Fraktal geometriyle ilk tanışmam bundan 5 yıl kadar önce bir arkadaşımın bilgisayarla yaptığını iddia ettiği bir resmi başka bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak vermesiyle oldu. Klasik anlamda resim diyemeyeceğim bu görüntü, başı ve sonu –belli- olmayan ve birbiri içinde tekrarlanan geometrik diyebileceğimiz, demeyedebileceğimiz bir motifin birbiri içinde tekrarlanan canlı renklerle süslenmiş haliydi. Daha sonra başka eserlerini de gördüğüm arkadaşım ilk kez duymama daha birkaç yıl olan fraktal ya da mandelbrot kelimelerini tek bir kez bile cümle içinde kullanmadan, ‘bilgisayar programı var, yapıyorum işte’ diyerek hayretimi izledi. 
Hala hayatta olan ve resimde görülen, zamanında ne matematikçilere ne fizikçilere yaranabilmiş Benoit Mandelbrot amcanın ikibin yıllık koca Öklid geometrisini tahtından ettiği buluşunu tanımlamak için oğlunun Latince sözlüğünü karıştırırken rastladığı fractus sıfatından ilham alarak uydurduğu fractal kelimesi ve bu isimle tanımladığı geometriyle tanışmama daha birkaç yıl vardı. Mandelbrot bunu yaptığında takvimler 1975’i gösteriyordu, kendisinin fraktal geometriye dair yayımladığı “İngiltere sahillerinin uzunluğu nedir?” başlıklı ünlü makalesinin yayımlanmasının üzerinden 8 yıl geçmişti.
Cevabı başlığı kadar ilginç olan bu makale, daha sonra fraktal geometrinin doğadaki başka tezahürlerine yoğunlaşacak başka matematikçiler için bir öncü niteliği taşıyordu. Özetle, Mandelbrot; ‘Bulacağınız uzunluk pergelinizin uzunluğuna göre değişir. Eğer bir metre açıklığında bir pergelle ölçüyorsanız bir metrenin altındaki kıvrımlar ölçülmemiş olacaktır, eğer bir karışlık bir pergelle ölçüyorsanız bir karışın altındaki kıvrımlar yuvarlanmış olacaktır. Ölçümünüzü ne kadar hassaslaştırırsanız bulduğunuz sonuç o kadar büyük olacaktır ve bunun sonu her bir kum tanesini ard arda ölçmeye kadar gidecektir.’ diyordu.
İngiltere ya da Türkiye sahilinin ne kadar uzun olduğu gibi bir merakım olmadı. En meraklı zamanlarımda bile evdeki televizyonun içinde gerçek adamlar olmadığının farkındaydım. Ancak bu her kıvrımında kendi minik örneklerini sakladığını gördüğümüz ünlü Mandelbrot serisinin z kare + c gibi gayet basit bir fonksiyondan oluştuğunu öğrendiğimde şaşırdım. Gördüğüm kadarıyla tek püf noktası z’nin sıfırdan başlayan herhangi bir sayı, c’nin de test edilen noktaya tekabül eden karmaşık bir sayı olması. Hepimizin anlayabileceği bir dille ifade etmek gerekirse sıfırdan itibaren bir sayı alıyoruz, kendisiyle çarpıp sonucu aldığımız ilk sayıya ekliyoruz. Sonra bu sayının karesini alıp ilk sayıya ekliyoruz ve istediğimiz kere tekrarladığımız bu fonksiyonun dinamik karşılığı yukarıdaki resimlerin ilki oluyor.
Araştırınca gördüm ki fraktal geometri, ortaya çıkışı, daha doğrusu bu açıklıkla tanımlanışı ve bir türlü kabul göremeyişi matematiğin bilgisayarların gelişmesini beklediği yüz yıllık uzun ve sıkıcı dönemin bitmesini beklemiş. İlk örnekleri birinci dünya savaşı sırasında Gaston Julia ve Pierre Fatou’nun inceledikleri ve literatüre Julia seti olarak geçen denklemlerle genç Mandelbrot karşılaşmıştı ve kendi başarısının sırrı olan sezgileriyle bunların Öklityen kavramlarla açıklanamayacağını anlamıştı. Kendisi şanslıydı, hem dünyaya daha uygun bir zamanda gelmiş hem de IBM gibi bir firmada, zamanın en ileri –ileri dediysek günümüzdekilerin atalarından bahsediyoruz- bilgisayarları elinin altında çalışmaktaydı, üstelik hafif çatlak ve bolca megaloman bir bilim adamı olarak sonradan pek ünlü olacaktı.
Burada özetlemekte zorlandığım bilgilerin ışığında söyleyebilirim ki Mandelbrot’un bu hep gözümüzün önünde olan fakat bilinen tarih boyunca kimsenin formüle edemediği fraktal geometrinin başarısı bakış açısında yatmaktadır. Kendisi de sorup cevapladığı sorularda bakış açısını yani ölçeği baş değişken olarak kullanmış. Yine meşhur sorularından biri; bir yumağın boyutu nedir? Eğer uzaktan bakıyorsak bir nokta kadardır. Biraz yaklaşınca birbirinin üzerine sarılmış iplikler kadardır. Daha da yaklaşınca iplikleri oluşturan daha ince lifler kadardır. Daha da yaklaşırsak o lifleri oluşturan sıfır boyutlu noktalar kadardır. İnsanın avucunda tuttuğu bir yumağın nihayetinde sıfır boyutlu noktalar toplamı olduğuna inanası gelmiyor ancak matematiksel olarak durum bu.
Koch’un birbirini daha küçük ölçeklerde tekrarlayan üçgenlerden oluşan kartanelerinin merkezinden çizilmiş bir daireye sığmakla birlikte kenarının sonsuz uzunlukta olduğuna da ilk bakışta inanmak zor. Ancak matematiğin böyle de bir boyutu varmış işte! Her kenarı 30 santimetrelik gayet ele gelir bir boyutta bir eşkenar üçgenle başlayıp, her kenardan ortadaki on santimden yeni bir eşkenar üçgencik çıkarmak ve bunu tekrarlayarak, her seferinde bir öncekinin üçtebir boyutunda yeni üçgencikler yapmaya devam edersek bizim de Helge von Koch’un ta 1904’de tanımladığı, kenar uzunluğu sonsuz, alanı maksimum eşmerkezli bir daire kadar olan bir kar tanemiz olur. Tamamen ölçek meselesi. 
Cantor tozu, Sierpinski halısı ya da Menger süngeri de aynı mantıkla oluşturulmuş daha eski örnekler. Matematiksel bakımdan incelenmeye değer olduğu gibi pratik yaşamda da benim aklımın ucundan geçmeyecek dertlere deva olmuşlukları varmış. Bir doğrudan başlayıp, üçe bölüp ortadaki üçte biri kaldırıp, sonra kalan her üçte bire aynı işlemi uygulamayı tekrar ederek ortaya çıkan noktacıklardan ibaret olan Cantor tozunu Mandelbrot, kablolardaki veri transferinde ortaya çıkan hatanın dağılımı ile ilişkilendirmişti. Aynı işlemin üç boyutlu hali olan Menger süngeri bir küpün merkezindeki küpün kesilip çıkartılması ve kalan dokuzda bir boyuttaki diğer sekiz küpe de aynı işlemin uygulanmasından oluşmaktadır. Sonsuz yüzey ve sıfır hacme sahip bu yapı Eiffel Kulesi ile inşaat teknolojisine girmiş ve bu alandaki belki de en kullanışlı çözüm olmuştur. 
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ismine kavuşan bu matematik dalının doğada sayısız örneklerine işaret eden başka bilim adamları da oldu. Bir eğrelti otunun yapraklarının diziliminden bir şimşeğin izlediği yola, bir camdaki çatlağın çıkardığı desenden akciğerlerimizin içindeki bronşların ve damar sistemimizin yapısına kadar fraktal geometri içinden evrenin doğduğu, o ilk gaz ve toz bulutlarından beri kendi minik örneklerini içinde barındıran bir düzen olarak mevcut. Bunu idrak ettikten sonra benim için anlaması asıl zor olan şey bunu keşfetmek için neden bu zamana kadar beklediğimiz!
Kaynakça;
Kaos, Yeni Bir Bilim Teorisi, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995
Raslantı ve Kaos, David Ruelle, Tübitak Yayınları, 1994
Ve tabii ki Wikipedia
07 Haziran 2007
Fraktal Geometri
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:17
10
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, fraktal
Yeni Bir Hobi: Hologramcılık
Bu yazımın başlığı derkinin bir önceki sayısı için yazılmış fakat çeşitli sebeplerden (a-bir aylık gecikmenin hiçbir kayba yol açmadığı b-doğru zaman şimdi olduğu c-ikisi de) dolayı devamını kaleme almak bugünün işiymiş.
Derkinin bir güncel magazin olduğu düşünülürse dünyadaki üyelerinin bir avuç, ülkemizdeki bilinen meraklısının ise bir kişi olduğunu da göz önüne alırsak bu satırları yayımlayarak derkinin güncelliğin ötesinde gayet proaktif bir harekette bulunduğu anlaşılır.
Hologramcılık nedir? Hologram nedir? Nasıl yapılır? Muhtemelen başlığı okuyunca aklınıza ilk takılan sorular bunlar. Merak etmeyin, elimden geldiğince cevaplayacağım. Bir soru daha var ki yer vermesem olmaz: neden hologram? Olur da bu yazıdakiler ilginizi çeker ve siz de bir hologram hobicisi olmaya karar verirseniz bu sonuncusu karşınıza en sık çıkacak sorudur.
