Geçen Pazar bu filmi izledim. >Festival başlamış, bir festival klasiği olarak kelimenin gerçek anlamıyla koşarak filme yetişerek çok da beğenmediğimiz, film bittikten sonra ne kadar uzun, nasıl izlemişiz dediğimiz bir film oldu. Filmin özetini, sonunu anlatmayacağım. Bunu yaptığım mesajlardan birini buldum, sanki başkası yazmış gibi geldi, öylesine yabancı, çocuksu… Birden aklıma bir soru takıldı. Bunları yazıyorum, bağlantılarını falan da veriyorum, o bağlantılar ne kadar süreyle yaşıyorlar. Hadi iksv kurumsal bir yapı, herhalde geçmiş festivallerin sayfalarını yaşatıyorlardır. Hadi bağlantılar sonsuza kadar yaşasın, onlarla süsleyerek yazdıklarım ne kadar süre boyunca bir anlam ifade edecek?
İspanyadaki sarayları müzeleri gördükten sonra dünyaya anlamlı bir iz bırakma kaygısı edindim tekrar. Kurtulmak için ne çok çaba harcamıştım halbuki… İş güç diyoruz, diyorum yani, yoruldum yıprandım uf oldum diyorum, insanı yine de böylesi kaygılardan koruyor. Bir daha kendimi yorulmuş hissettiğimde bunu düşüneceğim, en azından içimi oyan, egomdan taşan ben kimim, ne yapıyorum, şu dünyaya anlamlı ve kalıcı ne iz bırakıyorum gibi bir kaygım yok diyeceğim.
Ben ispanyayı anlatayım en iyisi. Madrid metrosu çok ilginç, havaalanından bilet alıp metroya giriyorsun, istersen akşama kadar takılıp istediğin duraktan çıkabiliyorsun. Ama şehirde herhangi bir yerden binip havaalanı durağından çıkmak istediğinde çıkmak için 1 euroluk bilet alman gerekiyor!
Bir de bazı metro trenlerinde kapılar durakta durduğunda otomatik açılmıyor. Sen tam kapının önünde durup açılmasını beklersen, eğer o kapıdan inen biri kapıyı açmazsa sadece beklemiş oluyorsun. Eğer o kapıdan biri inmezse trenin 20 saniyelik bekleme süresi içinde kapının üzerindeki o minik kolu farketmen, çevirmen gereken yönü gösteren oku görüp anlaman ve tren kalkmadan kolu çevirip kapıyı açıp binmen gerekiyor. Zeka testi gibi bir şey…
Bir de bir de çok ilginç başka bir şey gördüm. Metroda trenin durduğu ve insanların beklediği uzun peron boyunca hemen hemen her metroda olduğu gibi aralıklarla banklar var. Bir de ne var, yere paralel, yerden 80 ve 100 cm yükseklikte iki kalın silindir var. Ne bu? Popo ve bel dayamalık. Eğer yorgunsan ve bütün banklar doluysa ve tabi ortalama bir boydaysan öndeki alçak demire otururmuş gibi dayanıyorsun ve arkadaki silindir de tam beline denk geliyor, oturmak kadar olmasa bile hayli dinlendirici bir pozisyonda beklemiş oluyorsun metroyu. Bunun tam arkasındaki duvarda da bir insan prototipini yandan bu şekilde dayanırken gösteren bir kare vardı, fotoğrafını çekmediğim için pişmanım!
09 Nisan 2009
Atina-İstanbul
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:39
1 sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
19 Şubat 2009
universalove
Bu akşam bu filmi izledim. Filmin bitişinin üzerinden daha saat dolmadan sonunu size yetiştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonunu anlatmayacağım gibi, ortasını ya da başını da anlatmayacağım. İzlemek isteyen ifistanbul kapsamında varsa bir gösterimi daha gider, izler.
Olay şöyle gelişti: Sonsuzluğun içinde bir an -bir an diyorum ama ne kadar sürdü bilemiyorum, ölçemediğimiz için öyle ifade ettim- big bang oldu, sonra gaz ve toz bulutları dağıldı -oralar biraz uzun ama özetle öyle deyip devam edebiliriz- ve ben kendimi caddenin bostanında ekin ekerken mi desem, hasat yaparken mi desem, yoksa ekinlerin üzerindeki kargaları kovalarken mi yok yok danayı kovalarken buldum. İş zahmetli ve yorucuydu ve üstelik uzun sürdü. Biter bitmez kendimi eve atmak yerine bir filme attım, o da hemen karşıdaki kültür merkezinin geniş mi geniş, kırmızı mı kırmızı, tiyatro mu tiyatro salonunda -anlam dediğin nedir ki diye sormak istiyorum şu noktada kendi yazdıklarımı okumamın akabinde- ifistanbul filmleri gösteriliyor olması sayesinde oldu. Maksat kafa dağıtmak.
Neticede kafa dağıtıldı mı? Dağıtıldı. Üstüne bir miktar da caddenin o geniş, o ferah, o yağmur altında ıslanmış, o insansız, o sevgili -demek istiyorum şu noktada- kaldırımlarında yürüyüş yapıldı mı? Yapıldı. Yürürken derin derin nefes verilip sonra alındı mı? Verildi ve alındı. E daha ne olsun?! Bir insanın midesi durduk yerde yanmıyorsa, gece dişlerini gıcırdatmıyorsa ve kendi diş gıcırtısının sesine uyanmıyorsa, yaptığı her ne ise bundan hoşlanıyorsa ve mutlu oluyorsa, bir insan daha ne ister azizim?!
Sevgili dokur, sen onu bunu bırak da derkinin 31. sayısı çıkmış, haberin var mı onu söyle. Ahanda burada!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:35
11
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, diğer herşey, festivaller, filmler
06 Şubat 2009
Slumdog Millionaire- Çömez Milyoner
Geçen akşam bu filmi izledim. Bir önceki filmin sonunu söyleyişim o kadar hoşuma gitti ki, bu filmi izledikten sonra hemen sonunu anlattığım bir mesaj yazmak istedim. Zaman geçti, bunu yazmaya ancak oturabildim. Önce spoiler’in anlamına bakayım dedim, bir daha kullanacağım ya, anlamını öğreneyim bari. Sesli sözlük (bkz. Seslisozluk.com) bir sürü alakasız şeyin ardından böyle demiş:
A topic that not everyone on the list may want to read about For example, the ending of a movie or the plot of a novel Spoilers can also include announcements of surprise events or discussion of sensitive subjects that may be painful for others to read about It is considered good netiquette to include descriptive information in the subject so that those who wish to skip such messages are forewarned See Netiquette for more information on how to handle spoilers
Türkçe olarak da bulabildiği en yakın karşılık yağmacı, şımartıcı ve bozucu olmuş, ben mızıkçıyı daha uygun buldum. Yaptığıma da internet mızıkçılığı diyebilirim.
Bunları okurken şu netiket için ne yazmış diye bir baktım ve amanın, neler yazmamış ki?! İnternet adabı muaşereti, şudur budur diye okurken ve içimden so vat derken bu maddede durdum:
The combination of the words Net and etiquette, this refers to the proper behavior on a network, and more generally the Internet The key element in Netiquette is remembering that actual people are on the other end of a computer connection, and offensive comments or actions are just as offensive even if you can't see your recipient.
