İşte benn! Oradaydım! Bir şekilde yolum düştü ve bu belli olur olmaz oradaki hologram cıların ve salsacıların mekanını araştırdım. Elime bir de şehir haritası geçirir geçirmez soluğu Amsterdam'daki tek hologram galerisinde almaz mıyım? Alırım tabi... Elimde krokiyle dükkana daldığım gibi sohbete başladık. Yazıkki asıl ihtiyacım olan pozlanmamış holografik materyal bulunmamaktaymış. Onun yerine bol miktarda ve çeşitte pozlanmış plakalar mevcuttu. Benim ilgili bir hobici olduğumu anlayınca oradaki amca litiholo diye bir kit var diye başlamaz mı? Hemen, biliyorum ben onu dedim; ikimiz bir ağızdan çalışmıyor deyişimiz çok komikti... Bildiklerimden devam etti holokits diye, bir de geola varmış. Sayesinde öğrendim, ulaşılabilir birşeyler çıkarsa hemen tefrika edeceğim, kuşkunuz olmasın...
Ve aşağıda beni muhteşem Salvador Dali ile görüyorsunuz. Neredeyse aynı boydaymışız ama benim kaşım o kadar kalkmaz tabi. Hazır oralara gitmişken Madame Tousseu'daki heykelinden bahsediyorum. Başında biraz yüreğimizi hoplattılar ancak heykelleri görünce japonlar yapmış abi diyesi geliyor insanın!
14 Ağustos 2007
Gittim Gördüm Geldim
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
19:49
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
10 Ağustos 2007
Koşan Bulutların Adası
Rüzgârı insanın içinde esen ada:
Gökçeada
Bir varmış… Bir yokmuş… Kuzey egedeki iki adamızdan büyüğü olan Gökçeada, doğa ve dinlenme tatili için gidilesi görülesi bir yermiş. Mutlaka bagajında plaj şemsiyesi olan bir arabayla gidilmesi, tüm köyleri ve koylarının görülmesi, Tepeköy’de Barba Yorgo’da kalınmıyorsa bile bir akşam meyhanesinde kafa çekilmesi, ondan önce sizi karşılayan Eleni’ye mutlaka uğranması, merkezdeki Çakır’ın yerinde radika, karşısındaki pastane Meydani de efibadem kurabiyesi, Zeytinli Köyü'nde Beşiktaşlı Hristo’da tatlı yenmesi, Madamın dibek kahvesi içilmesi ve adaya özgü kekik balı, keçi peyniri ve zeytinyağı tadılması şart olan bir mini cennetmiş… Rüzgârın yönüne göre batı ucundaki Gizli Liman'da, güneydeki Laz Koyu'nda güneydoğusundaki Aydıncık'ta denize girmeden, o berrak denize hayran kalmadan döneni zaten dövüyorlarmış. Hah, bir de Aydıncık'taki tuz gölünün çamuruna bulanmak, bilmiyorsanız bile rüzgârlı deniz sporlarından en az birini denemek, geceleri keçi seslerini dinleyip yıldızları izlemek eğlence anlayışınıza uyuyorsa hiç durmayın, soluğu Çanakkale Kabatepe’de alın diyorlar… Dönünce keçilerin melemelerine karışan çan seslerini ve rüzgarın uğultusunu duymaya devam edeceğinizi garanti ediyorlar!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:46
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
09 Ağustos 2007
Derki vs.
Bugün biraz nostalji yapalım. Bloga ilk yazmaya başladığımda, o zamanlar fevkaladenin fevkinde hobime yeni başlamış olmanın gazıyla haftada iki mesaj döşeniyordum. Yok deney meney yapmadıysam açıp fizik kitaplarını sitelerini iki çeviri, bir alıntı şeklinde ille de bir şey çıkarıyordum. Aferim bana! Söz uçuyor yazı kalıyor, istatistiklerde hala menger süngeri, heisenberg ilkesi arayan –muhtemelen ödev kopyalamakta olan lise öğrencileri- okurlarım o sayfalara ulaşıyor -umarım faydalanıyorlar- ve ben öğrendiğim bütün bu şey(!)leri hatırlıyor ancak etrafımdakilerin kafasını bunlarla daha az ütülüyorum.
Şimdi bu ziyadesiyle uzun ve gereksiz ve hatta amaçsız girizgahın nedeni ne olabilir? Tabii ki sabahtan beri yaptığım asıl işin tatildeyken oku-ya-madığım Perihan Mağden’in Radikaldeki yazılarını ard arda okuyup onun yazışına özenmiş olmam. Gerçi yazdıklarımı tekrar okuduğumda özenmiş olmakla kaldığımı görüyorum. Zaten herkesten bir tane var, değil mi?