Hologram Derken…
Öncelikle belirtmeliyim ki hologram felsefeden bilime, güvenlikten bilgi teknolojisine pek çok farklı alanda farklı şeyleri tanımlamakta kullanılmakta. Kavram karmaşasına neden olmamak için hemen şu anda bahsettiğim hologramın nasıl bir şey olduğunu anlatayım.
Hologram, ışığa feci şekilde duyarlı bir film ya da plaka üzerinde yer alan üç boyutlu görüntüdür. Üç boyutlu derken bilgisayarda yapılmış hafif bir hareket ve gölge efektinden ya da perspektife uygun bir imajdan bahsetmiyorum. Herkesin anlayacağı bir dilde ifade etmek gerekirse bir yüzeye baktığınızı bildiğiniz halde gördüğünüz objeyi camın önünde ya da ardında, tutabilirmişsiniz gibi algılamaktan bahsediyorum. Hatta yaklaşıp başka açılardan baktığınızda sanki orada gerçekten obje varmış ve onu değişen açılardan izliyormuş hissine kapılmaktan ve onu tutmak üzere elinizi uzattığınızda elinizin boşluktaki görüntünün içinden geçmesinden ve gördüğünüzün çok gerçekçi bir hayal olduğunu fark etmenizden…
Nasıl? Heyecan verici, değil mi? Paralaksa sahip olması hologramı fotoğraf ya da başka bir materyalden ayıran başlıca nedenlerden biri.
Bir diğeri hologramı parçalara ayırdığımızda elimize görüntünün iki yarısının değil, belki biraz deforme olmakla birlikte görüntünün tamamının yer aldığı daha küçük parçalar elde etmemiz. Tamamen ışığın özellikleriyle ilgili olan bu sonucu açıklamak için bilim adamlarının yeni bir bilim dalı oluşturduğunu söylersem ne düşünürsünüz peki? Sizi bilmem ancak pratik yaşamda gayet basit algıladığımız şeylerin bilim adamlarını birbirine düşüren ve hala tam olarak formüle edilmemiş olduğunu öğrendiğimde ben çok şaşırmıştım. Tabii dalga parçacık ikilemini, ışığın bazen dalga bazen parçacık gibi davrandığını yeterli bir formül olarak kabul etmekte zorlanmıyorsanız.
Bu noktada nasıl devam etmem gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Hologramın bilimsel olarak gözlemlenen fakat test edilemeyen mucizevi özelliklerini felsefeyle karıştırıp mı anlatsam?? Şimdiye kadar daha çok ağırlık verdiğim kuantum fiziğinin uğraştığı yüksek fizik dersleriyle kafanızı mı ütülesem? Yoksa potansiyel hologram hobicilerini ürkütmeden hologram yapımının da takı tasarımı, pasta yapımı ya da fotoğrafçılık gibi bir hobiymişcesine adım adım püf noktalarını mı anlatmaya başlasam? Beni cezbedenin birinci, şimdiye kadar yaptığımın ikinci olmasına rağmen üçüncüyü tercih ediyorum.
Biraz Pratik
Hologram yapmak için nelere ihtiyacımız var?
-öncelikle motivasyona ve onun peşinden gitmemizi sağlayacak güçlü bir bünyeye!
Eğer kendinizi neden hologram sorusuna hazırladığınızı ve karanlık, sessiz bir odada sıkılmadan uzun süreleri geçirebilecek enerjiye sahip olduğunuzu düşünüyorsanız geriye birkaç minik detay kalıyor.
-lazer
-holografik film veya plaka
-banyo solüsyonları
-ayna ve mercek düzeni ve
-ışık ve titreşimin olmadığı bir oda
Bütün bunların toplamını bir laboratuar içinde emrinize sunulduğunu ve bunları holograma dönüştürecek bilgiye sahip olduğunuzu da düşünürsek kendi ellerinizle yaptığınız hologramlarınızın duvarlarınızı süslemesi an meselesi demektir.
Biraz Tarih
Eğer liste biraz uzun ya da pratiklikten uzak göründüyse size hologramı bulanlardan bahsedeyim biraz. Hologramı bularak Nobel fizik ödülünü alan Macar asıllı Amerikalı fizikçi Dennis Gabor’un elinde bunların hiçbiri yoktu. Yapmak istediği şey bir hologram değil elektronları daha yakından görmesine yarayacak bir aletti. Üstelik henüz hologramın başlıca gereksinimi olan lazerler icat edilmemişti. Yine de onun mikroskobik boyuttaki çabaları on yıl sonra lazer bulunduğunda işe yaradı. Tamamen içgüdüsel bir motivasyonla Emmeth Leith ve Juris Upatnieks yine hologram dışında bir konuda kullanmak üzere Gabor’un tekniğini lazer ışını ile kullandılar ve lazer ışını ile görüntülenebilen ilk hologramı yapmış oldular. (Bkz. Resim 1) Yola hologram yapmak için çıkan ilk insan Yuri N. Denisyuk oldu. O zamanın SSCB’sinde bu çalışmaları Lipmann Fotoğrafçılığı ile birleştirerek başka bir ilke imza attı ve gün ışığı ya da herhangi bir lamba ile görüntülenebilen ilk hologramları yaptı. Ve bundan sonra hologram teknolojisi alıp başını gitti. Başlangıçta amaçsız, sonuçsuz hatta başarısız görünen bu denemeler daha güçlü lazerlerin yapılması, daha gelişmiş tekniklerin çıkmasıyla portre hologramları, hologram etiketleri, güvenlik ve ölçüm uygulamalarında kullanımı ve sanattaki yansımaları ile hologram teknolojisini dünyaya tanıttı.
Neden Hologram?
Benim hologramla tanışmam ve şimdiye kadarki serüvenim sadece bir merak ve merakımı gidermeden rahat edemeyen bünyem eşliğinde şekillendi. Gördüğümüz, dokunduğumuz, gayet somut olarak algıladığımız şeylerin atomik düzeyde boşluktan oluştuğunu, boşluğun da lazer ışık oyunlarıyla dolu gibi görünebileceğini öğrenince hayatımdaki keskin sınırlara veda edip tanık olduğum ironiyi muzipçe ifade etmek için hayalimdeki hayal olarak hologramcılığı seçtim. İşte bu nedenle hologram.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:06
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, hologram
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
09:50
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, filmler, kuantum
29 Nisan 2007
So dance, wanna?
Dünyaya bir gün, deliye hergün dans günü!
Dünya dans gününü dans etmek dışında bloga bir kayıt düşerek de kutlamak istedim ve bu anlamlı günün ne zamandır, neden bugün kutlanmakta olduğunu araştırmaya alternatif olarak(!) dansın benim için ne demek olduğunu ve ne ifade ettiğini anlattığım bir denemecik yazmak istedim.

Hani röportajlarda sorarlar ya: Neden dans?
Basit, çünkü çok zevkli! Şimdi bu cevabı süslesem biraz, neden zevkli olduğuna dair kılcal nedenlere kadar saysam diyorum, yok, daha iyi ifade edecek bir cümle kuramıyorum. Dansın kendisi de öyle zaten, çok basit, çok keyifli...
Dansa ilk başladığımda, o zamanlar istanbula yeni taşınmıştım, yeni sosyal hayatımın öğelerini oluştururken o zamana kadar izlemekle -ve tabii beğenmekle- yetindiğim dansa daha aktif bir pay ayırmaya karar verip bir dans kursuna başlamıştım. Yine o sıralar denk geldi ve ankarada bıraktığım yoga öğretmenimle yaptığım bir telefon konuşmasında konusu geçti. Yogaya değil de dansa gittiğim için acaba azar mı işiteceğim diye hafif işkillenerek aktardım... Kısacık bir telefon görüşmesinde daha yeni öğrendiğim birkaç şeyi anlattıktan sonra 'aferim Pınar, sakın bırakma!' deyişiyle gerginliğim geçmişti.
Ona anlattığım, dansı izlediğimiz gibi estetik yapmayı öğrenmenin gerçek anlamda ter döktüren bir süreç olduğu, yogada olduğu gibi güç ve esneklik gerektirdiği/ kazandırdığı, denge konusunda ise yogadaki sabit pozisyonlara ek olarak dönüşlerde ve dansın tümünde dinamik denge gerektirdiği/geliştirdiği ve tekniği estetik bir şekilde uygulama çabasının akılda yaptığın şeyden başka bir düşünceye yer bırakmadığı için meditasyon etkisi yarattığıydı. Üstelik benim asıl ilgi alanıma giren eşli danslar sözkonusu olduğunda; bireysel olarak bütün bu konularda gelişmekle kalmayıp bunları bir de partnerinle uyumlu bir şekilde uygulamak devreye giriyordu ki, bunun benim gibi kendisini dünyanın merkezine koyan ve burnun dikine gitmekten vazgeçmemiş bir insan için uzaya çıkmak kadar yeni bir deneyim olduğunu iddia edebilirdim.
Dansa bu şekilde hızlı bir giriş yaptıktan sonra arada dans etmeyerek geçen bir-iki yılım oldu. Daha başladığım gibi her derde deva olduğunu tespit ettiğim ve çok keyif alarak yaptığım birşeyi neden bıraktım, mantıklı bir soru, değil mi? Sanırım dans etmeyi ne kadar çok sevdiğimi anlamam ve daha büyük bir şevkle tekrar başlamam için biraz uzak kalmam gerekiyordu. Dansın, insanın hayatında verdiği tüm kararlar gibi, sadece ona ayırdığı birkaç saatini değil tüm yaşamını etkilediğinin farkına varmam gerekiyordu belki de. Dansı seven, bir türlü vakit ayıramayan, vakti olduğu zamanlar için de fazlasıyla bahanesi olan bir insanla, dansı seven ve dans eden bir insanın aynı insan olamayacağını gördüm. Ve tabii başkalarının dans hakkındaki fikirleriyle ömür geçmediğini, hiçbirşeyin sadece sevdiğin için devam ettiğin birşeyden daha fazla keyif vermediğini de...