Durdum ve ben internet mızıkçılığı yaparken eğleniyorum ama bunları okuyanlar ne düşünüyor, dahası ne hissediyor? Mesela benim dün yaptığım gibi ifistanbul bağımsız filmler festivalinin sitesinde hit filmler bölümünde görmüş bu filmin adını, izleyenler ne demiş, blogırlar ne yazmış diye ararken bu sayfaya gelmiş ve daha açtığı gibi, "bu filmin, eğer iki saat ayırıp filmi izlerseniz –hayli sürükleyici bir film, bence nasıl geçtiğini anlamayacaksınız- en sonunda oğlan kızı öpüyor. Gerçi öpmeyi, kız öp beni dedikten sonra akıl ediyor ama olsun, dediğim gibi o yaşına kadar kızın peşinden koşmuş, ama nasıl koşmak, senin benim aklımın ucundan geçmeyecek belalara karışmış, bir şekilde hayatta kalmayı ve hatta paçasını kurtarmayı becerip ancak kavuşmuş, ancak milyoner olmuş –bir kritik nokta daha, savaşta söylenmez- üzerinde bir şaşkınlık olması normal, ayrıca zaten şaşkın bir karakteri canlandırıyor. Kız da ayrı bir hikaye, öp beni diyene kadar niye kendisi öpmüyor diye düşündüm, ama o da normal, çocuğun ancak omzuna geliyor boyu. Ve öpüşüyorlar, ve birden onlarla birlikte tren garındaki herkes dans etmeye başlıyor ve bir hint filmi izlemiş olduğumuzu anlıyoruz. Yani biz de çocuk kadar şaşkın değilsek ve filmin hindistanda çekildiğini, karakterlerin Hintli olduğunu, hint aksanlı İngilizce konuştuklarını ve başlarını evet anlamında bir kukla gibi sağa sola salladıklarını görmemiş isek…" diye ballandıra ballandıra anlattığımı görüyor.
Bir üstteki paragrafta istediğin kadar "ben bir internet mızıkacısıyım, yok pardon mızıkçısıyım, filmlerin başını değil sonunu söylerim, ona göre oku" yazmış olursam olayım. Zaten okumasa bile beyin fotoğrafik olarak filmin sonunu anlattığım paragrafı da görmüş algılamış olacak. Çok geç yani, diğer bir deyişle tuu leyt. İyisi mi ben suçsuz günahsız insanlara böyle bir kötülüğü bir daha yapmayayım. Hoş hak eden insanlara bütün kötülükler yapılabilir, bu sayfayı tıklamakla da hak etmiş sayılabilirler ama sayılmayadabilirler, hüküm vermek bana mı kalmış canım?! Daha eğlenceli başka bir şey bulurum yapacak, onunla mı uğraşacağım?! Hayret bişey…
Bu mesaj mı? Nesi var bu mesajın? Sonunu söylemedim canım, örnek verdim. Onun onun sonu olduğunu nereden çıkartıyorsunuz hem?! Merak eden gider sinemada izler. Bak ifistanbulda da gösterilecekmiş hem. Bağlantı bile verdik, daha napalım?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:14
10
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
01 Şubat 2009
Yes Man- Bay Evet
Dün bu filmi izledik ve aklıma geldikçe hala gülüyorum. Az önce aklımda bir çorba yapmak varken fakat nasıl başlayacağımı düşünürken aklıma yine filmden bir sahne geldi ve çorbayı boşverip -şimdilik- bunu yazmak üzere oturdum. Eskiden olsa sanki filmi imdb'de bulmak isteyen ben bağlantı vermesem bulamayacakmış gibi önce başlığa filmin imdb adresini bağlardım, ki aldığı not 7.3dü galiba, dün bakmıştım, daha sonra da kendimi bir film eleştirmeni sanırcasına film hakkında atıp tuttuğum, muhtemelen aynı zevki paylaşan insanlarda izleme isteği uyandıracak birkaç paragraf karalardım. Şimdi ise içimden filmde güldüğüm bütün sahneleri anlatmak geliyor ve sanırım bunu yapacağım. hahaha!
Ey okur, bundan sonrası spoilera giriyor, benden söylemesi! (Spoilerin türkçesini bilmediğimi farkettim, özetle filmin sonunu söyleyeceğim, ortasını ve başını da söyleyebilirim, aaa, biz de izleyecektik filmi, çotang diye sonu söylenir mi birden demek yok) Yine de nezaketi elden bırakmıyorum, koyacak bir yer bulamadığımdan olabilir mi? haha, neyse... Filmi izlemeye karar verdik, baktık palladium'da da gösteriliyormuş, orayı da görmüş oluruz diyerek -keşif ruhu iş başında- yola çıktık. Temelde dört yolla ayrılmış bölgede, bulunduğumuzun çaprazındaki adaya ulaşma çabamız yaklaşık 45 dakikamızı aldı ve palladiumun otopark girişini resmen sezgilerimize güvenerek artı koklayarak bulduk! İnsan İstanbul trafiğinde çok rahat yolun karşısında kalma fobisi geliştirebilir, o yolculukta ben bunu anladım. Gideceğin binayı görüyorsun, oraya doğru gitmeye gayret ediyorsun fakat sadece karşı şeritte kaldığın için yanından geçmek zorunda kalıyorsun. Hoş otoparkı bulmakla da işin bitmiyor, bir de o otoparktan çıkışın, çıktıktan sonra yolunu yönünü buluşun var. Lafı eğlenceli kısımlara getirmek için o kısımları anlatmıyorum.
Otoparktan çıktık, çık babam çık, sırayla yürüyen merdivenlerden en alttan en üste doğru gidiyoruz, palladiumun otopark katlarını, sonra da mağaza katlarını görmüş oluyoruz, en üstte yemek katını görmüş oluyoruz, sinemasını görmüş oluyoruz, turnikeden geçip salona giriyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izlemeye devam ediyoruz, tv izlemeyince insanın kırk yılda bir gittiği sinemada reklam izlemeye katlanabildiğini hatta bazılarını ilginç bile bulabildiğini farkediyoruz ve film başlıyor.
Filmin sonunda adam kızı tekrar birleşmeye ikna ediyor, mutlu son yani. Ohhh, sonunu söyleyeceğim deyince bir ağırlık olmuştu, yazdım, kurtuldum. Ama adam kim, kız kim, niye ayrıldılar, dahası niye birlikteydiler, sanırım onları öğrenmek için filmi izlemeniz gerekecek. Çünkü güldüğüm sahneleri düşünüyorum ve onları yazmak istediğimde o kadar komik gelmiyor, oysa filmde gözlerimden yaş gelene kadar gülmüştüm. Oyuncular iyiydi, senaryo iyiydi, zar adamla benzer yönleri olan bir felsefesi bile vardı ancak yüzeysel bir yazı yazmak istediğim için sadece bahsediyorum. Film Los Angeles'da çekilmiş, tanıdık bir yere rastlamadım ama mekan iyiydi diyebilirim, bunu da Los Angeles'i görmüş olduğumu belirtmek için yazdım, umarım herkes anlamıştır, arkamda hollywood yazan yamacın göründüğü fotoğrafım bile var. Özetle notumu veriyorum: iyi.
Hadi filmden bir replik de hediyem olsun. Filmin bir yerinde hatun, kendi hayat tarzını açıklamak için 'çocukken herşey bir oyundu, dünya da oyun alanıydı, büyürken bir yerlerde, bir zaman bunu unutuyoruz, halbuki dünya hala oyun bahçesi. koşarken çekilmiş blurlu fotoğrafların pek beğenilmediğini biliyorum ama kimin umrunda?!' diyor. Ben de bu felsefeyi kaptım ve konuya odaklanamamış, yüzeysel, herhangi bir bilgi veya yorum içermeyen ve hatta bir konusu olduğu bile şüpheli bu yazıyı yazdım ve bunu yapmak hoşuma gitti, kimse okumasa ve okuyanlar da beğenmese bile huu keerz demek istiyorum. Dedim gitti hatta...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:05
4
sesli koro
Kategorisi: filmler
23 Nisan 2008
27. İstanbul Uluslararası Film Festivali
99 Francs- 9,90 YTL
Tuhaf, zeki ve bu özelliklerini genç yaşında yüklü bir servete tahvil etmiş bir reklam yazarının hayatını anlatıyor film. Festivaldeki sayfasındaki bilgi izleme kararım için yeterli oldu. Son 15 dakikada açığa çıkan biletler sayesinde büyük olmasına rağmen hınca hınç dolmuş salonu görünce yanlış bir karar vermediğimi anladım. Imdb de gördüğünüz gibi 7.2 gibi gayet iyi bir not vermiş. 