Neyse, üstteki paragraftan ne anlıyoruz?
a- Ben bir Perihan Mağden okuruyum (doğru, yazdıklarının tamamına katılmam ancak yazım tarzının hassstasıyım!)
b- Ben tatile gittim geldim (doğru, hatta gittim gördüm geldim, ballandıra ballandıra da anlatırım içerikli mesajların yolda olduğunu bu vesileyle muştularım)
c- Sabahtan beri işe güce dokunduğum yok. (doğru, internet gazetelerinden köşe yazıları okuduğum yetmezmiş gibi on dakikalık kotalarda internete mesaj yerleştirmek gibi beceriler geliştiriyorum. Olsun, nihayetinde kendimi geliştiriyorum)
d- Konuyu bir türlü derki’nin 23. sayısının, içeriğinde benden dökülen incilerin de yer aldığı halde çıktığına getiremiyorum (ennn doğru cevap işte budur! Bu sayıdaki yazıyı çok severek yazdım –ne demekse artık- okuyun, oylayın ve hatta paylaşın)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:00
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, derkideki yazılar
16 Temmuz 2007
Dali, Cooper ve Gabor
Öncü bir ressam, müzisyen ve bilim adamını aynı cümlede buluşturan şey ne olabilir? Sanat tarihinin kıvrımlarından güncel müzik arşivlerine bağlanan oradan da asıl konumuz olan bilimin yakın geçmişindeki favori konumuza uzanan ilginç bir hikayemiz var bu ay….
Salvador Felipe Jacinto Dalí Domènech Marquis of Pubol, ya da bildiğimiz adıyla Salvador Dali, 1904 mayısında İspanyanın Katalan bölgesinde doğdu. 1989 yılına kadar süren 85 yıllık yaşamı daima farklı, yeni, sıra dışı olanı yansıtarak geçti. En çok resimleri tanınsa da fotoğraf, heykel, sinema ve birazdan açıklayacağım başka alanlarda da eserler verdi. Egzantrikliğinin eserlerinden daha çok dikkat çekmesi kendisinin de ifade ettiği gibi yaldızlı ve aşırı olan her şeyi seven, lükse tutkun ve oryantal şeylere ilgi duyan varlığından kaynaklanıyordu.
1916’da çizim okuluna 1922’de Madrid’de Güzel sanatlar akademisine başladı. 1926’da akademiden atılmış olsa da 1928’de üç resmiyle ünlü olmuştu bile. Kübist eserler yapıyor, biraz da Dadaizm takılıyordu. O yıllarda Paris’e gitti, Picasso’yla tanıştı, bir kısa film yaptı, gelecekte karısı olacak Gala’yla karşılaştı. Yaratıcılığının benzini olan bilinçaltının kıvrımlarını tuvaline aktarmasını sağlayan ve böylece kendisini sürrealizmin babası yapan bir yöntem geliştirdi. Üzerinden çok geçmeden 1931’de en çok tanınan resmini yaptı: persistence of memory. İkinci dünya savaşı başladıktan sonra 1940’da Gala’yla birlikte Amerika’ya taşındı. Orada politikadan biraz uzaklaştı, otobiyografik bir kitap yayınladı, sekiz yıl sonra Avrupaya geri döndüler. Yazılar yazdı, bir belgesel çekti, Dali müzesi üzerinde çalışmaya başladı ve uzun süre enerjisini buna ayırdı. 1969’da Pubol Şatosunu aldı ve Gala için dekore etti. 
Bilime ve optik göz yanılmalarına ilgi duyuyordu. O zamana kadar üçüncü boyutu görselleştirmenin tek yolu stereoskopik görüntülerdi fakat işine yaramıyordu. O sıralarda onun bu sorununu çözecek yeni bir bilim dalı doğuyordu. Holografinin babası Dennis Gabor’la tanıştı ve sanat eseri olarak hologram yapan ilk sanatçı oldu. Mevcut ünü hologramın geniş kitlelerce tanınmasına yardımcı oldu. Kısa bir süre sonra Knoedler galerisinde Gabor’la koordineli çalıştığı ilk Dali hologramları sergisi gerçekleşti. İşte bu yazının konusu bu sergideki hologramlardan birinin hikayesi: Alice Cooper’ın beyni!
1973’de Dali ilk hologramını yapar, modeli, kıvrımlarında kurtlar resmedilmiş bir beyin heykelinin önünde elindeki Venüs heykelini mikrofon şeklinde tutan, belden yukarısı çıplak, boynunda kendi ürünü olan değeri o zaman 1,5 milyon usd olan bir kolye ve başında da bir taç ile poz veren Alice Cooper’dır. Ne bu avangart eser için seçtiği model, ne de bu eserin öğeleri tesadüfîdir. Hepsi Dali’nin sembolizm öğelerini kullanarak ifşa etmekten bıkmadığı bilinçaltının kıvrımlarından doğmaktadır. 