Buraya kadar dans etmeyi sevdiğimi bildiğimi anlamış olmalıyız. Otoröportajımızın ikinci ölümcül sorusuna geçebiliriz o zaman: Neden dans etmeyi bu kadar çok seviyoruz? Bu sorunun cevabını dans etmeye başladıktan sonra öğrendim, ama öğrendim! Bir kişisel gelişim workshopunda (evet, kendimi deşmek, deşifre etmek keyif verici eylemler listemin üst sıralarındadır) sadece kendim için değil, karşılaştığım insanları doğru değerlendirmek konusunda çok işime yarayan bir konu vardı: kullandıkları iletişim dillerine göre insanlar. Bu konunun sonunda benim kinestetik ağırlıklı olmak üzere üç iletişim dilini de kullandığım tescillenince neden dans etmeyi ve dansla ilgili olan herşeyi (fırfırlı, parlak, renkli, yaldızlı, stras taşlı ya da püsküllü bütün aksesuarlar, dans elbiseleri, dans ayakkabıları ve tabii dans müzikleri...) sevdiğim açığa çıkmış oldu.
Bir kinestetik, görsel ve işitsel olarak dans etmeyi seviyorum; çünkü dans;
bana kendimi bedenim aracılığıyla ifade etmeme imkan veriyor (kinestetik),
normalde ifade edecek yer bulamadığım kokoş olma ihtiyacımı (evet var öyle bir ihtiyaç!) karşılıyor (görsel),
sevdiğim müzik ve ritmlerle uyuşuyor (işitsel).
Özetle, dans benim sadece sevdiğim için yaptığım kendimi şımartma eylemlerimden biri. Ve saate bakıyorum, şu an itibariyle dans hakkında konuşmayı bırakıp dans edeceğim yere doğru yola çıkmam gerekiyor. Keyifli danslar...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:21
4
sesli koro
15 Nisan 2007
Festival altı yedi (son)
Görünmez Çocuklar/ All the Invisible Children
En sevdiğim yöntemi kullanarak izlediğim bu filmden sonra toparlanmam epey zaman aldı. Filmde Afrika’da hiç uğruna savaşan çocukları, Amerika’da aidsli babasının kurbanı olan clarayı, Güney Amerika’da çöp toplayarak yaşayan evsiz kardeşleri, Romanya’da hapisten çıktığı gibi alkolik babası tarafından hırsızlığa zorlanan çocuğu, Napoli’de hırsızlık yapan ve hasılatı keten helva ve lunapark jetonlarıyla kutlayan yeniyetmeleri, anılarından kurtulamayan İngiliz savaş fotoğrafçısını, Japonya’da çöpte bulunan yetim kız ile ayrılmak üzere olan zengin ailenin kızı arasındaki uçurumu izledikten sonra benim diyen duyarlı vicdanların da kolay kolay kendine gelebileceğini sanmıyorum. Festivaldeki gençlik filmlerinden zaten of diyerek çıkmıştım, bu filmden sonra diyecek bir şey bulamıyorum…
Fidelin Yüzünden/ La Faute a Fidel
Bu festival kapsamında izlediğim yedinci ve son film 1970’de geçen ve 68 sonrası değişimi 7 yaşındaki bir kızın gözünden olabilecek en gerçekçi ve aynı zamanda matrak şekilde anlatan Fidel’in Yüzünden. Senaryodaki koparan dialoglar ve başroldeki küçük oyuncunun performansı filmin başarısının en büyük nedenleri.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
10 Nisan 2007
Festival dört beş!
Beethoven'i Anlamak/ Copying Beethoven
Hayalimiz gerçek olsaydı, hayatımız nasıl olurdu? dünya nasıl olurdu? yada o hayali gerçekleştiren olaylar örgüsü nasıl olurdu? Her film, her senaryo bu sorulara verilmiş bir cevap değil mi zaten... Bir cumartesi akşamı taksimin kalabalığında duyamayacağımız tek tür olan klasik müziğin babalarından birinin hayatına hayalci bir yaklaşım. Eğer beethoven yine anlatılageldiği kadar nemrut olsaydı, ama o kadar sağır olmasaydı, karşısına 23 yaşında bir içim su gibi bir hatun çıksaydı, bu hatun kendi bestelerini göstermek peşinde idealist bir besteci adayı olsaydı, beethoven'ın bütün aksiliklerine katlanacak, ünlü 9. senfonisini prömiyere yetiştirmesine ve orkestrayı yönetirken çuvallamamasına yardım edecek kadar hayran olsaydı, senfoniyi sağ sağlim atlattıktan sonra kendi bestelerini gösterseydi, beethoven onları beğenip üzerinde çalışsalardı, her gençkızın hayaline ek olarak yalnız yaşlı ve nobran olduğuna bakılmaksızın her adamın muradı gerçek olsaydı nasıl olurdu üzerine bir film.
Ha, bir de müziğin tanrının sesi, bestecinin tanrının sesini duyan yüce insan olduğuna dair replikler tekrar tekrar karşımıza çıkmıyor muydu, -ki bence egosu fazlasıyla şişkin ve eksikliklerine daha iyi bir bahane bulamamış insancıklar tarafından sarfedilebilecek bir cümledir bu- tek bir beste yapmamış insanlar olarak tanrının sesini bize duyurmadığına üzülelim mi, yoksa güncel müziklere bakıp tanrının bir iki asırdır zaten çok az insana sesini duyurduğuna sevinelim mi karar veremeyerek çıktık salondan. şimdi bu satırları yazarken insan insan olmakla insancık olmak arasındaki fark iyice büyüdü gözümde.
zaten dünyayı değiştiren ne varsa hepsi enginlere sığmayıp taşan bir egonun imzasını taşımıyor mu ?! benim insan insan dediğim insanlar hep birinin annesi, babası, kardeşi ya da arkadaşı veyahut evladıdır, normal bir hayatları olan normal insanlardır. genelde sevilirler ama sevmeyeni de olur. birkaç kişi içinse dünyalara değişilmezler. öyle kitaplara yazılacak bir söz sarfetmişlikleri yoktur ancak pratik yaşam onlardan sorulur. her işin bir kolayını bilmeseler de bulurlar, herşeyini elinden alsanız bile mizah anlayışını, sabrını ya da isyanını alamazsınız. kısaca insan insan, her derde deva, her eve lazımdır. ben ona varlığıyla hayatı güzelleştiren insan diyorum. birden fazlasını tanıma şansına sahip olmama rağmen çoğullaştıramıyorum, çoğul eki bile kullanamıyorum çünkü herbiri sadece bir tanedir ve dünyalara bedeldir.
şimdi çocuksu halim soruyor: neden hepsi birden olmuyormuş?!!! dünyayı kurtarmaktan geçtim. dünyayı -tabii ki pozitif anlamda- değiştirecek birşeyler yapmak için ille de herkesin hakkımızda çekilmez, ukala, beter, uzak durulası olduğumuzu düşünmesi, üstelik bunu hakedecek kadar kötü bir insan mı olmamız gerekiyor?
Ah ah, film eleştirisi adı altında bakın ne kadar bişeyim mesajı döndü dolaştı hayat felsefesi parçaladığım uzun bir deneme oldu. Okuyup buraya kadar gelenlere kocaman bir bravo diyerek hemen haftasonunun diğer filmine geçiyorum. Söz, bunu kısa keseceğim.
Tarih Öğrencileri/ History Boys
Gün geçmiyor ki yeni bir gençlik filmi izlemeyelim sayın seyirciler. İşte uzun zamandır izlemediğim Şahan'dan hala gülerek hatırladığım bir replik. Bu seferki yönetmenimiz kenarda kalmış bir kasabanın hepsi erkek ve hepsi 'inek' öğrencilerinin oxford ve cambridge sınavlarına hazırlanarak geçirdikleri yaz hakkında bir film yapmış. Onların başarısıyla okulunun başarısını tescillemek isteyen hırslı bir müdür, öğrencilerine şiirler şarkılar ezberletmekle yetinmeyip onları elleyen bir hoca, okula geldiği gibi çocukların kafasını kendi kafası gibi karıştıran genç öğretmen gibi eğlenceli(!) karakterler de eklenince izlemesi keyifli bir film olmuş. Değişiklik yapıp bu filmin sonunu söylemeyeyim, sadece aksanlı ingilizce dinlemenin biraz yorduğunu belirtip bitireyim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:48
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, festivaller, filmler
07 Nisan 2007
Festival bir kii hatta üüç!
Elde Makas Koşmak/ Running with scissors
ABD, 2006
Hayat kısa gülebildiğimiz kadar gülmek gerek felsefemin uzantısı olarak açıklamasında absürd komedi tagını tesbit ettiğim gibi izlemek üzere seçtiğim bu filmden geriye anlatacak ne kalmış bakalım. Filmin Amerikanın gayet düzenli, güvenli, normal, sıradan kesimlerinde geçtiği göz önüne alınırsa sanat yapacağım diye ilaç ve daha kötüsü psikiyatrist bağımlısı olup gerçekle bağını yitirmiş bir anne, hastalarını iyileştirmediği gibi çocuklarını evlat edinen ve ailedeki yıkımına onlar üzerinde devam eden bir sözde-psikiyatrist, ikisinin arasında hayatta ve sağlıklı kalmayı başarmış bir delikanlı ve hikayeyi daha da süsleyecek birkaç kaçık karakter daha bir araya gelince ortaya absürd bir film çıkmış. Spoilerlık olacak ancak yurdumuzun absürdlükte çok daha müreffeh bir seviyede olduğunu belirtmek için önermeden geçemeyeceğim. Gecenin bir yarısında bağırarak bütün ev halkını uyandıran psikiyatrist babanın herkesi banyoya toplayıp –ifademi bağışlayın- bokunun şeklinden tanrının kendisine mesaj gönderdiğini açıklamasına gülmemizi bekleyen yönetmen yapımcı tayfasına itiraf.com’da ‘fal’ kelimesini aratıp çıkan sonuçları okumasını öneriyorum. Nokta.