Filmde olduğu bahsedilen reklam sektörüne karşı amansız eleştiriler, sektörün içinden bir portre ile özeleştiri şekline bürünmüş. Tuhaflığı, dehası, benzersizliği, parası ve tüketicinin neye ihtiyaç duyacağı konusundaki karar verici pozisyonu kahramanımız Octave'a erişilmez ve altedilmez bir güç veriyor gibi görünse de son dakikaya kadar işi sallayan, sallarken de kokain eşliğinde partilerden partilere akan, hayatta sevdiği bir insan karşısına çıktığında ne kendisinin ne de onun sorumluluğunu taşıyamayacak denli zayıf bir kişilik olduğunu film ilerledikçe görüyoruz. Kendi hayatında feci derecede saçmalasa da dangalak işverenlerin uyandırdığı anarşist yanı, ekibinin desteğiyle onlara iyi bir kapak hazırlıyor. Hayatı boyunca yaptığı belki de en iyi şey olan bu sabotajın ardından filmin sonu için önümüze iki seçenek sunulmuş. İkisi de olabilecek diğer sonlarla aynı olasılıkta ve filmin o ana kadarki örgüsü gibi matrak ve öngörülemez olan iki sonla yönetmen kafamızı daha da karıştırmak pahasına hem karamsarları hem de her an umudunu kaybetmeyenleri mutlu ediyor.
Film fransızca olmasına rağmen son dakikasına kadar konsantrasyon kaybı yaşatmadan izletiyor kendisini. Başrol oyuncularını -sanırım fransız olduklarından- ilk kez izliyorum. Bilinmeyen bir yüz olması iyi olmuş, sadece yan rollerden birinde, reklam şirketindeki idari müdürü oynayan Jean Francois'i başka bir festivalde izlediğim -Komedi Filmleri Festivali?- La Jungle adlı filmdeki serseri rolünde hatırladım. İkisinde de iyiydi...
Margot at the Wedding- Kızkardeşim Evleniyor
Bu filmi de ani bir kararla izledim. Festival sayfasındaki tanıtımını alelacele okudum ve Mürekkep Balığı ve Balinayı takip eden kısmı, son zamanlarda izlediğim en romantik filmlerden biri olan Mozart ve Balina olarak algılayıp biletimi aldım. Yanlış anladığımı anlamam çok sürmedi:)))
Olsun, üç yanlış bir doğruyu götürmese de festival filmidir, izleyeyim diye başlayan film 'Allahım Allahım, ne garip insanlar var dünyada!' nidalarıyla son buldu. Bunu arıza kadın rolünü büyük başarıyla oynayan başroldeki Nicole Kidman'a borçluyum tabi. Tecavüzcü Coşkuna sokakta rastladığında tekma tokat girişen halkın bir üyesi olarak, öncesinde pek güzel bulduğum Nicole hakkında filmden sonra düşmanıma vermesin diye düşünüyordum. Bir de yazarı canlandırıyor olunca eyvahlarımın arttığını söylemeye gerek yok sanırım.
Esas olarak onun etrafında dönse de oğlunu canlandıran genç delikanlı ve kızkardeşini de yabana atmamak gerekir. Damat rolündeki Jack Black'i The Holiday'de güçlü bir kadro ile izlemiştim. Bu filmdeki sünepe, loser, yetenekli, ilginç karışımı rolüyle de başarılıydı. Imdb filme hakettiği gibi vasat bir not vermiş. Şahsen hala bu filmin, ailemizin, arkadaşlarımızın olası çeşitli garipliklerini, neler var dünyada diyerek kabullenmemizi sağlamak dışında bir hikmeti olduğunu düşünmüyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:10
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
24 Aralık 2007
Spiritüel Filmler Sitesi: Sinematin
Son zamanlarda izlediğim en güzel spiritüel film Otoyol 60 –Interstate 60- idi. Dileklerimiz ve bunların gerçekleşme prosedürü hakkında muzip bir bakış açısından çekilmiş, klasik olmayı hak eden bir filmdi. Yapım yılı 2000, çok eski değil, üstelik ilgi alanıma giren bir film ancak ya vizyonda çok kısa süre kaldığı veya buralara hiç uğramadığı için kaçırmışım.
Bir diğer film, Gizli Bahçe –secret garden- Aynı isimde sanırım bir bağımsız film de izlemiştim, Natali Portman’ın başrolünde oynadığı. Bu ondan tamamen bağımsız, hayattaki en önemli şeyleri bir çocuğun nasıl öğrendiğini anlatan, ağızda şeker tadı bırakan bir filmdi. Ekilen tohumların bir bahçeyi canlandırdığı, bütün çiçeklerin hızlı çekimle bir anda açtığı ve yeni doğmuş kuzunun yürümeyi öğrendiği sahnelerini tekrar tekrar izledim!
Bir de Chronos var son zamanlarda izlediğim ve pek beğendiğim. Belgesel desem değil, bağımsız desem değil. Imax için çekildiğinden olsa gerek hedef kitlesi iyice dar ve doğal olarak bize ulaşmamış. Filmde binlerce yıldır duran heykellerin üzerinden uçan bulutları unutmam mümkün değil. Metro istasyonlarından karıncalar misali geçip gittiklerimizi de… Hayattan da böyle geçip gidiyoruz, bu bulunması çok zor film sayesinde hatırladım.
Bir –one- adında bir Amerikan bağımsızını geçmemeli. Bir gün hepimiz kadar normal, sıradan bir insan tutup da bir olmak üzerine bir film çekmeye karar veriyor. Yine kendisi gibi film çekmekle o ana kadar işi olmamış iki arkadaşı da ona yardım ediyor. O kadar festival kuşu bilirim kendimi, bağımsız ya da değil hiçbir film festivalinde denk gelmedim şimdiye kadar iyi mi?!
The Secret ilk çıktığında ortalığı kavurdu ve bir piyasa oluşturmuş oldu. Yapımcıları sağ olsun kuantum fiziği alanındaki gelişmeler hava durumu öngörüleri gibi ortalığa döküldü, herhangi bir insanın genel kültürüne girdi. Peki ya her şeyi açıklaması umulan teorinin –theory of everything- tarihçesi ve şu anki durumunu bilen var mı? Artık M Teorisi –M-Theory- adını almış olan İpçik Teorisini –String Theory- ben üç cdlik Zarif Evren –Elegant Univerce- adlı filmden öğrendim. Bu filmi –ve tabii diğerlerini- nasıl bulduğuma gelince… Tabii ki vizyonda izlemedim, Sinematin sayesinde buldum!
Şimdiye kadar spiritüel filmleri izlemek isteyip de bu kaynağı bilmeyenlere anlatmak bir görevdir. Efendim, sinematin, benim de yazarı olduğum derki’nin editörünün diğer faydalı uğraşlarından biridir. Hasan, kendi ilgi alanına giren fakat az bulunan filmleri bulup, izlemekle yetinmemiş, bunlara Türkçe altyazı oluşturup bir güzel derlemektedir. Sitede bahsettiğim ve bahsetmediğim birbirinden güzel birçok filme dair bilgileri görebilir, filmlere nasıl ulaşacağınızı öğrenebilirsiniz.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:02
1 sesli koro
Kategorisi: filmler
24 Kasım 2007
6. Uluslararası Komedi Filmleri Festivali
Başladı!