Bu hikâyeye geçmeden önce Alice Cooper’dan bahsedelim biraz: Alice Cooper, gerçek adıyla Vincent Damon Furnier 1948‘de doğdu. Kırk yıldır süren ve rock şarkıcılığı, söz yazarlığı ve giyotinler, elektrikli sandalyeler, kan, boa yılanları içeren sahne şovlarından oluşan müzik kariyerine radyo programları ile devam etmekte. Hard rock, heavy metal, shock rock, garage rock, glam rock, arena rock gibi türlere öncülük etmiş, karanlık makyajı, uzun saçları ve yılanlarla verdiği pozları ile tanınan, hayatının bir döneminde alkolizm yaşamış, aşmış ve üç çocuğunu büyütmekte olan bir rockerdır. Dali’yle tanıştığı zamanlar karanlık ve kaotik şarkıları ve şovlarıyla Dali’nin Avrupada yaşattığı şokun benzerini doğduğu Detroit sınırlarını çoktan aşmış bir coğrafyaya yaşatmaktaydı.
Kendi sanatında (!) sürrealizmi kullanan Alice Cooper ve onun işlerindeki kaos ve karmaşaya hayranlık duyan Salvador Dali’nin karşılaşması ilginçtir. 1973’de New York’da Dali, Alice’i oteline davet eder. Barda buluşacaklardır ancak önce smokin giymiş olan Gala yine smokinler içinde genç bir grupla gelir. Ardından Dali gelir ve kendisini tanıtır: Merhaba ben büyük ve yüce Dali! Altın rengi ayakkabılar, parlak mor çorapların üzerinde buruşuk, mor bir pantolon, zürafa derisi bir ceket ve her zamanki bıyıklarıyla gelmiştir. Bu manzaranın karşısında, boa yılanını getirmemiş olan Alice’in kendisini epey sıradan hissettiğini tahmin edebiliriz. Üstelik söylediği beş kelimeden biri Fransızca, biri Portekizce, biri İspanyolca, biri İngilizce ve biri de Dalice olan ve anlamadığını söylediğinde ‘mükemmel, karmaşa en iyi iletişim şeklidir!’ diyerek sevinen Dali’nin karşısında yaptığı tek şey bira içmek olarak kayıtlara geçmiş.
Bu ilginç tanışmadan sonra çekim gününü bu ünlü hologramı çeken, aslında fotoğrafçı olan Russel Beal’in anılarından öğreniyoruz. Bir hafta önce mücevher firmasından ortamın güvenliğini denetlemeye gelenler yetmezmiş gibi gün boyu yaptığı aşırılıklarla basının ilgi odağı olan Dali’nin başrolde olduğu bir sirk havasında geçmiş. Cooper kontrolden çıkacak kadar bira tükettikten sonra ortadan kaybolmuş ve çekim anına kadar da görünmemiş. O zamanlar hala gizemli bir imajı olan hologram çekimi yapılacağı zaman basın üyeleri stüdyodan çıkarılmış. Düzenlemeye geçildiğinde önce plastikten yapılmış beyin heykelini yerleştirmek sorun olmuş. Sonra yanlışlıkla ortasından ikiye ayrılmış, yapıştırılmış. Şaşırtıcı bir şekilde gayet ayık olan Cooper her söyleneni yapmaktaymış ve döner platformun üzerinde elinde heykelle bağdaş kurup poz vermiş. 360 derecelik çekim holografik filme yapılmış ve işlem gördükten sonra silindir bir cam ya da plastik bir tüpe yerleştirilmiş. Tüp de dalga boyu sabit ışık yayan lazerin üzerine monte edildikten sonra etrafında dolaşıldığında Alice’in hayalet imgesi her açıdan izlenebilir hale gelmiş.
Bu şekilde oluşturulan dünyanın ilk silindirik krom hologramı olan ‘Alice Cooper’ın Beyninin Portresi’nin orjinali Figueras’daki Dali müzesinde sergileniyor.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:53
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, hologram
25 Haziran 2007
1. Uluslararası Türkiye Salsa Festivali
22-24 haziran'da istanbul arena'da gerçekleşti! Bunun haberini alan hevesli muhabiriniz yerinde durur mu?! Tamamına değilse bile pazar gün ve gece boyunca süren kısmına elinde fotoğraf makinası, bir workshoptan öbürüne koşturup, aralarda terden ıslanan üstünü değiştirip, yarışmaların yarı finallerini kaçırmayıp akşam da finalleri ve çeşitli uluslardan sanatçıların showlarını hem izleyip hem kaydedip partide dans etmeden eve dönmeyen Pınar D. den bahsediyoruz! Ne durması???