Bir de başrolü oynayan genç arkadaşımızın (Joseph Cross) oyunculukta iyi ancak olması gereken yaştan hep daha büyük olarak algıladım ben. Öyle olunca yaşadıkları daha normal göründü. Halbuki ne senaryolaştırılan kitabın yazarı Augusten Burroughs’un –kendisini de bu film sayesinde tanıdım, yazarmış, ne cehalet!- ne de yönetmenin amacının normal bir film yapmak olduğunu sanmıyorum.
Durgun Yaşam/ San xia haoren
Çin, 2006
İşte her festivalin olmazsa olmazı bir film. İlle de iyi bir şeyler yazacağız ya, aklıma daha iyisi gelmiyor. Ancak nedir film festivalinde olmazsa olmayan film? Tabii ki bir önceki festivalden beri izlediğin en uzun, sıkıcı, durağan film olan, ara verilmediği ve iki yanında uzun sıralar dolusu insan oturuyor olduğu için salondan çıkamadığın, kendini köşeye kıstırılmış, esir edilmiş hissettiren ve bu işkencenin biteceği anı saniyeleri sayarak beklemene neden olan filmdir. Ünlem!
Ve bu filmi açıklamalarına kanıp kendimiz seçtik izlemek için. Acıklı olan kısmı bu zaten. Yine de haksızlık etmeyip filmde bizim arabeskimiz diyebileceğimiz tınıda şarkılar söyleyerek dolaşan çocuğu ve üç boğaz bölgesinin –gerçekten varsa öyle bir yer- sisler içindeki manzarası başka bir yerde izleyemeyeceğim güzelliklerdi. İstanbul İstanbul olalı böyle işkence görmedi diyerek çıktık, ne yapalım, sağlık olsun…
2:37
Avustralya, 2006
Festivalin çarpıcı filmlerinden olan ve biletleri hemencecik tükenen bu filme, karanlık bir konusu olmasına rağmen gitmemin sebebi hem hit filmlerden birini izlemekten geri kalmamak hem de işi kırmaya bahane arıyor olmaktı. Pişman mıyım peki? Hmm, şöyle böyle…
İngilizce konuştukları halde ne dediklerini anlayamadığım film kahramanı genç arkadaşlar yine uzun sayılabilecek süre boyunca bu sefer sıkmayarak kendilerinden ve hayatlarından bahsediyorlar. Aynı lisede –ne zor bir dönem- okuyan kızlı erkekli bu yavrucukların hepsinin ayrı bir derdi var ve bunlar bizim zamanımızda yaşadığımız büyüme sıkıntılarından çok farklı. Film boyunca hangi birine üzüleceğimizi şaşırdığımız yetmezmiş gibi bir de en başında verilen ipucunun sonunun hangisine çıkacağını bekliyoruz yüreğimiz hop hop ederek. Fakat filmin sonunda ne çıkıyor? Evet bir ergen intiharı. Ancak hikayesi muhtemelen filmdeki karakterlerin hiçbirinin olmadığı kadar sıradan, normal ve sağlıklı görünen bir karakterin intiharı! Ve bence filmi çarpıcı yapan da bu beklenmedik son oluyor. Ben filmdeki karakterlerden büyük ve onların anne-babaları olacak insanlardan –ki asıl taşlar hep onlara gidiyordu bence- küçük olduğum için sadece hayat zor, of of of diyerek çıktım. Bir de ergen annesi olarak bu filmi izleseydim herhalde hayata dönmem daha uzun zaman alırdı. Bunca kalem oynattıktan sonra sanırım filmin neredeyse oyuncuları kadar genç yönetmenini tebrik etmek gerek.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:21
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
29 Mart 2007
Kendi Aramızda Konuşuyorduk...

Kendi aramızda konuşuyorduk...
ve hepimiz artık blogunu güncellemenin zamanı geldi diye düşündük.
diyor. Benimki de dile gelse, müzik indirmeyi bırak ve işe yarar birşeyler yapıp blogla derdi herhalde... Belirli olmayan periyotlarda tavaf ettiğim toothpastefordinner'dan alıntıdır.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:40
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
23 Mart 2007
Nerd/ Nörd/ Nard 02
Dün akşamki saçmalamalarımı eksik bırakmamak adına kaldığım yerden devam edeyim… Yazacak daha iyi bir mesajın olmadığı şu günlerde öylesine takıldığım ender zamanlardan birinde önce, yan sütunda da yerini almış olan adaşımın bloguna, orada da aşağıda sonucumun yer aldığı nerd teste ulaştım. Testi dün akşam, bugün öğlen –google yardımıyla- ve son olarak da az önce olmak üzere üç kere çözmüş olmam zaten kafadan insanların yarısından daha nerd olduğumun ilanıdır. Bence yani! Sonuçlar da bunu doğruluyor zaten, ilkinde düşük seviyede –ama kesinlikle- ikincide de orta seviyede nerd olduğum tescillendi.
Hoş, orta karar bir nerd olduk da başımız göğe mi erdi? Ya da testi çözmekle?!!! Sanırım hayatımdaki en büyük değişiklik dağarcığıma eklenen yeni tamlama oldu: significant other!
Aynı blogda bir de ne kadar computer geekisiniz başlıklı bir test vardı. onun sonuçları daha uçuk çıktı; tüm insanların içinde yüzde 66, kendi yaş grubum içinde yüzde 96. Yani bu yaşa gelmiş olup da bu işlerle ilgileniyorsan sen olmuşsun demeye getiren bir test. Hayatta bunu merak etmekten gayrı işi olmayanlar için bağlantısı ahanda burada.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:53
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
22 Mart 2007
Nerd/ Nörd/ Nard
Yapacak bir sürü şeyin mevcut fakat hiçbirini yapacak mecalim olmadığı bu akşam, feci şekilde açılan iştahımı yediğim onca şeyin üzerine sonunda bastıran doksan gramlık bir fıstık paketini –tabii ki paket halinde değil, içindeki fıstıkları teker teker, kaç gram olduğuna en son baktım- mideye indirdikten sonra bilgisayarın başına dönerken birden antrede sanki her fırsatta okurmuşum gibi çantamın yanında duran ve benimle gelmeye hazır görünen son kitabım dikkatimi çekti. Yine sanki okuyabilecekmişim gibi aldım yanıma ve birden kendimi ‘Acaba gerçekten nörd müyüm, yoksa nörd olmaya heveslenen biri miyim? Sahi ne kazandırıyor bu nördlük bana? Sandığım kadar nörd değil miyim yoksa? Daha nörd olsam hayatım nasıl olurdu, şimdikinden farkı ne olurdu?’ gibi olası en absürt sorularla bunaltıyor buldum.
Konunun durup dururken böylesine depresif hale gelmesinde o an dinlediğim Oysten amcanın uzun zaman önce indirip ilk kez dinlediğim Private Collections adlı albümünün akıllara zarar amelodik, atonal müziği de etkili olmuştur kanımca. Ki ana dili olan Norveç alfabesinde tam ismi Øystein Sevåg olan ve Global House albümünün Paris adlı parçasına vurgun olduğum bu sözde new age albümünü diskografisine eklemiş –kim bilir ne zaman amazonu açıp ona bile bakamayacağım- zatı muhterem ve bahsi geçen albümü ile ilgili hikaye anlatılmadan geçilecek gibi değil.
Özetle, bundan yıllar önce o zaman tanıdığım –belki de hala- müzik arşivi en geniş insan olan en küçük dayımda Global House’ı dinlemiş, beğenmiş, mp3e çevirmek yoluyla anında araklamıştım. Aylar öncesinde de soulseekde başka albümü var mı diye ismini aratıp, bir süre bulamayıp, wish liste ekleyip, neden sonra –bu Türkçe dilbilgisinde bir yere konamayan kalıplar içinde en sevdiğimdir, genellikle kimse cümlenin ne anlama geldiğini çözemez- bu Private Collections albümüne rastlayıp, amanin deyip hemen indirmiş fakat bu akşama kadar hiç dinlememiştim. Hiç dinlememiştim ancak ayda bir ziyaret ettiğim ve bana süper bir servis sunmak için elinden geleni yapan sevgili ciltbakımcıma aylık şımartma seanslarında bana ve diğer müşterilerine dinleteceği değişik bir albüm olması için –hiç böyle bir şey talep etmediği halde- bir cdye kopyalamıştım.
The chopping block, moving backward along the axis gibi isminde bile meymenet olmayan, kulağı okşayabilecek en naif melodinin zilyon ışık yılı uzağından geçen parçaların bir kısmını dinledikten sonra –bir kısmına dayanabildim çünkü- iyi ki cdyi vermeden önce dinlemişim diyorum! Bana göre bu cd eğer kırılıp çöpü boylamayacaksa –ki konu ne olursa olsun vandalizme karşıyımdır- yeni sahibi bana Cem Adrian’ın ilk albümünü zorla hediye eden arkadaşım olacak!