Açılışı büyük bir iştahla cuma günü yaptım. İlk filmi izledikten sonra sevinçten şakıyordum desem yalan olmaz. Nasıl da özlemişim bu güldüren, sonu mutlu biten ve dahası içinde en sevdiğin şarkıların olduğu filmler izlemeyi. 
Şarkıyla ilgili anekdotu anlatayım ve şaşırın. Geçtiğimiz günlerde bir öğle tatilinde kadıköy çarşısında -muhtemelen yemekten dönerken- oradaki kitapevlerinden birinin dışarıya yöneltilmiş kolonundan daha önce duyduğumdan emin olduğum, insanı ilk anda kavrayan ve kanını kaynatan bir latin melodisi üzerine bir kadın vokal sesi gelmekdeydi. Şarkının bitmesini bekleyip içeri girdim bu çalan ne diyerek. Nostaljik karışık bir albümmüş. Yok yok, az önce çalan parçayı öğrenmek istiyorum deyince albümden baktık. Yma Sumac'ın 'Gopher' adlı parçası imiş! Bu yaptığım internetin paylaşmayı seven üyelerinden şarkının bulunduğu albüm -The Mambo- indirilerek aynı gün tamamlanan operasyonun sadece başıydı.
Perulu bir afet olan Yma Sumac'ın 1954 tarihli bu albümündeki aynı parçanın izlediğim ilk festival filmi olan Fırıncı'da karşıma çıkmasına ne demeli peki?! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Sadece, eğer şimdi haberdar oluyorsanız Perşembe'ye kadar sürecek bu sinema ziyafetinin tadını çıkarın derim.
Gecenin ikinci filmi Bıktım Bu Veletlerden'di. Çocukların insanı ne hale getirebileceğini hiç sulandırmadan anlatmışlar. Filmden anladığım çocuklarla birlikte anne babaları da büyüyor ancak bu hiç de kolay olmuyor.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
19:33
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
07 Haziran 2007
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
09:50
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, filmler, kuantum
15 Nisan 2007
Festival altı yedi (son)
Görünmez Çocuklar/ All the Invisible Children
En sevdiğim yöntemi kullanarak izlediğim bu filmden sonra toparlanmam epey zaman aldı. Filmde Afrika’da hiç uğruna savaşan çocukları, Amerika’da aidsli babasının kurbanı olan clarayı, Güney Amerika’da çöp toplayarak yaşayan evsiz kardeşleri, Romanya’da hapisten çıktığı gibi alkolik babası tarafından hırsızlığa zorlanan çocuğu, Napoli’de hırsızlık yapan ve hasılatı keten helva ve lunapark jetonlarıyla kutlayan yeniyetmeleri, anılarından kurtulamayan İngiliz savaş fotoğrafçısını, Japonya’da çöpte bulunan yetim kız ile ayrılmak üzere olan zengin ailenin kızı arasındaki uçurumu izledikten sonra benim diyen duyarlı vicdanların da kolay kolay kendine gelebileceğini sanmıyorum. Festivaldeki gençlik filmlerinden zaten of diyerek çıkmıştım, bu filmden sonra diyecek bir şey bulamıyorum…
Fidelin Yüzünden/ La Faute a Fidel
Bu festival kapsamında izlediğim yedinci ve son film 1970’de geçen ve 68 sonrası değişimi 7 yaşındaki bir kızın gözünden olabilecek en gerçekçi ve aynı zamanda matrak şekilde anlatan Fidel’in Yüzünden. Senaryodaki koparan dialoglar ve başroldeki küçük oyuncunun performansı filmin başarısının en büyük nedenleri.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
10 Nisan 2007
Festival dört beş!
Beethoven'i Anlamak/ Copying Beethoven
Hayalimiz gerçek olsaydı, hayatımız nasıl olurdu? dünya nasıl olurdu? yada o hayali gerçekleştiren olaylar örgüsü nasıl olurdu? Her film, her senaryo bu sorulara verilmiş bir cevap değil mi zaten... Bir cumartesi akşamı taksimin kalabalığında duyamayacağımız tek tür olan klasik müziğin babalarından birinin hayatına hayalci bir yaklaşım. Eğer beethoven yine anlatılageldiği kadar nemrut olsaydı, ama o kadar sağır olmasaydı, karşısına 23 yaşında bir içim su gibi bir hatun çıksaydı, bu hatun kendi bestelerini göstermek peşinde idealist bir besteci adayı olsaydı, beethoven'ın bütün aksiliklerine katlanacak, ünlü 9. senfonisini prömiyere yetiştirmesine ve orkestrayı yönetirken çuvallamamasına yardım edecek kadar hayran olsaydı, senfoniyi sağ sağlim atlattıktan sonra kendi bestelerini gösterseydi, beethoven onları beğenip üzerinde çalışsalardı, her gençkızın hayaline ek olarak yalnız yaşlı ve nobran olduğuna bakılmaksızın her adamın muradı gerçek olsaydı nasıl olurdu üzerine bir film.
Ha, bir de müziğin tanrının sesi, bestecinin tanrının sesini duyan yüce insan olduğuna dair replikler tekrar tekrar karşımıza çıkmıyor muydu, -ki bence egosu fazlasıyla şişkin ve eksikliklerine daha iyi bir bahane bulamamış insancıklar tarafından sarfedilebilecek bir cümledir bu- tek bir beste yapmamış insanlar olarak tanrının sesini bize duyurmadığına üzülelim mi, yoksa güncel müziklere bakıp tanrının bir iki asırdır zaten çok az insana sesini duyurduğuna sevinelim mi karar veremeyerek çıktık salondan. şimdi bu satırları yazarken insan insan olmakla insancık olmak arasındaki fark iyice büyüdü gözümde.
zaten dünyayı değiştiren ne varsa hepsi enginlere sığmayıp taşan bir egonun imzasını taşımıyor mu ?! benim insan insan dediğim insanlar hep birinin annesi, babası, kardeşi ya da arkadaşı veyahut evladıdır, normal bir hayatları olan normal insanlardır. genelde sevilirler ama sevmeyeni de olur. birkaç kişi içinse dünyalara değişilmezler. öyle kitaplara yazılacak bir söz sarfetmişlikleri yoktur ancak pratik yaşam onlardan sorulur. her işin bir kolayını bilmeseler de bulurlar, herşeyini elinden alsanız bile mizah anlayışını, sabrını ya da isyanını alamazsınız. kısaca insan insan, her derde deva, her eve lazımdır. ben ona varlığıyla hayatı güzelleştiren insan diyorum. birden fazlasını tanıma şansına sahip olmama rağmen çoğullaştıramıyorum, çoğul eki bile kullanamıyorum çünkü herbiri sadece bir tanedir ve dünyalara bedeldir.
şimdi çocuksu halim soruyor: neden hepsi birden olmuyormuş?!!! dünyayı kurtarmaktan geçtim. dünyayı -tabii ki pozitif anlamda- değiştirecek birşeyler yapmak için ille de herkesin hakkımızda çekilmez, ukala, beter, uzak durulası olduğumuzu düşünmesi, üstelik bunu hakedecek kadar kötü bir insan mı olmamız gerekiyor?
Ah ah, film eleştirisi adı altında bakın ne kadar bişeyim mesajı döndü dolaştı hayat felsefesi parçaladığım uzun bir deneme oldu. Okuyup buraya kadar gelenlere kocaman bir bravo diyerek hemen haftasonunun diğer filmine geçiyorum. Söz, bunu kısa keseceğim.
