yumuşak melodilerle eşlik ediyor. Bütün bunların muhteşem boğaz manzaralı fillamın bahçesinde bir fıstık ağacının gölgesinde gerçekleştiğini belirtmeme gerek var mı?
İşte ben de tam bundan bahsedecektim! Bir kere en başta açıklığa kavuşturalım. Sanat eseri ya da buluş dediğimiz her şey insandan çıkıyor. Şimdi sanat eseri ile buluşu aynı cümlede kullanmanın ne alemi vardı? İçimden öyle geldi. Ve bu bence herhangi bir davranışın olabilecek en geçerli nedenidir. Hala! (burada eski beni, beni eskiden beri bilenlere muzipçe göz kırpıyorum)
Dikkatli okuyucularımızın metodoloji olarak uzun uzun anlatmak yerine örnekler vererek açıklamak, hatta sadece örnek olmayı tercih ettiğimizi anlamış olduklarını umarak devam ediyoruz.
Peki ya,
Seni birdenbire değil,
Usul usul sevdim.
dizeleriyle
Umudum can çekişiyor hayat!
Bir şeyler yap.
arasındaki yedi fark nedir?
Cevap veriyorum; ilk şiirin dünyaya Gülten Akın’ın, ikinci şeyin(!) benim kaleminden gelmiş olmasıdır. Diğer altı farkı bilemeyeceğim…
Burada sanat eseri tanımını yayımlanmış, paketlenmiş, barkod numarasıyla birlikte ticari kullanımda yerini almış kitap, albüm, film, tablodan telif hakkından ve yaratıcısından bağımsız olarak, insan ruhunu okşama etkisi gösteren her şey olarak genişletmek istiyorum. Başka türlü benim pek özendiğim san’atçı cemaati arasına girebilmemin başka yolu yoktur!
Böyle düşününce işler kolaylaşıyor işte ve bütün bu san’at insanın neresinden çıkar diye sorabiliyoruz. Şimdi benden önce bilim adamları insan beynine dair bulgularını bu soruyla ilintilendirebilir. Efendim beynimizin sağ lobu yaratıcılıktan, sol yanı mantıktan sorumludurlar, ikisinin birleştiği yer, o bağlantının gücü, işlerliği, bunun hayatımız üzerindeki etkisi şeklinde bitmek bilmeyen bilimsel açıklamalar silsilesi zamanı geldiğinde hatmedilmek üzere sırada beklemektedir. Bir de derinsel açıklamalar vardır; bilinç, bilinçaltı, korteks, altbeyin vs. meraklısı google’da arayabilir. Bilinçaltına bilimsel ya da bilim dışı, legal ya da illegal yöntemlerle yapılan yolculuklar, kolektif bilinçaltı ile morfik alanlardan alınan mesajlar… Ondan sonracııma doğu öğretileri, bireysel karmamız, aile ve kültür karması, kundalini enerjisinin durumu ve daha neler neler…
Hayat! Zannımca yukarıda yer alan ya da almayan bütün yolların çıktığı yegane sonuç. Kendimizi bilmek için yaşıyoruz, bildiğimizi ifade etmek için sanat yapıyoruz.
Hayat hakkında yazmak kadar beyhude başka çok az uğraş vardır sanırım. Mesela zap yapmak bunlardan biri olabilir. Ya da ayaklarını uzatıp ayak parmaklarını hareket ettirmek ve bunu izlemek. Yattığın yerden tavanı izlemek ve sessizliği dinlemeyi de sayabilirim. Biraz zorlasam bilinçli yapıldığında bu yazdıklarımın hepsinin meditasyondan sayılabileceğini bile iddia edebilirim, ki bu birden bu eylemlerin boşluğuna bir anlam kazandırmış ve beni yine düze çıkarmış olur.
Hah! Buldum! Hayat hakkında yapılan insanı didaktik ve bir o kadar da uzak durulası bir havaya sokan monologlardan daha beyhude olabilecek şey bir insana ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini söylemektir, üstelik sorulmadığı halde! Peki bazı insanların hayata bunun için geldiğini ve bunun da gayet yerinde olduğunu yazarsam ne düşünürsünüz? Ne yani boş ve beyhude olduğunu ilan ettikten sonra bunu da ben mi yapayım? Daha iyi bir zamanlama olamazmış gibi?!!
Neyse, bırakıyorum dağınık kalsın. Bazı soruların tek ya da doğru cevabı olmayıversin… Biz farkında yaşayalım, hayat insan olduğumuzu öğrenmemize sahne olsun, o zaman öykü, şiir ya da müzik, yaptığımız her şey ya da yapışımız yaşama sanatının bir eserciği olsun…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:13
14
sesli koro
Kategorisi: deneme, nasıl hologram yapılmaz
02 Temmuz 2006
Ödev vs.
Ankara’ya gittim döndüm. Hologram yapma adına bir şey yapmadığım için bir şey yazamıyorum da. Hologram yapmama deneyleri de bir yere kadar. İşi gücü, sosyal yaşamı olan bir insanım ben de nihayetinde… Dene dene, nereye kadar?
Bir önceki mesajımda tatilde –tatil mi, ne tatili canım, deneydi o, deney- yaptığım asıl şeyden bahsetmediğimi fark ettim. E, ismi ödev gibi sevimsiz olunca bilinçaltım derinlere bir yerlere sakladı sanırım. Tıpkı tatilde beyin hücrelerimin arasındaki bağlantıları bunları öğrenmek için kullanmayı reddetmiş olması gibi.
Uzun lafın kısası, araştırma yaparken Nobel ödülleri resmi sitesinde lazer ve hologramın 1964 ve 1971’de Nobel fizik ödülü almaları nedeniyle bulanların otobiyografilerinden, ödülü alırken yaptıkları konuşmalara kadar birçok bilgiye rastlamış ve adamakıllı okuma fırsatı bulamamıştım. Bunların içinde bir de Nobel dersi vardı ki gerçekten ders çalışır gibi bir mesaiyi hak ediyordu. Niyetim, bunların çıktısını alıp çalışmaktı. Ancak yaptığım çıktısını almak, okumak, anlamamak ve yastığımın altına koyup uyurken beynime girmelerini ummak oldu. Gerçekten!
Geriye arkadaş sohbetlerinde ne de çok yönlü, nasıl da entel –tu tu tu- olduğumu destekleyecek hologram şeması, Gabor’un hologramı lazerden önce bulduğu, lazerin de bulunduğunda ne işe yarayacağının bilinmediği gibi birkaç bilgi kaldı. Hayatımı –henüz- değiştirmeyen bilgiler, ancak temelli böbürlenme bakımından işe yaradığı kesin.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:18
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, nasıl hologram yapılmaz