Lafı uzatıp hiçbir yere bağlamamak adına o hikayeyi de özetleyeyim. Cem Adrian, dokuz oktavlık sesi olan mucize adam, vs olarak sözüne güvendiğim onca yazar tarafından olabilecek en cafcaflı şekilde lanse edilmesi üzerine dikkatimi çekti. Her yeni şeye sazan gibi atlayan bünyemin etkisiyle o zaman çalıştığım yerdeki arkadaşlarla havaya girip bu çocuğu dinlemeyi kafaya koyduk. Kırk yılda bir geldiği canlı performansları hep hafta içiydi ve her seferinde birimizden birinin işi çıkıyordu, dinlemek bir türlü kısmet olmuyordu, kısmet olmadıkça –bu arada herhangi bir müzik markete gidip cdsini almak da yok- daha çok kafaya takıyorduk derken… Yeni yerimdeki arkadaşlardan birinde bana ödünç verebileceği ilk albümü olduğu ortaya çıktı! Arkadaş benim bu fanatik ilgimi görünce, eğer atmadıysam getireyim dediğinde anlamamıştım beni bekleyen tehlikeyi. Lütfen bu cdyi alın ve geri getirmeyin diyerek orijinal cdyi verdiğinde de anlamamıştım. –sazanım ya!- İkinci parçayı dinlerken anladım!
Asla bir daha bilerek ve isteyerek dinlemeyeceğin bir albüm var mıdır diye sorsalar aklıma ilk gelen albüm bu olur diyeyim, nasıl bulduğumu siz anlayın. Hoş, albümün tamamını dinledim, işin uzmanı olmasam da çocuğun hakkında çıkan onca tanıtıma temel teşkil eden bir yeteneği olduğunu anladım ancak sözünü müziğini kendi yazdığı o kulaklara işkence şarkılarını hiç beğenmedim. Sonraki albümlerine ya da hocası keşifçisi –mucidi bile diyebiliriz- Fazıl Say’ın gözetimindeki bir klasik konserine bakmak gerek.
Neyse, anlayacağınız, her alışverişte beklenenden fazlasını vermek isteyen cömertliğim müzik takasında da tuttu: Cem Adrian’a karşılık Oysten Sevag. Daha fazlası ancak tamamı bile dinlenemeyen üstelik korsan bir new age bozması olabilirdi haksız mıyım?! Nihhah hah hah!!!
Son olarak, adı geçen isimlere ve türlere yaptığım yorumların tamamen kendi düşüncelerim olduğunu ve bu düşüncelerimin her an herhangi bir nedenle değişebileceğini aynı zamanda bunların çok matah bir müzik bilgisine dayanmadığını belirtir ve affınızı dilerim. Onları dinlemek hakikaten beter bir deneyimdi, yargılamak için değil, deneyimimi paylaşmak için yazdım. Yoksa negatif şeyler değil yazmak, düşünmek bile adetim değildir, ne var ki insanın başına gelebiliyor bazen…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
13 Mart 2007
Oh Be!
Sonunda derki’nin 21. sayısı çıktı. Yoksa iki haftadır boşladığım bloguma yazsam yazsam ne yazsam diye daha çok düşünecektim. Önce iyiden iyiye yazarlık işine ısındığımın resmi olan son yazımı buradan okuyorsunuz, sonra peki bu kızın hayalindeki ev nasıl bir şeydir diye merak edip yan sütunda ayrıntılarıyla yer alan siparişimi okuyorsunuz. Olur da ideal bir evde olması gereken ve siparişimde yer almayan bir şey gelirse aklınıza hemen yorum ya da mesaj olarak iletiyorsunuz. Yüksekten uçmak serbest!
Bu fotoğraf mı? Önemli birşey değil, ay tutulmasının olduğu akşam çekmiştim, hoşuma gittiği için koyayım dedim. Yeni evimin manzarası böyle olabilir ayrıca...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:20
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
26 Şubat 2007
Bir Festival Daha Bitti
İfistanbul 2007 kapsamında izlediğim diğer iki filmden bahsetmeye geçmeden önce meraklısına bir önceki mesajın sonunda belirttiğim ‘beni şaşırtacak tek şey’in gerçekleşmediğini ileteyim. Belki zamanlama konusunda aceleci davranmışımdır. Belki de hazır değilimdir. Nitekim o kitabı bulamadığım akşam, daha önceden okuma listeme
aldığım ancak henüz satın almadığım başka bir kitabı almıştım: Alice Kuantum Diyarında, bir kuantum fiziği alegorisi. Belki onu okumayı bitirince kucağıma düşecektir, kim bilir?!
Bugünkü festivaller köşemizin ilk filmi Danimarka yapımı Sabun Köpüğü (En soap/ A soap). Konusu festival sayfasında mevcut, bir de hit filmler alt kategorisinde geçiyor, seans da uygun diye sanki biletler tükenecekmiş gibi koşa koşa biletix gişesinden aldım biletleri. Halbuki içinde aşk olmayan fakat ısrarla bir aşk öyküsü olduğunu ileri sürülen üstelik neredeyse iki saat süren bir film olduğunu bilseydim bir daha düşünürdüm. Uzun uzun filmi anlatmak yerine beni koparan sekansı geçeyim:
Charlotte: Yatağı taşımama yardım ettiğin için teşekkür ederim. Sana bir şey getirdim.
Veronica: Senden hediye falan istemiyorum.
Charlotte: Ama teşekkür hediyesi bu. Benim bir güzellik merkezim var. Bu fondotenleri sana getirdim, ikisini karıştırıp kullanırsan iyi sonuç alırsın. Erkeklerin cildi kadınlara göre biraz daha serttir. Kadın gibi görünmek istemiyor musun?
Veronica fondotenleri alır: Çatlak bir kadın gibi görünmeyeyim de!
Diye cevap verir, pis bir bakış fırlatır ve kapıyı Charlotte’un suratına kapatır.
Filmden çıktığımda ben de Veronica ile aynı fikirdeydim; çatlak bir kadın gibi görünmekten daha kötüsü çatlak bir kadın olmak olsa gerek!
Neyse, ikinci film ise ABD yapımı Hiçolmadı (Neverwas) Fantastik bir hikayenin gerçekliğini sorgularken bizi oyalayan güzel, renkli, şaşırtıcı bir filmdi. Sonunda hayal ürünü olarak başarıya ulaşıp çocuk klasikleri arasında yerini almış öykünün bir şizofrenin önce kafasında sonra da ormanın içinde yarattığı bir gerçeklikten kaynaklandığını ve daha az –belki de daha çok, ölçülebilecek bir şey değil sonuçta- şizofren olan başka bir karakterin kaleminden döküldüğünü öğreniyoruz. Keşke filmin sonunda orman şövalyesinin tenekeden, uğruna ölümün göze alındığı krallığın ormanın derinlikleri, hayatı pahasına savunulan kalenin ise kütük ve bilimum renkli çerçöpten oluştuğunu hiç öğrenmeseydik de hayalimizdeki görkemli imgelerin kalitesi bozulmasaydı. Bu filmden de aklımızı sevelim, ona mukayyet olalım, nereye koyduğumuzu her daim hatırlayıp hiç kaybetmeyelim diyerek ayrıldım. Filmin sonunu söyleyerek spoilerlık yaptım bu arada, farkındayım.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:07
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
20 Şubat 2007
Absürd Filmler, Absürdötesi Dialoglar
Dün akşamı bir önceki mesajımda müjdelediğim festival filmlerinden ikisini izleyerek geçirdim. Uykusuzluktan kapanan gözlerimi bir an önce dinlendirmek için iki foto ve iki bağlantı ve iki cümle geçip beni asıl dumur denizlerinin açıklarına savuran dialogu anlatmak istiyorum.
İzlediğim ilk film Tutkal/ Glue idi. Ergenlik denen dönemin ne beter bir dönem olduğunu hatırlattı bana. Filmimizin onaltı yaşındaki kahramanlarının haytalıklarını görünce kendi onaltı yaşımı hatırlamayı denedim. Aklıma çok net bir şey gelmedi. Çocukluğumu daha net ve daha renkli hatırlıyorum mesela. Orta öğretim bu kadar mı soldurmuş hayatımızı… Filmi izleyince, orta öğretim ya da başka bir şey, dünyanın her yerinde solduracak bir şeyler var sanki diye düşündüm.
Şans eseri izlediğim ikinci film ise Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi/ Wristcutters: A Love Story oldu. Şans eseri diyorum çünkü filmin iki gösterimi için biletlerin tümü ta Pazar gününden tükenmişti. Ben birazdan anlatacağım dialogu yaşamasaydım muhtemelen şansımı denemeyip kös kös eve yollanacaktım. Filmde izlediğim küçük mucizeler gibi, akın akın gelen izleyicilerin içinde fazla bileti olan bir kişi çıktı, benden önce davranan grup üç kişi, ben tek kişi olduğum için bileti benim almama razı oldu, koltuğu tam projeksiyon cihazının arkasına gelen bir izleyici benim koltuğuma oturmak istediyse de biletini bana satan arkadaş koltuğumu ısrarla savundu. Üstelik tıka basa dolu olan salondaki tek boş koltuk muhtemelen benim önümdekiydi! Baktım bileti bana bırakan grup da bir şekilde içeri girmeyi başarmış merdivenlere konuşlanmışlardı, keyifleri yerindeydi. Biraz solgun bir atmosferde geçmesine rağmen insanı alıp götüren senaryosu, film süresince yaşattığı sürprizleri ve yüreği okşayan sonu ile iyi ki denemişim diyerek ayrıldım salondan.
Aşağıda yer alan konuşma 19 şubat 2007 pazartesi akşamı saat 21:40’da Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki Kibele Yayınevinde gerçekten(!) yaşanmıştır. B ben, K kitapçı, A alakasız kişi, Z de kasada oturan bayanı ifade etmektedir. Durum özetle benim festival filminden çıktıktan sonra birden aşka gelip ta eylül ayında ankarada bir arkadaşımı beklerken vakit öldürmek üzere girdiğim kitapçıda elime alıp biraz karıştırdıktan sonra güçlükle bırakabildiğim bir kitabı bulup alabilir miyim, hemen okuyup tasarladığım bir sonraki mesajımda yararlanabilir miyim diye düşünerek kitapçıdan içeri girdim. Raflar arasında biraz dolaştım, doğal olarak bulamadım.