Tarih Öğrencileri/ History Boys
Gün geçmiyor ki yeni bir gençlik filmi izlemeyelim sayın seyirciler. İşte uzun zamandır izlemediğim Şahan'dan hala gülerek hatırladığım bir replik. Bu seferki yönetmenimiz kenarda kalmış bir kasabanın hepsi erkek ve hepsi 'inek' öğrencilerinin oxford ve cambridge sınavlarına hazırlanarak geçirdikleri yaz hakkında bir film yapmış. Onların başarısıyla okulunun başarısını tescillemek isteyen hırslı bir müdür, öğrencilerine şiirler şarkılar ezberletmekle yetinmeyip onları elleyen bir hoca, okula geldiği gibi çocukların kafasını kendi kafası gibi karıştıran genç öğretmen gibi eğlenceli(!) karakterler de eklenince izlemesi keyifli bir film olmuş. Değişiklik yapıp bu filmin sonunu söylemeyeyim, sadece aksanlı ingilizce dinlemenin biraz yorduğunu belirtip bitireyim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:48
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, festivaller, filmler
07 Nisan 2007
Festival bir kii hatta üüç!
Elde Makas Koşmak/ Running with scissors
ABD, 2006
Hayat kısa gülebildiğimiz kadar gülmek gerek felsefemin uzantısı olarak açıklamasında absürd komedi tagını tesbit ettiğim gibi izlemek üzere seçtiğim bu filmden geriye anlatacak ne kalmış bakalım. Filmin Amerikanın gayet düzenli, güvenli, normal, sıradan kesimlerinde geçtiği göz önüne alınırsa sanat yapacağım diye ilaç ve daha kötüsü psikiyatrist bağımlısı olup gerçekle bağını yitirmiş bir anne, hastalarını iyileştirmediği gibi çocuklarını evlat edinen ve ailedeki yıkımına onlar üzerinde devam eden bir sözde-psikiyatrist, ikisinin arasında hayatta ve sağlıklı kalmayı başarmış bir delikanlı ve hikayeyi daha da süsleyecek birkaç kaçık karakter daha bir araya gelince ortaya absürd bir film çıkmış. Spoilerlık olacak ancak yurdumuzun absürdlükte çok daha müreffeh bir seviyede olduğunu belirtmek için önermeden geçemeyeceğim. Gecenin bir yarısında bağırarak bütün ev halkını uyandıran psikiyatrist babanın herkesi banyoya toplayıp –ifademi bağışlayın- bokunun şeklinden tanrının kendisine mesaj gönderdiğini açıklamasına gülmemizi bekleyen yönetmen yapımcı tayfasına itiraf.com’da ‘fal’ kelimesini aratıp çıkan sonuçları okumasını öneriyorum. Nokta.
Bir de başrolü oynayan genç arkadaşımızın (Joseph Cross) oyunculukta iyi ancak olması gereken yaştan hep daha büyük olarak algıladım ben. Öyle olunca yaşadıkları daha normal göründü. Halbuki ne senaryolaştırılan kitabın yazarı Augusten Burroughs’un –kendisini de bu film sayesinde tanıdım, yazarmış, ne cehalet!- ne de yönetmenin amacının normal bir film yapmak olduğunu sanmıyorum.
Durgun Yaşam/ San xia haoren
Çin, 2006
İşte her festivalin olmazsa olmazı bir film. İlle de iyi bir şeyler yazacağız ya, aklıma daha iyisi gelmiyor. Ancak nedir film festivalinde olmazsa olmayan film? Tabii ki bir önceki festivalden beri izlediğin en uzun, sıkıcı, durağan film olan, ara verilmediği ve iki yanında uzun sıralar dolusu insan oturuyor olduğu için salondan çıkamadığın, kendini köşeye kıstırılmış, esir edilmiş hissettiren ve bu işkencenin biteceği anı saniyeleri sayarak beklemene neden olan filmdir. Ünlem!
Ve bu filmi açıklamalarına kanıp kendimiz seçtik izlemek için. Acıklı olan kısmı bu zaten. Yine de haksızlık etmeyip filmde bizim arabeskimiz diyebileceğimiz tınıda şarkılar söyleyerek dolaşan çocuğu ve üç boğaz bölgesinin –gerçekten varsa öyle bir yer- sisler içindeki manzarası başka bir yerde izleyemeyeceğim güzelliklerdi. İstanbul İstanbul olalı böyle işkence görmedi diyerek çıktık, ne yapalım, sağlık olsun…
2:37
Avustralya, 2006
Festivalin çarpıcı filmlerinden olan ve biletleri hemencecik tükenen bu filme, karanlık bir konusu olmasına rağmen gitmemin sebebi hem hit filmlerden birini izlemekten geri kalmamak hem de işi kırmaya bahane arıyor olmaktı. Pişman mıyım peki? Hmm, şöyle böyle…
İngilizce konuştukları halde ne dediklerini anlayamadığım film kahramanı genç arkadaşlar yine uzun sayılabilecek süre boyunca bu sefer sıkmayarak kendilerinden ve hayatlarından bahsediyorlar. Aynı lisede –ne zor bir dönem- okuyan kızlı erkekli bu yavrucukların hepsinin ayrı bir derdi var ve bunlar bizim zamanımızda yaşadığımız büyüme sıkıntılarından çok farklı. Film boyunca hangi birine üzüleceğimizi şaşırdığımız yetmezmiş gibi bir de en başında verilen ipucunun sonunun hangisine çıkacağını bekliyoruz yüreğimiz hop hop ederek. Fakat filmin sonunda ne çıkıyor? Evet bir ergen intiharı. Ancak hikayesi muhtemelen filmdeki karakterlerin hiçbirinin olmadığı kadar sıradan, normal ve sağlıklı görünen bir karakterin intiharı! Ve bence filmi çarpıcı yapan da bu beklenmedik son oluyor. Ben filmdeki karakterlerden büyük ve onların anne-babaları olacak insanlardan –ki asıl taşlar hep onlara gidiyordu bence- küçük olduğum için sadece hayat zor, of of of diyerek çıktım. Bir de ergen annesi olarak bu filmi izleseydim herhalde hayata dönmem daha uzun zaman alırdı. Bunca kalem oynattıktan sonra sanırım filmin neredeyse oyuncuları kadar genç yönetmenini tebrik etmek gerek.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:21
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
26 Şubat 2007
Bir Festival Daha Bitti
İfistanbul 2007 kapsamında izlediğim diğer iki filmden bahsetmeye geçmeden önce meraklısına bir önceki mesajın sonunda belirttiğim ‘beni şaşırtacak tek şey’in gerçekleşmediğini ileteyim. Belki zamanlama konusunda aceleci davranmışımdır. Belki de hazır değilimdir. Nitekim o kitabı bulamadığım akşam, daha önceden okuma listeme
aldığım ancak henüz satın almadığım başka bir kitabı almıştım: Alice Kuantum Diyarında, bir kuantum fiziği alegorisi. Belki onu okumayı bitirince kucağıma düşecektir, kim bilir?!
Bugünkü festivaller köşemizin ilk filmi Danimarka yapımı Sabun Köpüğü (En soap/ A soap). Konusu festival sayfasında mevcut, bir de hit filmler alt kategorisinde geçiyor, seans da uygun diye sanki biletler tükenecekmiş gibi koşa koşa biletix gişesinden aldım biletleri. Halbuki içinde aşk olmayan fakat ısrarla bir aşk öyküsü olduğunu ileri sürülen üstelik neredeyse iki saat süren bir film olduğunu bilseydim bir daha düşünürdüm. Uzun uzun filmi anlatmak yerine beni koparan sekansı geçeyim:
Charlotte: Yatağı taşımama yardım ettiğin için teşekkür ederim. Sana bir şey getirdim.
Veronica: Senden hediye falan istemiyorum.
Charlotte: Ama teşekkür hediyesi bu. Benim bir güzellik merkezim var. Bu fondotenleri sana getirdim, ikisini karıştırıp kullanırsan iyi sonuç alırsın. Erkeklerin cildi kadınlara göre biraz daha serttir. Kadın gibi görünmek istemiyor musun?