Burada web sitesini, aşağıda da uzun listede yer alan hepsi birbirinden iyi sanatçıların tamamını gördüğümüz festival, peşin peşin söyleyeyim ki, süperdi! O yoğun programın en ufak bir gecikme olmadan tıkır tıkır ilerlemesinin mucize gibi birşey olduğunu şimdi bu mesajı yazarken fark ediyorum. Yoksa asıl mucize gösteri için gelen sanatçılar mıydı?! Hangi birini sayayım? Gündüz hazırlıklarını hayranlıkla izlediğim Salsa Dance Squad'ı mı? İnsan olduğundan şüphe duyduğum Alfredo'yu mu? İnsanın tüm sınırlarını aşmış Juan Matos'u mu? Tatlı kaçıklığı her halinden belli olan Hacha Y Machetenin Burcusunu mu? Gündüz bize on2 da dans etmeyi öğreten gece de sunuculuk yapan tatlı Eleni'yi mi? Gecenin sonunda söylediği Türkçe şarkıyla dumura uğratan Farid'i mi?
Reklamlar bir yana, organizasyonu paylaşan mundo latino'nun Yonca ile Mehmet Ceyhan'ı ve SalsaUK'nin Paul Young'ı performanslarından ötürü tebrik etmekten başka bir cümle kuramıyorum. Bize böyle bir festival yaşattılar ya, işleri daha zor artık. Çünkü bundan aşağısına razı olmayız bir daha! En azından kendi adıma öyle!
Gelelim yarışmaya... Yarışma kategorilerinin ilki bachataydı!
Böylece cumhuriyet kupalarından başka latin organizasyonu görmemiş topraklarımızda ilk kez bir bachata yarışması yapılmış oldu. Festivalde karşılaştığım birkaç tanıdık yüzden biri olan Cem Hakan Hatunoğlu partneriyle (Nazlı Örücü) birlikte üçüncülüğü kaptı. Bakınız sağdan ikinci çift.
Diğerleri, show salsa grup,
-sadece iki grubun yarıştığı en tenha kategori oldu. Finalistleri ve kazananları detaylı yazacağım ancak o zamana kadar cumhuriyet kupasında ilk kez gördüğüm ankaradan salsa angora'nın birinci olduğunu peşin peşin yazayım.
Show salsa çiftler,
-burada da yine tanıdık yarışmacılar vardı. Bursalı çift gipsy passion (İlker Gürcan & Sevgi Nur Bayraktar) yine cumhuriyet kupasındaki gibi orjinal ve enerjik bir show yaptılar ancak birinciliği salsa angoranın sempatik çiftine (Muzaffer Gür & Esra Aydın)kaptırdılar.
Amatör Salsa çiftler,
tabii ki hiçbirini henüz tanımıyorum.
ve profesyonel salsa çiftlerdi.
hepsini izlemek ayrı bir keyifti. Ruhumuz şenlendi! Ödüller festivallere katılımı destekleyen cömert sponsorların elinden çıkmaydı. Öyle ki, gecelerde dans etmeyi ileri taşıyıp yarışmacılığa geçmeyi düşündürttü bana. Dansın ve müziğin varlığı için şükrettiğimiz gecenin sonunda hala enerjisi kalanlar için harika bir parti başladı. İki gündür yorgunluk ve uykusuzluğa yenik düşen izleyiciler gitmiş olsa da arenanın kocaman pisti kımıl kımıldı. Son sözüm, çok daha fazla izleyiciyi hak eden harika bir festivaldi. Elbet dvdsi çıkar ancak orada olmayanlar yine de neler kaçırdığını bilemeyecek.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:50
6
sesli koro
Kategorisi: dans
10 Haziran 2007
Tarihte Bugün: 10/06/2006
Pınar D. Hologram blogundan yayına başladı.
Şimdi: 10/06/2007
Pınar D. Hologram blogunun birinci yılını biraz buruk bir şekilde 76. mesajını yazarak kutluyor.
Bu mesajı aslında elimde ilk hologramım ve yüzümde kocaman gülümsememle çekindiğim güncel bir fotoyla süsleyerek, sürpriz tadında yazmak isterdim. Gerçi bu mesajı yazmamın an meselesi olduğunu biliyorum ancak, gerçekleşmeden atıp tutmak doğama aykırı olduğu için sessiz bir doğum günü kutlamasını tercih ediyorum.
İlk yıl hologram yapmamanın keyifli yollarında epey ilerledim. İkinci yıl keyifle hologram yapma konusunda da ilerlemeyi diliyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:28
12
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
08 Haziran 2007
Mizah Ruhun Gıdasıdır
Müzik gibi...