B: Aradığım spesifik bir kitap var, bilgisayardan elinizde olup olmadığına bakabilir miyiz?
K: Tabi, nedir adı?
B: Şaka Yapıyor Olmalısınız Bay Feynman. Yayınevini bilmiyorum. Richard Feynman olması gerek yazarı, Richard Phillip Feynman. Otobiyografik…(doğrusu Phillipsmiş, yanlış hatırlamışım)
Kitapçı bilgisayarda aramasını yapıyor, ben ekranı görmüyorum.
K: Feynman’ın bizde kayıtlı sadece Fizik Yasaları Üzerine adlı kitabı var, o da stokta yok. Bu sırada oralarda kitaplara bakmakta olan alakasız kişi heyecanla kitapçıya yönelerek;
A: O kitabın yazarı Feynman değil yalnız. Yazar adından ararsanız bulamazsınız.
K: Kitap adından da arattım, yok.
O sırada olayın geçtiği mekanın yanı başında oturmakta olan, güneş gözlükleri gözünde uzaklara dalmış duruşundan ama olduğunu tahmin ettiğim bayan da bize katılıyor,
Z: Feynman’ın öyle bir kitabı yok zaten!
Diyerek son noktayı koyuyor. Çıktığımda ben kimim, neredeyim, bu konuşma gerçekten yaşandı mı, entelliğin doz aşımı bu mudur, dantellikten ölür müyüm, hadi ölmedim, kanser falan olmayayım diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Ama vazgeçmek genlerimde yok tabi. Hemen kendime gelip bitişikteki D&R de aldım soluğu, aynı başlangıcı daha az sürreel bir dialog olmasını dileyerek oradaki görevliye yaptım. Ve kitabın adının Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman olduğunu ve onların da stoklarında bulunmadığını öğrendim! Saatin ona yaklaştığını görünce, madem şansım yaver gidiyor davetiyeleri bile son koltuğuna kadar doldurulmuş olan bu filme girmem de bir şekilde mümkündür diye düşünüp tekrar salona yöneldim. Sonrasını biliyorsunuz. Şimdi bütün bunların üzerine beni şaşırtacak tek şey yarın o kitabın gökten kucağıma düşmesi olabilir!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:02
1 sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
17 Şubat 2007
Ifistanbul 2007 Başladı!
15-25 Şubat arası sürecek olan zihinsel lezzet adresleri Beyoğlu Fitaş ve Caddebostan Afm Budak sinemaları. Program yine dopdolu, film açıklamaları insanda bütün filmleri izleme arzusu, izleyemeyince depresyon başlangıcı yaratacak cinsten. Son zamanlarda hayat hızlı çekimde aktığı için festivalin başladığını henüz tam anlamıyla idrak edemedim. Yine de müjdemi vereyim, kendimi sinema salonuna atmaya hazırlanayım ve izlediğim ilk filmin ardından ahkamımı kesmek üzere geri döneyim diyorum. Gerçi programda what the bleep serisinin ikincisinin Biz Ne Bilebiliriz ki 2 olarak çevrildiğine ve sinema salonunda ilk kez gösterileceğine bakılırsa festivalin bir filmini üç ay önceden izleyip peşin peşin ahkamımı kesmişim diye sevinebilirim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
01:36
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller
16 Şubat 2007
Hologram Videoları
Bazı insanlar ne kadar akıllı! Ölü olmayan insanlara da hayranlık duyabiliyorlar… Aynı zaman diliminde dünyada olmayı başaramadığımız ünlü, eğlenceli, yakışıklı ve şu an itibariyle ölü fizikçi Heisenberg’den bahsettiğim son mesajımdan sonra kısa bir zaman diliminde dünyanın çeşitli köşelerinde olma şansını yakaladığımızı fark ettiğim bir başka ünlü, çekici ve şu an itibariyle ölü fizikçi hakkında birkaç şey yazmaya hazırlanırken site istatistiklerinde yine karşıma çıktı: bir günde defalarca bloga bağlanan ve internete California, Sunnyvale, United States’den bağlanıyor görünen okurum. Artık okurum mu demeliyim, bakarım mı demeliyim kararsızım. Ne de olsa blogu güncelleme periyodum maksimum haftada iki oluyor. Fakat California’da yaşayan ya da site istatistiklerine bu şekilde yansımayı başaran arkadaş neredeyse her gün birçok kereler günlüğümüzü tıklıyor. Bu gizemli arkadaşın bir an önce sesini duyurmasını ya da vicdan ve bilgi sahibi bir arkadaşın bunun nasıl olduğunu bana açıklamasını diliyorum. 
Neyse, ben böyle her şeyi kendime yontarken elin adamları/ parmakları boş durmamış, biri soymuş, biri doğramış, biri yemiş, biri hologramın nasıl yapıldığını anlatan ve gösteren bir klip hazırlayıp youtube’a yüklemiş ve küçük parmak gelmiş –o da ben oluyorum- hani bana hani bana demiiiş! Discovery Channel’de yayınlandığı anlaşılan klibi izlemek için tıklamak yeterli. Daha bitmedi! Burada benim hayalim olan şeyin kısa bir örneği yer alıyor. Alınız burada da Kate Moss ablanın gerçeği değilse bile hologramı. Sonuna kadar sabretmezseniz boş sahne üzerinde küçülerek yükselen ve bir nokta olup gözden kaybolan hologramı gerçek sanabilirsiniz, benden söylemesi! Bir uzun bir de kısa versiyonu mevcut… Burada havada serbest süzülen video hizmeti veren ceoptics diye bir firmanın reklamımsı röportajı, ne deniyordu, hah advertorial! Burada bir başka hayalim holografik bilgisayar oyunu. Ve son olarak da bütün bu videolardan haberdar olmamı sağlayan adres: benotesi.com Videoları izlemekten ve youtube’da basit bir arama yapmayı akıl edememiş oluşuma hayıflanmaktan yazıyı okumaya fırsatım olmadı henüz. Ancak kaynakçalı, bol linkli, derli toplu bir düzenlemeye benziyor…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:49
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
11 Şubat 2007
Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi
Werner Heisenberg’den ilk kez buradaki mesajımda bahsetmiş ve Niels Bohr ile Carlsberg içip fizik muhabbeti yaparken çekilmiş bir fotoğraflarını eklemiştim. Başka bir yazı için hazırlık yaparken bundan tam 80 yıl önce ortaya attığı ünlü belirsizlik -ya da kesinsizlik- ilkesi hakkında birkaç şey okumam gerekiyordu. Özetlemek ve bu çalışmada karşıma çıkan ve açıkçası daha çok hoşuma giden birkaç anekdotu paylaşmak için bir mesajcık oluşturayım dedim…
Birkaç yerde karşıma çıkan bu fotoğrafını görmesem fizikçi demeyeceğim derecede yakışıklı görünen bu büyüğümüzün biyografisi Nobel Ödülleri sitesinde yer alıyor. Kara tahtanın önünde elinde bir tebeşir ve kısa buruşmuş kravatıyla –şekilciliğe dikkatinizi çekerim- nasıl da eğleniyor… Öğrendiğimiz kadarıyla bu işlere de pek genç yaşta bulaşmış. 1927’de bir maddenin hem konumunu hem yönünü aynı kesinlikte ölçülemeyeceğini, yerini biliyorsak hızını/yönünü, hızını biliyorsak yerini tam olarak bilemeyeceğimiz şeklinde ifade edebileceğim ünlü ilkesini ortaya koyduğunda henüz sadece 26 yaşındaydı. Aynı yıl, daha önce mi sonra mı bilemiyorum, profesör oldu. Çalışmalarına devam edip 1933’de hidrojen atomunun hal değişikliği hakkındaki çalışmalarının neticelerinde kuantum fiziğinin gelişimine yaptığı katkılardan dolayı tek başına Nobel fizik ödülü aldı. Meraklısı için ayrıntılar burada.
Klasik fiziğin şu hızda bir araba a noktasından yola çıkıyor, şu kadar zaman sonra nerede olur, ya da şu uzaklıktaki b noktasına ne zaman ulaşır gibi tek ve doğru bir cevabının olduğu kesin olan problemleri gençliğimizin en güzel yıllarını boş yere kabusa çevirmiş. Heisenberg’in bu ilkesini kanıtladığı evlere şenlik bir düşünce deneyine burada rastladım. Hemen kopyalayıp yapıştırıyorum:
GAMA IŞINI MİKROSKOBU
Belirsizlik ilkesi,modern fiziğin en önemli yapıtaşlarında biridir.Heisenberg,ortaya attığı belirsizlik ilkesini savunmak için 1927’de,en az desteklediği ilke kadar ün kazanacak olan Gama-ışını Mikroskobu düşünce deneyini kurgulamıştı.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesinin çürütülebilmesi için bir parçacığın,sözgelimi elektronun yer ve momentumunun aynı anda tam olarak saptanabilmesi gerekiyor.Heisenberg düşünce deneyinde,bu amacı gerçekleştirebilecek düşsel bir mikroskop kurguluyor.
Bir parçacığın yerinin saptanabilmesi için,kullanılacak ışının dalga boyunun,parçacığın boyutlarından daha küçük olması gerekir.Bu nedenle,görünür ışıkla çalışan mikroskoplar(1/1000000 ) metreden daha küçük şeyleri gösteremezler.