Veronica fondotenleri alır: Çatlak bir kadın gibi görünmeyeyim de!
Diye cevap verir, pis bir bakış fırlatır ve kapıyı Charlotte’un suratına kapatır.
Filmden çıktığımda ben de Veronica ile aynı fikirdeydim; çatlak bir kadın gibi görünmekten daha kötüsü çatlak bir kadın olmak olsa gerek!
Neyse, ikinci film ise ABD yapımı Hiçolmadı (Neverwas) Fantastik bir hikayenin gerçekliğini sorgularken bizi oyalayan güzel, renkli, şaşırtıcı bir filmdi. Sonunda hayal ürünü olarak başarıya ulaşıp çocuk klasikleri arasında yerini almış öykünün bir şizofrenin önce kafasında sonra da ormanın içinde yarattığı bir gerçeklikten kaynaklandığını ve daha az –belki de daha çok, ölçülebilecek bir şey değil sonuçta- şizofren olan başka bir karakterin kaleminden döküldüğünü öğreniyoruz. Keşke filmin sonunda orman şövalyesinin tenekeden, uğruna ölümün göze alındığı krallığın ormanın derinlikleri, hayatı pahasına savunulan kalenin ise kütük ve bilimum renkli çerçöpten oluştuğunu hiç öğrenmeseydik de hayalimizdeki görkemli imgelerin kalitesi bozulmasaydı. Bu filmden de aklımızı sevelim, ona mukayyet olalım, nereye koyduğumuzu her daim hatırlayıp hiç kaybetmeyelim diyerek ayrıldım. Filmin sonunu söyleyerek spoilerlık yaptım bu arada, farkındayım.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:07
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
20 Şubat 2007
Absürd Filmler, Absürdötesi Dialoglar
Dün akşamı bir önceki mesajımda müjdelediğim festival filmlerinden ikisini izleyerek geçirdim. Uykusuzluktan kapanan gözlerimi bir an önce dinlendirmek için iki foto ve iki bağlantı ve iki cümle geçip beni asıl dumur denizlerinin açıklarına savuran dialogu anlatmak istiyorum.
İzlediğim ilk film Tutkal/ Glue idi. Ergenlik denen dönemin ne beter bir dönem olduğunu hatırlattı bana. Filmimizin onaltı yaşındaki kahramanlarının haytalıklarını görünce kendi onaltı yaşımı hatırlamayı denedim. Aklıma çok net bir şey gelmedi. Çocukluğumu daha net ve daha renkli hatırlıyorum mesela. Orta öğretim bu kadar mı soldurmuş hayatımızı… Filmi izleyince, orta öğretim ya da başka bir şey, dünyanın her yerinde solduracak bir şeyler var sanki diye düşündüm.
Şans eseri izlediğim ikinci film ise Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi/ Wristcutters: A Love Story oldu. Şans eseri diyorum çünkü filmin iki gösterimi için biletlerin tümü ta Pazar gününden tükenmişti. Ben birazdan anlatacağım dialogu yaşamasaydım muhtemelen şansımı denemeyip kös kös eve yollanacaktım. Filmde izlediğim küçük mucizeler gibi, akın akın gelen izleyicilerin içinde fazla bileti olan bir kişi çıktı, benden önce davranan grup üç kişi, ben tek kişi olduğum için bileti benim almama razı oldu, koltuğu tam projeksiyon cihazının arkasına gelen bir izleyici benim koltuğuma oturmak istediyse de biletini bana satan arkadaş koltuğumu ısrarla savundu. Üstelik tıka basa dolu olan salondaki tek boş koltuk muhtemelen benim önümdekiydi! Baktım bileti bana bırakan grup da bir şekilde içeri girmeyi başarmış merdivenlere konuşlanmışlardı, keyifleri yerindeydi. Biraz solgun bir atmosferde geçmesine rağmen insanı alıp götüren senaryosu, film süresince yaşattığı sürprizleri ve yüreği okşayan sonu ile iyi ki denemişim diyerek ayrıldım salondan.
Aşağıda yer alan konuşma 19 şubat 2007 pazartesi akşamı saat 21:40’da Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki Kibele Yayınevinde gerçekten(!) yaşanmıştır. B ben, K kitapçı, A alakasız kişi, Z de kasada oturan bayanı ifade etmektedir. Durum özetle benim festival filminden çıktıktan sonra birden aşka gelip ta eylül ayında ankarada bir arkadaşımı beklerken vakit öldürmek üzere girdiğim kitapçıda elime alıp biraz karıştırdıktan sonra güçlükle bırakabildiğim bir kitabı bulup alabilir miyim, hemen okuyup tasarladığım bir sonraki mesajımda yararlanabilir miyim diye düşünerek kitapçıdan içeri girdim. Raflar arasında biraz dolaştım, doğal olarak bulamadım.
B: Aradığım spesifik bir kitap var, bilgisayardan elinizde olup olmadığına bakabilir miyiz?
K: Tabi, nedir adı?
B: Şaka Yapıyor Olmalısınız Bay Feynman. Yayınevini bilmiyorum. Richard Feynman olması gerek yazarı, Richard Phillip Feynman. Otobiyografik…(doğrusu Phillipsmiş, yanlış hatırlamışım)
Kitapçı bilgisayarda aramasını yapıyor, ben ekranı görmüyorum.
K: Feynman’ın bizde kayıtlı sadece Fizik Yasaları Üzerine adlı kitabı var, o da stokta yok. Bu sırada oralarda kitaplara bakmakta olan alakasız kişi heyecanla kitapçıya yönelerek;
A: O kitabın yazarı Feynman değil yalnız. Yazar adından ararsanız bulamazsınız.
K: Kitap adından da arattım, yok.
O sırada olayın geçtiği mekanın yanı başında oturmakta olan, güneş gözlükleri gözünde uzaklara dalmış duruşundan ama olduğunu tahmin ettiğim bayan da bize katılıyor,
Z: Feynman’ın öyle bir kitabı yok zaten!
Diyerek son noktayı koyuyor. Çıktığımda ben kimim, neredeyim, bu konuşma gerçekten yaşandı mı, entelliğin doz aşımı bu mudur, dantellikten ölür müyüm, hadi ölmedim, kanser falan olmayayım diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Ama vazgeçmek genlerimde yok tabi. Hemen kendime gelip bitişikteki D&R de aldım soluğu, aynı başlangıcı daha az sürreel bir dialog olmasını dileyerek oradaki görevliye yaptım. Ve kitabın adının Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman olduğunu ve onların da stoklarında bulunmadığını öğrendim! Saatin ona yaklaştığını görünce, madem şansım yaver gidiyor davetiyeleri bile son koltuğuna kadar doldurulmuş olan bu filme girmem de bir şekilde mümkündür diye düşünüp tekrar salona yöneldim. Sonrasını biliyorsunuz. Şimdi bütün bunların üzerine beni şaşırtacak tek şey yarın o kitabın gökten kucağıma düşmesi olabilir!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:02
1 sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
07 Ocak 2007
İberia
Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.
Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti. 
Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.
Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.
Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…
Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:15
4
sesli koro
Kategorisi: dans, filmler, nasıl hologram yapılmaz
12 Kasım 2006
İçinden Kuantum Geçen Filmler II
Derki'deki yazımın linkini daha önce vermiştim, yine veriyorum. Ancak loglarda çıkış sayfalarında görmediğim için –evvet, biri bizi gözetliyor- ve konusu tamamen burada çiziktirdiklerimle ilgili olduğu için ve de yeni bir mesaj yazacak vaktim olmadığı için –hemen de nasıl sallarım- açık ve seçik olarak buraya da kopyalıyorum. Afiyet olsun…
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:42
3
sesli koro
Kategorisi: filmler, kuantum, nasıl hologram yapılmaz
05 Kasım 2006
Festival Kuşu Yine İşbaşında
Perşembe günü biten Komedi Filmleri Festivalinde izlediğim son filmler Kraliçeler -Reinas ve Kahrolsun Sevgililer Günü -Deadpan Valentine idi.