Hologram Forumunda buldum bu siteyi. Linguistik temelli karelerinin hepsini anlayamasam da nasada çalışmış, muhtemelen orada çalışmak için edindiği onca fizik bilgisi mizah duygusunu, romantizmini öldürmemiş, blogundan anladığım kadarıyla da gayet normal görünen bu arkadaşın karikatürlerine vuruldum! Bu mesaj eskir gider, yan sütundaki yeri baki kalır.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
12:07
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
07 Haziran 2007
Derki 22. Sayı
Derkiye yazmaya başladığımdan beri yapmayı planladığım birşeydi, orada yayımlandıktan sonra görselleriyle birlikte blogda yayımlamak. Şimdiye kadar haber vermekle yetiniyordum, sonunda elim değdi ve aşağıdaki gibi yerlerini aldılar. Derkinin mayıs -ayın sonunda çıkmasına bakarak mayıs haziran sayısı olarak değerlendirmeli sanırım- sayısı ve orada yer alan, muhtemelen başka yerde bulamayacağınız ve şu an itibariyle umutsuzca benden başka kimsenin merak etmeyeceğini düşündüğüm bir konuda yazdıklarımı okumak isteyenleri buraya alalım. Umutsuzluk olsa geçerdi, fakat istatistikler de bunu doğruluyor gibi görünüyor. Hologram sanatı meraklıları, yine de bir bakın bakalım...
Bir sonraki yazının konusunu çıtlatmama gerek var mı? Yan sütundaki ilk elemente bakın desem yeterli ipucunu vermiş olur muyum?
Haydin sağlıcakla...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:38
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, diğer herşey
Boşluklardan Boşluk Beğen
Kuantum fiziğinin günlük yaşama katkısı…
Pek meşhur olan what the bleep filminin bir yerinde boşluktan söz ediyordu. Hiçbir şey hiçbir şeye değmiyor bile. İki atom birbirine yaklaştığında değmeden birbirlerini itiyorlarmış güya. Bir de en temel parçacık olarak geçen atomun bile çoğunluğu boşluktan oluşuyormuş. Artık onun da parçalara ayrılabilmesine rağmen uzunca bir süre en küçük birim olarak geçen atom çekirdeğinin bir tenis topu ölçeğinde olduğunu düşünürsek etrafındaki elektronların ufukta takılıyor olacağını anlatan bir anestezist vardı. Filmin sonunda mesleğini ve bu işlere merak salma nedenini insanları uyuturken nereye gittiklerini merak ettiği olarak açıklamıştı. Kaldı ki çekirdeğin içinin içi olduğu da artık ortaya çıkmış, parçalanması kıtaları yerle bir eden atomun içinin de pek dolu olmadığı anlaşılmış durumda.
Elektronlar pozitronlar birbirini ağırlar…
Şu an bilimin çözemediği bir tek fotonlar kaldı sanırım. Hangi elementin ne kadar elektronu olduğunu, elektronları stimüle ya da provoke ederek neler yapıldığını ve eksi yüklü olduklarını hiçe sayıp bir de artı yüklülerini yaptıklarını, marifetmiş gibi bunlara bir de pozitron adını verdikleri sabah haberleriyle ayağımıza gelmese bile biraz araştırıp öğrenme imkanımız var. Fakat fotonlar öyle mi? Ne zaman nasıl davrandıklarını çözebilene aşk olsun! Bu durumda nasıl davranacaklarını onların bile bilmediği uzak bir varsayım mı? Şu ajan Temeli işkenceyle konuşturma fıkrasında olduğu gibi. Hani temeli konuşturmak için her türlü işkenceyi uygulamışlar da tek kelime alamamışlar ağzından. Artık ölmesin diye durup hücreye atıp gizlice gözlediklerinde temelin kafasını duvarlara vura vura hatırla hatırla diye çırpındığını görmüşler! Belki fotonlar da öyledir, ne zaman ne yapacaklarını onlar bile bilmiyorlardır… Heisenberg amca belirsizlik ilkesini boşuna mı bulmuş, hem?!
Hayal ettiğin kadar varsın!
İnsanın gönlü zengin olsun…
Normalde hayal gücünün sınırsız olduğu söylenir. Teoride doğru olabilir. Ancak kendimden biliyorum, insan bazen bazı şeyleri hayal bile edemiyor. Üstelik bu hayal edemedikleri genellikle güzel şeyler oluyor. Bir şekilde aklımıza olumsuz bir düşünce getirdiğimizde kolaylıkla kendimizi o durum içinde hayal edebilirken, haydi, hayal değil mi, kur bakalım en güzeli nasıl olur diye hayal kurmaya oturduğumuzda şu anki durumumuzdan daha iyi bir fiziksel durum, hayal edemiyor. Sürekli endişe, güvensizlik, tehlike mesajlarıyla bombardımana uğrayan dimağımız koşullanıyor. Sürekli negatifi düşünüyor, öyle düşündüğü için negatif gerçekleşiyor, böylece bu şekilde düşünmekte haklı olduğuna ikna olup aynı düşünce paternini bir ömür boyu tekrarlıyor.