Heisenberg,bir elektrona mikroskopta bakmak için dalga boyu (1/10000000000)dan daha küçük olan gama ışınlarını kullanmayı önermişti.Ne var ki,bir parçacığın momentumu dalga boyuyla ters orantılı olduğu için bu seferde gama parçacığının momentumu elektronunkinden çok daha yüksek olacaktı.Bir elektrona bir gama parçacığı çarpacak olursa,elektron önceden kestirilemeyek bir yöne fırlayıp gider.Bu yüzden,mikroskobun çalışması,en uygunmuş gibi görünen gama parçacığı kullanılıyor olsa bile olanaksızdır.
Ben doğmadan önce hayata veda eden bu yakışıklı alman fizikçi hakkında asıl anlatmak istediğim nereden indirdiğimi tam hatırlamadığım ünlü fizikçiler hakkında komik hikayeler anlatan bir pdf dosyasında okuduklarımdan biri. İsteyene tam dosyayı gönderirim.
Hikayede Heisenberg’in yanında yine kuantum fiziğinde emeği bol olan Dirac var. Paul A. M. Dirac, labratuarda yaşadığı bir kazadan sonra fiziğin pratik yanından teorik kısmına geçiş yapmış ve anti-parçacıklar hakkındaki çalışmalarıyla Heisenberg’den bir sene sonra Nobel Fizik Ödülü almış İngiliz bir fizikçidir. Bu iki fizikçi ünlü olup biraz rahata erdikten sonra birlikte bir dünya turuna çıkarlar. Turun ilk ayağı Amerika’dan Japonya’ya bir cruise yolculuğudur. Heisenberg aktif ve çekici bir adamken Dirac utangaç ve sessizdir. Denizde geçen akşamlarda Heisenberg neredeyse çalınan her dansı bilmekte, Dirac ise yerinde oturup olan biteni izlemektedir. Dansa ara verildiğinde masaya dönen Heisenberg’e Dirac neden bu kadar çok dans ettiğini sorar. Heisenberg de ‘hoş bir hanım gördüğümde dans etmek için güçlü bir istek duyuyorum’ diye cevaplar. Ve Dirac’ın akıllara zarar ikinci sorusu gelir: ‘peki dans etmeden önce onun hoş biri olduğunu nasıl anlıyorsun?’
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:23
2
sesli koro
Kategorisi: kuantum
27 Ocak 2007
Kahramanım Jimmy!
Evet, konu eksikliği çektiğim şu günlerde bloga biraz magazin ruhu üflemek üzere buradayım. Bakalım uzun zamandır platonik takıldığım çocuğu açıkladığım bu mesajımı yayımlayınca neler olacak?
Yeterince dikkat çekici olduğunu düşündüğüm bu girizgaha –neden dikkat çekici olması gerektiğine dair hiçbir fikrim olmasa da- biraz gizem tozu serpmek üzere size hafta sonları yarım mesaimi ayırdığım bir merakımdan bahsedeyim. Yarım mesai derken, evde olduğum tüm cumartesi ve pazarlar, sabah 11:00 den 15:00 e hatta bazen 18:00 e kadar. Gerçi kimse bunun için bana para falan vermiyor ama hayatta her şeyi para için mi yapıyoruz kuzum? Belki paradan daha değerli bir şey veriyordur, olamaz mı?
Nickelodeon. İşte bu haftada minimum sekiz saatimi ayırdığım, keyif almaktan öte şeyler hissettiğim tv kanalı. Başta dahi çocuk Jimmy Neutron olmak üzere hepsi birbirinden eğlenceli, kesinlikle sadece çocuklar için yapılmadığına inandığım çizgi dizilerin adresi. Hafta sonları index kanalında, üstelik 11:00 – 15:00 arası orijinal seslendirmesi ile!
Size biraz Jimmy’den bahsetmek istiyorum. Ya da annesinin kızdığı zamanlar söylediği tam ismiyle ceyms ayzek nötron’dan. Kendisi henüz genç, ilkokula gidiyor. 200 iq’luk bir zekası, iri kahverengi gözleri ve külahın en üstünde eriyen dondurma topuna benzeyen saçları var. Annesi, babası ve kendi yaptığı robot köpeği ile birlikte buradan çok uzaklarda yaşıyor. En yakın arkadaşları ultralord hayranı Sheen ve lamalara bayılan Carl. Sadece kendisinin saç telinin dna taramasının ardından girebildiği bir laboratuarı var ve en sevdiği şey sonuçları genellikle yaşadığı şehri hatta dünyayı tehlikeye atan bilimsel deneyler yapmak. Deneyleri ya da icat ettiği aletleriyle açtığı belalar genellikle o kadar büyük oluyor ki ailesi, arkadaşları ya da şehir sakinleri üstün zekasıyla hemencecik bulduğu çözümlerle onları kurtardıktan sonra ona kızmak yerine hala yaşadıklarına seviniyor oluyorlar.
Ben de annesini kandırmak için kendisini odasında uyuyor gösteren holografik düzenekle bir ilgi sıçraması yaşayıp sonra zamanı geriye alan, insanları, objeleri büyütüp küçülten, yerçekimini iptal eden aletlerini, zırt pırt uzaya giden aracını gördükçe ilgim pekişti. Benim de böyle bir erkek arkadaşım olsa ayağım yere değmez herhalde diye hayaller kurmaya başladım. Gerçekten de Jimmy, okula servisle değil de sırtına taktığı bir hafif roket sistemi sayesinde uçarak gidiyor! Bir ara bir balonu vardı, kendisi içine giriyor, zıplaya zıplaya gidiyordu. O da tam benlik birşeydi ama ağaçlara takılınca patladı. Kullanışlı olmadığını görünce bir daha kullanmadı onu Jimmy.
Yüksek zekasının yanında insan yönünü ve çocuksuluğunu kaybetmemiş olması kalbimdeki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Kendisinin haberi yoktu bundan belki ancak durum böyle. Jimmy annesi ve babasından kardeş isteyebilecek ve onlardan hayır cevabını aldığında kardeşini kendisi yapabilecek ve yaptığı mekanik kardeşiyle top oynayacak denli normal bir delikanlı. Onun da duyguları var, sınıfın en kısa boylusu olmak canına yettiğinde bunu ima eden ilk kişiyi kendi boyutlarına indirecek kumandasını kullanacak kadar öfke duyabiliyor. Ya da tüm yaşıtları gibi okulda popüler olmak isteyebiliyor ve annesiyle babası evde olmadığı bir akşam evde gizli bir parti verecek cesareti bulabiliyor. Bazen yaşının üzerinde sorumluluklar yüklendiği de oluyor. Babası işini kaybettiğinde ona yeni bir iş bulan ve her gün yeni bir oyuncak tasarlamasını gerektiren bu işte kalması için her gün bir oyuncak tasarlayan Jimmy’ydi. Tamam, oynamak için yarattığı robotlar kötü huylu çıkıp dünyayı esir almayı ve insanları uzaya kaçırmayı denemiş olabilirler. Neticede Jimmy şehrin tüm insanlarını kaçırıldıkları gezegenden kurtardı mı kurtarmadı mı?
Benden yirmi yaş genç olabilir. Hayatında benim gibi bir hatuna yer olmayabilir. Hatta sanal olabilir. Olsun! Ben onu bu haliyle seviyorum, kendime yakın buluyorum. Bu ikimizden başka kimi ilgilendirir, değil mi?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:18
1 sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, nasıl hologram yapılmaz
22 Ocak 2007
Güvercinler…

Beş yıl öncesine kadar Ankara’da çalışıyordum, Tandoğan’da sivri, uzun bir binada. Kapıda bir simitçimiz vardı, o güzel gevrek Ankara simitlerinden satardı kahvaltı niyetine. Sabahları simit aldığımızda susamları masaya dökülmesin diye müsvetteleri kullanırdık. Sonra kâğıdın üzerindeki susamları pencerelerin pervazına döker yandaki bina ile arada kalan boşlukta grup halinde uçan güvercinlerin fark edip gelmelerini izlerdik. Bizim kahvaltımız, onların da kahvaltısı olurdu. Epey tanışık olmuştuk güvercinlerle, artık hangileri dişi hangileri erkek ayırt edebiliyordum mesela. Sayılarını tam olarak hiç bilmesem de biz onları, onlar bizi biliyorlardı.
Cuma gününden beri yazılanları okuyorum. Bir yandan da feci bir diş ağrısı çekiyorum. Sanki söylemem gereken şeyler var da söyleyemiyormuşum, onların ne olduğunu bile tam olarak bilemiyormuşum gibi… Artık aramızda olmayan tüm güvercinleri ve güvercin tedirginliğindekileri görüyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:34
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
15 Ocak 2007
Derki, Derim ki...
Hani burada fraktal geometriden ve onun hakkında yaptığım şeyden bahsetmiştim ya! İşte derki'nin 20. sayısı ile bahsettiğim pek birşey sayılmayacak yazım da netteki yerini aldı. Haber vereyim dedim :) Burada da derkinin yine dopdolu ve bir marta kadar başbaşa olduğumuz 20. sayısı, afiyet bal şeker olsun...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:04
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, fraktal
10 Ocak 2007
Almanak 1988
1988’de ne yaptığımı hatırlamayı deniyorum. Net bir şey gelmiyor aklıma. 12 yaşımda olduğuma göre ortaokula gidiyordum, hologramın hesinden haberim yoktu, aklım beş karış havadaydı, tek derdim yeni yeni çıkan video klipleri izlemek, yabancı şarkıların sözlerini anlamaya ve ezberlemeye çalışmaktı. Saçlarının yarısını kazıtmış ciyak ciyak bağıran bir kız vardı mesela, girls just wanna have fun diyordu… Sonra Madonna çıkmış la is la bonitayla sallıyordu ortalığı. Bir de kızılderiliye benzeyen erkek gibi sesli bir kız vardı, biraz düşünürsem adını hatırlayacağım…
Daha önce burada sözünü ettiğim Yuri Denisyuk ise 1988’de SSCB Bilim Akademisinin Holografi konusuna bakan bilim konseyinden ayrılıp Fiziksel ve Teknik Enstitüsünde çalışmaya başlamıştı. Bunu 1991’de yayımladığı ‘Certain Features of the Development of Display Holography in the USSR’ adlı makalesinden öğreniyoruz. 1992’de Leonardo dergisinde ‘My Way in Holography’ başlığı ile yer alan 6 sayfalık bu makaleye hologram forumundan Ed amcaya ‘ben Denisyuk amca hakkında bir şeyler karalamak istiyorum, yok mudur paylaşabileceğin bir anekdot’ diye yalvarınca cevap olarak ulaştım. İsteyenlere pdf dosyası olarak gönderebilirim.