Kraliçeler, uzunca olmasına rağmen izlerken hiç sıkılmadığım bir aile komedisiydi. Homofobiklere göre olmadığını konusunu okuyan herkes anlamıştır sanıyorum. Tarafsız olmayı başaran izleyicilerin filmin aslında kadın gücüne dair olduğunu keşfetmekte zorlanmayacağını düşünüyorum. Kişisel düşüncem; insan söz konusu olduğunda her şey mümkündür, kadınlar söz konusunda olduğunda buna mucize olarak tanımlanabilecek şeyler de dahildir. Erkekler lütfen alınmasın bu yazdığıma, zira içtenlikle söyleyebilirim ki onlar olmadan hayat bu kadar keyifli olmazdı.
Kahrolsun Sevgililer Günü beni açıklamasında yer alan anti romantik komedi tanımlamasıyla tavladı. Sinema konusunda, -aslında hiçbir konuda- öyle elit bir zevkim yoktur. Öyle romantik komedi neyin izlemem, nerde Almadovar, hani Lars Von Trier diye tutturmuşluğum yoktur. Her şeyde olduğu gibi, film seçerkenki başlıca kıstasım, hoşuma gitmesidir ve birbirinin kopyası, kadınların yalnız güçsüz olduğunu dikte eden alt mesajlar içeren amerikan romantik komedileri bu kategoriye girmediği için genellikle izlemem. Aslında çok film de izlemem ya, olsun, serbest kürsüde içimi döküyorum işte…
Neyse, anti romantik komedi nasıl oluyormuş merakıyla Fransız Kültür’e gittim ve bana çok daha uzunmuş gibi gelen ilk 15 dakika boyunca filmde bir şeyler olmasını bekledim. Tam çıkmaya niyetlenmiştim ki o kendini hayattan izole etmiş delikanlının sinir bozucu sessizliği yerini filmlerde pek görmediğimiz, rom-comlarda hiç göremeyeceğimiz bir özeleştiriyle bozuldu. Toplumu, hayatlarımızı, tercihlerimizi, rollerimizi, rol kesmelerimizi sakin ses tonunu hiç değiştirmeden sorgulasa da bendeki etkisi biri bana dan dun girişiyormuş şeklindeydi. Bu arbedeyi sağ sağlim atlatanları sütliman bir son bekliyormuş. Hayat sandığımızdan çok daha kötü olabilirmiş ancak en berbat hayatı bile düzeltmek mümkünmüş şeklinde gerilen sinirlerimizi gevşeten ana fikir benim de gayet anti bulduğum filme yakışmıştı.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:04
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
29 Ekim 2006
Favori Film Festivalim Başladı!
Bugün Cumhuriyetimizin 83. doğum günü. Kutlu olsun! Sabah yürüyen öğrencilerle caddede kutladık, akşam da Cumhuriyet Balosu’nda kutlayacağız.
Ancak bugünkü mesajın asıl konusu başlıktan da anlaşılacağı gibi bir film festivali. Bu sene 5. kez düzenlenen, İstanbul’a geldiğimden beri takip edip müptelası olduğum ve yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birine hizmet eden bir festival: Komedi Filmleri Festivali! Ve bu da festival sponsorlarından Garanti Bonus’un izleyicilere yaptığı bir hoşluk!
Diğer seneleri hatırlamıyorum, ancak bu senenin afişlerini beğenmiştim. Biletimi aldığım gibi koluma giren şarlo kılığındaki pandomimciye direnmedim ve kendimi birden hatıra panosunun önünde poz verirken buldum. Sonrasında çekilen poloroidi buzdolabına iliştirmemizi sağlayacak çerçeve şeklinde bir mıknatısla birlikte elime tutuşturdular ve bir kez daha kalbimi kazandılar…
Festival açılışını Cuma akşamı 2005 yapımı bir İspanyol yapımı olan Tapas ile yaptık. Film hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan gittik ve festivalin film seçimine güvenimizi tazeleyerek çıktık. İspanya’da –sanırım Barcelona- kenarda bir mahallede yaşayan insanların birbirinin içine geçen öykülerinin –bu da bir film eleştirisi klişesidir ancak buraya cuk oturuyor- anlatıldığı film ruhumu okşadı, kadife gibi yaptı. Conchi idolüm oldu, Don Mariano ile arasındaki sevgi idealim, Mao’ya, Cesar’a bayıldım ve Raquel’i hiç ayıplamadım! Keşke Conchi ile Don Mariano’nun o son gecelerine dair bir görsel bulabilseydim. Onun yerine filmdeki tek meşelik kişilik olan –ama o da insan- Lolo’nun yer aldığı bir kare koyuyorum ve filme on üzerinden on, beş üzerinden beş yıldız verdiğimi beyan ediyorum.
Dün akşamki film ise 2006 Fransız Belçika yapımı Dikkenek idi. Ukala anlamına gelen ismi film hakkındaki en başarılı tanımı yapıyor aynı zamanda. Belçikalıların zengini ortalaması, kadını erkeği nasıl da topluca kafayı yediklerini gayet ironik ve muzip bir şekilde ortaya koyuyor. Sapık mezbaha müdürü, alkolik mirasyedi, adapte olamamış azınlık, bitirim serseri, lezbiyen polis, ne yapacağını şaşırmış zengin çıtır, uyuşturucu kullanan öğretmen, sürekli dayak yiyen ukala, hiçbir konuda dikiş tutturamamış kaybeden… hepsi bu filmde! Böyle anlatınca kulağa pek hoş gelmiyor belki ancak film hepsinin aslında senin benim gibi insan olduğuna ikna ederek bitiyor ve geride bütün bunların arasında aşkın yeşerebileceğine dair hoş bir umut bırakıyor.
Filmde Stef’i oynayan Dominique Pinon’u nereden hatırladığımı da buldum. Yıllar öncesinin Kayıp Çocuklar Şehri’nden. Yedi tane mi sekiz tane mi klonlanmıştı ve aynı sarkık dudaklarla ortalıkta koşturuyordu. Sonra Amelie’de gördük, bu üç filmde de oyunculuğunu beğendik. Aşağıdaki afişinde kendisini alt sırada sağdan üçüncü olarak diğer renkli kişiliklerle birlikte görüyoruz.
Programa bakınca 21:30 seansındaki In a Day- Bir Günde’yi de izlemek üzere seçmiştim. Ancak ona bilet kalmamıştı. G-mall’ın hemen yanındaki Küçükçiftlik Eğlence Parkı da açık olunca çok dertlenmedim. Rezervasyondan alınmayan bilet var mı diye bakmadan çocukluğumuzdan bir anı tazelemek için ışıkları yanan ancak müşterisi olmayan parka gittik, bir seans çarpışan arabalara binip çocuklarla birlikte onlar gibi şenlendik…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
19:15
3
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
19 Ekim 2006
Film Ekimi Devam…
Salı günü, alttaki mesajı yazarken elimde dün akşam için iki filme biletim ve aklımda ardından hemen bu filmler hakkında bir mesaj daha yazmak vardı. Bunu engelleyen bir şey yok tabii ki ancak iki günde benim için o kadar büyük bir değişiklik oldu ki film ekiminin birbirinden güzel filmleri yanında sönük kaldı.