Hâlbuki the secret de ne diyordu. Bilinçaltımız alaaddinin cini gibi bizim dileklerimizi gerçekleştirir. Biz bir şey istersek onu bize vermek için süreç başlar. Biz sabırsızlık gösterip kararsızlığa düşersek ya da ilk isteğimizle çelişen mesajlar gönderirsek bizi sorgulamaz. Dediğimizi kelime anlamıyla gerçekleştirir. Geçmişe bakınca kendi hayatım için tıpa tıp geçerli olduğunu görüyorum. Beyan ettiğim, farkında olduğum ya da olmadığım tüm dileklerim realiteye dönüşmüş. Tabii ki hayatım tatlı cadınınki gibi burnumu oynatmayla bir anda gerçekleşen mucizelerle dolu olmadı. Ben de herkes gibi normal bir okul bitirip normal bir işe girip normal koşullarda çalışıp normal insanlarla arkadaşlık ederek geçti. Sevindiğim ya da üzüldüğüm olaylar oldu. Bu kuralın tıpa tıp işlediğini istediğim şeyleri sonradan istemekten vazgeçtiğimi ya da bir şeyi ister görünüp kendimi buna layık görmediğimi veya bir şeyi isteyip gizliden gizliye bunun mümkün olmayacağına dair güçlü bir inanç beslediğimi fark ettikçe söyleyebiliyorum. İstemekte istikrar gösterdiklerim ise en geç iki yıl içinde ve benim hiçbir şekilde tahmin edemeyeceğim şekillerde gerçekleşmiş.
Geçen geçmiş olsun, bundan sonrasına bakalım… Yakın gelecekte (mayıs 2007) yaşadığım evi değiştirmem söz konusu. Ve ben her normal insan gibi bu değişimin aynı zamanda bir miktar belirsizlik anlamına geldiğinin farkındayım. Ve şu anki bilincimin önderliğinde bunun tadını çıkarmayı ve bunu normalde hiç düşünmediğim bir konuda sıçrama yapabileceğim bir fırsat olarak görmeyi tercih ediyorum.
Ne diyordu, bir şey dilerken onun nasıl olacağına kafa yormayın, evren bir yolunu bulur. Siz ne istediğinize konsantre olun ve olabilecek en detaylı şekilde onu tanımlayın. Bilinçli düşünmeye sanırım ilk kez 8 yıl önce devam ettiğim yoga derslerinin etkisiyle başlamıştım. Kabıma sığamayan bünyem kendi düzenini kurmayı her şeyden çok istiyordu. Bir yıl sonrasında bir şehir değişikliği ile bunun gerçekleşeceği belli oldu, ikinci yıl sonunda koşulları oluşmaya başladı. Üçüncü yılın içinde benim dilediğimden de uygun bir şekilde dileğim gerçekleşti. Şu an içinde bulunduğum belirsizlik o zaman da vardı ve her şey havalanıp arkamdan esen rüzgârla yeni yerlerine konduğunda bıraktığımdan çok daha iyi bir konumdaydım.
Olanlar olacakların garantisidir!
Konut değişimim beni daha iyi bir konuma taşıyacak bir fırsat olabilir. Çünkü öğrendiklerimin ışığında hiç olur mu demeden gayet yüksekten uçmayı tercih ediyorum. Birbiriyle çelişmediği gibi; hayatımın, yaşadığım yer, yuvam dışındaki alanlarını da pozitif etkileyecek şekilde düşüncelerimi oluşturuyorum ve evrene iletiyorum. O kadar kira ödedikten sonra düşüncelerimi dünyevi konulara harcamaktansa kökten çözmeyi ve evimin sahibi olmayı diliyorum. Sahibi olmayı dilediğim ev de az bir şey değil hani, yerden ısıtması, jakuzisi, manzarası, güneş alması, havadarlığı, muhiti, mahallesiyle hayal edebileceğimin en iyisi diyeyim kısaca, siz anlayın. Eğer şu anki işimle finanse edemiyorsam, evren bana bunu finanse edebileceğim yeni ve daha iyi bir iş verir, daha bile iyi olur… Kaynaklar sınırsızken beni hayal etmekten kim alıkoyar, değil mi?