Ne diyorduk… Denisyuk amca 1988’de katı hal fiziğinden mikroelektroniğe uzanan bir yelpazede faaliyet gösteren bu enstitüde holografiyi optik hesaplamalara uyarlama merakını geliştiriyordu. Aynı anda başka bir yerde henüz ondokuz yaşında bir kız vardı. Bu kız Almanya’da doğup İngiltere’de büyümüş, Malezyalı annesinden ve Hint-fijili babasından aldığı esmerce bir teni, kapkara gözleri ve hangisinden aldığını bilmediğimiz buğulu mezzo sesi ile doldurduğu ilk albümü müzik listelerine hızlı bir giriş ve haklı bir sükse yapmıştı. Kızın adı Tanita Tikaram, albümün adı Ancient Heart, hit parçası ise en aşağıda sözlerini gördüğünüz Twist in my Sobriety idi.
Nakaratında gözlerime bak onlar sadece hologramlar diye tekrarlayan bu genç kızın doğduğu 1969 yılında Denisyuk amcanın türlü imkansızlıklar içinde yürüttüğü hologram denemelerinde obje olarak metal bir para kullanmayı akıl edip de düzgün bir hologram yapmasının üzerinden bir yıl geçmemişti, yine makaleden öğreniyoruz. Bütün bunları birleştirince sen ne zaman büyüdün, hologramı öğrendin de şarkı sözü olarak yazdın diye hayretimi ve hayranlığımı ifade etmek istiyorum. 1988’in üzerinden bir ondokuz yıl daha geçtikten sonra bir Pazar günü arabada giderken dinlediğim radyo kanalında bu şarkı çalıp bittiğinde, benim aklımı başımdan alıp gittiğinde öyle hissettim yani: hayretler içinde ve hayran…
tanita tikaram - twist in my sobriety
all god´s children need travelling shoes
drive your problem from here
all good people read good books
now your conscience is clear
now your conscience is clear
in the morning when i wipe my brow
wipe the miles away
i like to think i can be so willed
and never do what you say
and never do what you say
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
we just poked a little pie
for the fun the people had at night
late at night don´t need hostility
the timid smile and pause to free
i don´t care about their different thoughts
different thoughts are good for me
up in arms and chaste and whole
all god´s children took their toll
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
cup of tea, take time to think. yea
time to risk a life. a life. a life
sweet and handsome
soft and porky
you pig out ´til you´ve seen the light
pig out ´til you´ve seen the light
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:32
3
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, hologram
07 Ocak 2007
İberia
Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.
Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti. 
Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.
Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.
Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…
Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:15
4
sesli koro
Kategorisi: dans, filmler, nasıl hologram yapılmaz
01 Ocak 2007
Arkadaşımın Aşkısın Fraktal Sanat
Geçtiğimiz yıl blogla ilgili yapmak istediğim şeylerden biriydi fraktal geometri ya da fraktal sanat hakkında bir şeyler çiziktirmek. Hatta bir şeylerden daha çok şey çiziktirmiş olmak, kullandığım programı tamamen çözmüş, birbirinden güzel resimler yapmış ve hatta adım adım nasıl yaptığımı gösteren bir manuel yazmış olmak… Geçmiş zamandan fayda yok. Sanırım bu konu hakkında yapabileceğim en çok şeyi yılın son gününde yaptım ve fraktal geometriden bahsettiğim bir yazı yazıp derki’nin yeni sayısı için gönderdim. Ve tabii ki bunu derki için yaptığımdan burada ikinci baskı yapamıyorum ve pek özenerek yazdığım yazı için yeni sayının çıkmasını beklemekten başka bir şey öneremiyorum…
Ancak bu durum başta bağlantıları paylaşmak olmak üzere bu konuda derkide yapamadığım şeyleri burada yapmamı engellemiyor tabii ki! Söyleyin bakayım siz hiç wiki’de fractal, Benoit Mandelbrot, Mandelbrot set, Julia set, fractal art kelimelerini arattınız mı? Ben aradım buldum, üzerine söyleyecek sözüm yoktur hakim bey! Ben onlardan anlamam diyene Türkçesi de var! Üzerinde durduğumuz bu nokta tam da Scholz’un Mandelbrot’un kitabı hakkındaki yorumunu tekrarlamanın icap ettiği nokta oluyor: vay canına!*
Bu mesajı süsleyen fraktalların ilkinin sahibini hatırlamamakla birlikte pek beğendiğim için bir süredir arka plan olarak kullandığım the Avalanche, ikincisinin de Jos Leys’in 2006 Benoit Mandelbrot Fraktal Sanat Yarışması'nda dereceye giren eseri Indra Family ve üçüncüsünün de fi tarihinde kendi yaptığım Cin Ali olduğunu belirteyim. Hatta düşen çenemi kapatamayıp bu yarışmanın ICM’nin –International Congress of Matematicians (yani uluslar arası matematikçiler kongresi olur) sonuncusu 2006’da Madrit’te olmak üzere dört yılda bir gerçekleştirdiği kongresine bir güzellik katmak için ilk kez düzenlendiğini de ekleyeyim ve konuyla gayet ilgisiz bir soru sorayım:
İnternete Sunnyvale California’dan bağlanan ve buraları gün aşırı ziyaret eden sadık ve bir o kadar da gizemli okurumu bir yorum yazmaya yöneltmek için benden başka kimsenin merak etmediği başka hangi konular hakkında yazmam gerek acaba? İstatistiklerde görüyorum, merak ediyorum, kimdir, nedir, bu sadakatin sırrı nedendir diye… Gördüğün gibi burada kendimi bir şey zannetmek için epey çaba sarf ediyorum, meraktı interaktiviteydi ayağına topu sana attım, sen de bir el atıp yardımcı olursan sevinirim diyecektim :) Sessiz kalıp içinden işim olmaz dersen de canın sağolsun arkadaşım!
*Kaos, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995, sayfa 120:
Matematikçiler ve teorik fizikçiler Mandelbrot’un çalışmalarına ilgi göstermezken Scholz fraktal geometri araçlarını alıp hemen kullanmaya hazır olan tamamen pragmatik karakter yapısına sahip bir araştırıcıydı. Benoit Mandelbrot’un adını 1960’lı yıllarda, Mandelbrot’un daha iktisat alanında çalıştığı günlerde duyduğunda, Scholz da MIT’de lisansüstü düzeyinde öğrenciliğine devam ediyor ve vaktinin büyük kısmını depremlerle ilgili çok zorlu bir konuda harcıyordu. Büyük ve küçük depremlerin dağılımının özel bir matematik paternini takip ettiği, bunun da serbest piyasa şartlarının bulunduğu bir ekonomideki kişi başına gelirlerin dağılımına hükmeder görünen boyutsuzlaşma paterninin aynı olduğu yirmi yıldan beri artık gayet iyi anlaşılmış bulunuyordu. Yapılan gözlemler, bu dağılımın dünyada, depremlerin sayılıp ölçülebildiği her yerde bulunduğunu gösteriyordu. Depremlerin ne kadar düzensiz ve öngörülemez olduğu bir yana bırakılırsa ne türden fiziksel süreçlerin bu düzenliliği izah edebileceği sorusunu sormaya değerdi. Ya da Scholz’a öyle geliyordu. Sismologların birçoğu bu olguyu böylece kaydedip işlerine devam etmekten dolayı gayet mutluydular.
Scholz Mandelbrot’un adını hatırladı ve 1978’de bol resimli acayip ukala ve denklemlerle dolu bir kitap satın aldı. Kitabın adı Fractals: Form, Chance and Dimension (Fraktal- Şekil, Tesadüf ve Boyut) idi. Sanki Mandelbrot evren hakkında bildiği ya da şüphe ettiği ne varsa hepsini karman çorman edip bu tek ciltlik eserin içinde toplamıştı. Birkaç yıl sonra, hem bu kitap hem de bunun genişletilmiş ve gözden geçirilmiş şekli olan The Fractal Geometry of Nature (Doğanın Fraktal Geometrisi) yüksek matematik alanında şimdiye kadar hiçbir kitaba nasip olmayan bir satış rakamına ulaştı. Bu kitap üslup bakımından takibi zor ve okuyanda umutsuzluk yaratan bir eserdir, yer yer de esprili, edebi ve saydamsıztır. Mandelbrot da eserini ‘bir manifesto ve bir derleme’ olarak adlandırmıştır.
Başka bir, iki bilim dalında faaliyet gösteren, özellikle tabiatın malzeme bölümü üzerinde çalışan birkaç bilim adamı gibi Scholz da bu kitaptan nasıl yararlanacağını anlayabilmek için yıllarca düşünüp durdu. Hiçbir tarafında açıklık yoktu. Scholz, Fraktalar kitabından bahsederken, ‘Ne nasıl yapılır itabı değil bir vay canına kitabıdır’ diyordu…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
0
sesli koro
Kategorisi: fraktal, nasıl hologram yapılmaz