Ne olduğunu burada anlatmalı mı? Bilmem… Belki birkaç ipucu verebilirim. Bu değişikliği büyük olarak nitelendirme nedenim pratik yaşamımda bir sürü değişiklik yaratıyor olması diyebilirim. Onun dışında son iki yıl içinde olabilecekken belirgin bir talebim hatta haberim bile olmadan bir günde gerçekleştiğini söyleyebilirim. Başka başka? Benim için iyi, ilerlediğim anlamına gelen bir şey olduğunu da eklersem sanırım tahmine yer bırakmayacak şekilde açıklamış olurum.
Bendeki etkisi ise, düşününce sadece iki günden bahsettiğimiz halde bana iki aylık deneyimmiş gibi gelmesi. Hazır olduğunda değişim bir anda olur deyişini daha önce duymuştum. Teoride inanırdım da. Ancak pratikte de gerçekten öyle olduğunu görmek bugüne kısmetmiş…
Neyse, fonda Leonard Cohen amca güzel güzel söylerken şarkılarını, hayatı hakkında yapılmış güzel bir belgesel olan filminden bahsetmezsem olmaz. Açıkçası filmi izleyene kadar Leonard amca hakkında sesini ve şarkılarını beğenmekten öte bir fikrim yoktu. Şairliği, şarkı sözü yazarlığı bir yana bir Budist keşiş olduğunu film sayesinde öğrendim. Sizler benim gibi müzik cahili olmayıp bunları zaten biliyor olabilirsiniz ancak bu Coheni kendi sözlerinden dinlemek ve şarkılarının muhtemelen birbirinden iyi sanatçılar tarafından –ben aralarında sadece Nick Cave’i biliyordum, cehaletimiz sadece Coheni kapsamıyor yani- yapılan yorumlarını dinlemek için bile gidilesi bir film. Bir albümünün punkçular tarafından beğenilmesini başarısızlık olarak nitelendirdiği üstelik akımın adını da bir süre hatırlayamadığı kısımda gerçekten keşiş olduğuna ikna oldum ben.
I’m your man ile başlayıp aynı şarkıyla biten filmden sonra Kim Ki-duk amcanın dialoglarıyla bizi koparttığı ‘Zaman’ vardı sırada. Kim Ki-duk amca Güney Korenin ünü parlayan bir yönetmeni. Bir an ünü parlayan diyorsun, say bakalım filmlerini dedim ve aklıma sanırım bu hafta cnbc-e de de yayımlanan Boş Ev’den başkası gelmedi. Hemen Imdb den baktım, zaten diğer filmlerini bilemezmişim. Sanırım bana göre ünlü olması sadece güney Koreli olup da isminin kolay okunup akılda çok yer kaplamayacak kadar kısa olmasından kaynaklanıyor. Öyle ya da böyle yine buradaki yazılara rağmen gittiğim filmde beklediğimin aksine çok eğlendim. İlişkiler konusunda öyle dialoglar geçiyor ki tıkabasa dolu olan salonun tamamından sitcomlarda efekt olarak kullanılan kahkahalar aynı anda yükseliyordu. Üstelik bir iki yerde değil, filmin neredeyse tamamında! Muhtemelen vizyona girecek olan filme ilişkilerin dünyanın her yerinde kaotik olabileceğine dair matrak bir film izlemek isteyenler gönül rahatlığıyla gidebilir derim.
Şimdilik bu kadar… Hologram forumundaki gelişmelerle pek yakında burada olacağım…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:51
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
17 Ekim 2006
Yardım Beklerken Film Ekimi
Sadece beklemeyi her zaman zor, gereksiz ve sıkıcı bulmuşumdur. Tamam, siz hazır olabilirsiniz ancak o hazır değildir. Eninde sonunda olacağını umarak bir şey yapmamak benim gibi kurtlu birinin yapacağı şey değildir…
Tamam, bekleyerek geçirdiğimiz zamanı hayatımızın en unutulmaz anları yapalım haydi şeklinde hayalci bir teklifte bulunmayacağım. Yine de tercihim öncelikle beklediğim şeye hazır olmak, ardından da beklediğim zaman dilimini bir şekilde eğlenceli geçirmektir.
Ben de hala gelmeyen yardımı beklerken kendimi film ekiminden iki filme götürdüm. Üstelik yarım günlüğüne işi kırarak! (en eğlenceli kısmı buydu zaten!)
İlk filmimiz, Keanu Amcanın güzel yüzü hatırına öğlen öğlen yetiştiğim, A Scanner Darkly. İksv’nin ilgili sayfasında filme dair bilgiler ve sinopsis yer alıyor. Çok güvenmemek gerektiğini belirterek iletiyorum. Çünkü orada yazılanları okuyup filme katlanacağımı düşünerek gitmiştim, ancak gayet insancıl ve mantıklı bir şekilde bitti. Kullanılan değişik teknikten bahsetmiyorum bile. Meraklısı zaten benim söyleyeceklerimden fazlasını bilir…
İkinci filmimiz ise Habana Blues. Çok eğlendiğim, biraz ağladığım ve kesinlikle izlediğime pişman olmadığım bir film oldu. Coğrafyamıza uzak diyarlarda özümüze yakın insanların öyküsü, bolca güzel müzik ve biraz da dram.

Geçen seneki rekorum üst üste üç film izlemekti. İksv gündüz seanslarını gitmemeye pişman edecek şekilde fiyatladığı için tam gün izin alıp soğuğa aldırmadan limitlerimi zorlayan bir performans göstermiş ve bunun o kadar da gerekli olmadığı kanaatine varmıştım. Üst üste izlenecekse, iki film idealdir. Devamı Çarşamba akşamına…
(Kozmik ışınlarla yıkanırken bir de beni festival festival gezdirecek bir iş dilesem mi diye düşünmeden edemiyorum. İşim bu olmasın ancak şu, pek içlenip de gidemediğim açılış konserleri, galalar, festivallere gani gani gidebileceğim zaman ve kaynak sağlayan ve zevkli ve çok başarılı olduğum ve iyi ve bana trafik sorunu yaşatmayacak bir iş olsa tek kelimeyle süpper olur!)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
15:54
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
20 Eylül 2006
İçinden Kuantum Geçen Filmler I
Ne #@√! Biliyoruz Ki!? (2004)
Bu filmi ilk kez film festivalinde, (ifistanbul’muş, basın bülteninden okuyup hatırladım) ikinci kez de geçtiğimiz hafta dvd’den izledim. İçinde açık olarak hologram geçmese de hakkında ahkam kesmeyi kafama koymuş, bunları kelimeye dökmeden önce şöyle bir araştırma yapayım diye bakarken yazılabilecek herşeyin zaten yazılmış olduğunu gördüm. Türkçe resmi sitesi bile olan film hakkında istemediğniz kadar çok bilgiye wiki den ulaşabilirsiniz. 
Bendeki etkilerine gelince… Zaten bildiğim şeyleri hatırlatıyordu diyemeyeceğim bu sefer. Festivalde izlediğimde hologram konusuna bu kadar derinlemesine dalmamış, şimdi tanıdık gelen atomaltı parçacık dünyasıyla haşır neşir olmamıştım. Geçen hafta ise bütün bunların üzerine, son zamanlarda kafa yorduğum konularda, başta dalga-parçacık ikilemi olmak üzere verilen bilgileri farklı bir idrakle izlemiş oldum. Gerçek bilgiyle karşılaştığımda, o konuya ilgi duymuş olsam da olmasam da sanki uzun bir aradan sonra sevdiğim birine rastlamış gibi seviniyorum. Daha doğrusu, tamamını anlamamış olsam da, bende yarattığı hoşluk duygusunu filmde yer alan bilgilerin öğrenilme sırası gelmiş eski hatıralar olduğuna yoruyorum, kendi kendime mutlu oluyorum işte.
Darısı Alice’in Harikalar Diyarı’na gönderme yaptığı devam filmine… Ekim’de Türkiye’deymiş…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:04
5
sesli koro
Kategorisi: filmler, kuantum, nasıl hologram yapılmaz