Verileri göz önüne aldığımızda iki aylık bir süre olduğunu görüyoruz. Dikkat ederseniz az ya da çok demiyorum, tam tamına iki ay. Bu süreye takılacak kuşkucular için küçük bir not: Hazır olduğunda, değişim, bir an’da olur.
Bir de kuantum çorbasından bahsediyordu ak saçlı ak sakallı dede. Biz bir şeyi gözlemlerken orada, gözlemlemezken tamamen bir bilinmez. Bütün atomlar birbirine karışıp maddeden tekrar olasılık moduna geçiyorlar. Biz gözümüzü onlara diktiğimizde, hop, tekrar madde oluveriyorlar. Böyle düşününce, hem bizim madde sandığımız şeyler boyutsuz alanlar, yetmezmiş gibi bir hareketliler, sormayın gitsin. Senin bakmadığın an kuantum çorbası, baktığın an her şey bıraktığın gibi. Bir kez olsun şaşırır, kibrit kutusundaki bir kibrit çöpü ters gelir mesela, değil mi? Yok, o da yok! Şaşırtma adına tek yaptıkları şey, bazen ortadan kaybolmak bazen de aynı anda iki farklı yerde olmak. Bizim dünya dediğimiz şeyin çivisi çıkmışken bile diyemiyorum, çıkacak bir çivisi bile yokken, üstelik belki dünya diye bir şey bile hepimizin ortak yanılgısı olan bir hologramdan ibaretken, bir görünüp bir kaybolmak, aman ne orijinal! Buna sebep olan şey, bilinç, yaratıcı, her ne ise artık, eğlenedursun, ben kimim, neredeyim diye kafa yoran bilinçcikler de kendisini paralasın…
Yine boşluk konusuna dönecek olursak. Madem bizim materyalist dünya olarak nitelendirdiğimiz şey bir boşluk. Diğer yandan bize biçilmiş ömür boyunca buralarda takılmak durumundayız. Aslında iş sadece bütün fiyatları ödeyebilecek kadar zengin olduğumuzu fark etmekte. Sonuçta ödeyebileceğinden emin olduğunda bir insan alışveriş yaparken fiyat etiketine bakar mı? Bakmaz, onun yerine alacağı şeyin özelliklerine bakar. İhtiyacımı karşılıyor mu, bana uygun mu, bunu ister miyim diye düşünür, kaçaymış diye sormadan önce. Benimki de o hesap, madem hesabı evren baba ödüyor bari ben içinde yaşayacağım ev, gün boyu yapacağım iş, ayağıma giyeceğim ayakkabı ya da öğlen yiyeceğim yemek olsun, beni en mutlu edecek, en çok seveceğim şeyler neler, ona karar vereyim diyorum…
Nihayetinde çoğunluğu boşluktan oluşan atomlardan oluşan moleküllerden oluşan materyallerden yapılmış bir çift çizmenin bir yerinde prada yazması ile yazmaması arasındaki fark benim yüzümde oluşan bir gülücükse, tabii ki gülücük oluşturanı tercih etmek daha mantıklı. Amaç o gülücüğü yaşamaksa bunu bir şeye bağlamadan yaşamak da mantıklı tabi. (buda modeli) Ayakları sıcak tutacak başka bir çözüm bulmak ve içinde “ama” geçmeyen cümleler kurmak da mümkün. (bir lokma bir hırka modeli) Bana sorarsanız, hepsinin boşluktan oluştuğunun bilincinde olarak naylon balıkçı çizmesi yerine prada çizmelerle mutlu olmak, sıcak tutulması gereken ve yürümeye, koşmaya, dans etmeye yarayan ayaklara sahip olduğu için mutlu olmaktan sonra gelen en naif, en saf, en güzel ikinci sevinme nedenidir ve bunu akıl edenlerin sağlıklı ayaklara ek olarak en klasından bir çift prada çizme artı çantayla ödüllendirilmesi gerekir! Çünkü evren o kadar cömerttir ki her zaman istediğimizden fazlasını verir. Sevgili yaratan, evren, bilinçaltım, bütün olanların kaynağı, her neredeysen sana sesleniyorum!!! Şu benim evle birlikte hallediverirsin artık…
Uçağımın direksiyonunu biraz daha kaldırıyorum, beni adam yerine koyar mısınız demeyip daha yüksek irtifada seyre dalıyorum. Sizin sözlüğünüzde yeri var mıdır bilemiyorum. Benim ailemde, yetiştiğim çevrede ‘varlığı yetmek’ diye bir kavram vardır. Cümle içinde kullanmak gerekirse, birisi diyelim ki spontane olarak –eskiden cep telefonları yokken böyle şeyler daha çok olurdu tabi- bir başkasına uğruyor ve orada şans eseri başka misafirler var ve onlar haberli geldikleri için mükellef bir sofra kurulmuş, güzel güzel yemek yiyecekler. Spontan misafirimiz kültürümüzde kabul görmüş bir adet olarak eli boş geldiği için mahcup olup bunu ifade ettiğinde evsahibi onu sofraya buyur ederek ‘varlığın yeter!’ der. Birine iyilik yaptığında, iyilik bile değil görevini yaptığında buna bir bedel ödemesi gerektiği hissine kapılan herkese de kullanıldığını duymuşumdur: varlığın yeter güzelim!
Yani bu sofraya oturmak için bir şey yapman, bir bedel ödemen, katkıda bulunman gerekmez. Daha önce haber vermen bile gerekmez. Senin var olman yeter. Hatta bütün bu eğlenceye anlam katan biricik şeylerden birisin sen de. Lütfen mahcup olma, evren en güzel en bereketli sofraları hazır tutmakta. Ya sen olmasaydın, bu sofradan karnını doyuracak kimse olmasaydı, asıl o zaman ne anlamı kalırdı onca bolluğun? O nedenle, evrenin sana sunduğu tüm güzelliklerin tadını çıkarman için varlığın gerekli ve yeterli. Evrenin hiçbir zorluk ya da darlık yaşamadan sunduğu o sofraya otur, karnını doyur, tadını çıkar! Bunu fark ettiğimden beri ben öyle yapıyorum. Hedonistliğimin ardında sağlam nedenler var yani. Şu an abartıp bir de hayalimdeki evde mayıs 2007 de oturuyor olma siparişi veriyorum. Bakalım, hazırım bekliyorum…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:33
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, derkideki yazılar
Fraktal Geometri
Fraktal geometriyle ilk tanışmam bundan 5 yıl kadar önce bir arkadaşımın bilgisayarla yaptığını iddia ettiği bir resmi başka bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak vermesiyle oldu. Klasik anlamda resim diyemeyeceğim bu görüntü, başı ve sonu –belli- olmayan ve birbiri içinde tekrarlanan geometrik diyebileceğimiz, demeyedebileceğimiz bir motifin birbiri içinde tekrarlanan canlı renklerle süslenmiş haliydi. Daha sonra başka eserlerini de gördüğüm arkadaşım ilk kez duymama daha birkaç yıl olan fraktal ya da mandelbrot kelimelerini tek bir kez bile cümle içinde kullanmadan, ‘bilgisayar programı var, yapıyorum işte’ diyerek hayretimi izledi. 
Hala hayatta olan ve resimde görülen, zamanında ne matematikçilere ne fizikçilere yaranabilmiş Benoit Mandelbrot amcanın ikibin yıllık koca Öklid geometrisini tahtından ettiği buluşunu tanımlamak için oğlunun Latince sözlüğünü karıştırırken rastladığı fractus sıfatından ilham alarak uydurduğu fractal kelimesi ve bu isimle tanımladığı geometriyle tanışmama daha birkaç yıl vardı. Mandelbrot bunu yaptığında takvimler 1975’i gösteriyordu, kendisinin fraktal geometriye dair yayımladığı “İngiltere sahillerinin uzunluğu nedir?” başlıklı ünlü makalesinin yayımlanmasının üzerinden 8 yıl geçmişti.
Cevabı başlığı kadar ilginç olan bu makale, daha sonra fraktal geometrinin doğadaki başka tezahürlerine yoğunlaşacak başka matematikçiler için bir öncü niteliği taşıyordu. Özetle, Mandelbrot; ‘Bulacağınız uzunluk pergelinizin uzunluğuna göre değişir. Eğer bir metre açıklığında bir pergelle ölçüyorsanız bir metrenin altındaki kıvrımlar ölçülmemiş olacaktır, eğer bir karışlık bir pergelle ölçüyorsanız bir karışın altındaki kıvrımlar yuvarlanmış olacaktır. Ölçümünüzü ne kadar hassaslaştırırsanız bulduğunuz sonuç o kadar büyük olacaktır ve bunun sonu her bir kum tanesini ard arda ölçmeye kadar gidecektir.’ diyordu.
İngiltere ya da Türkiye sahilinin ne kadar uzun olduğu gibi bir merakım olmadı. En meraklı zamanlarımda bile evdeki televizyonun içinde gerçek adamlar olmadığının farkındaydım. Ancak bu her kıvrımında kendi minik örneklerini sakladığını gördüğümüz ünlü Mandelbrot serisinin z kare + c gibi gayet basit bir fonksiyondan oluştuğunu öğrendiğimde şaşırdım. Gördüğüm kadarıyla tek püf noktası z’nin sıfırdan başlayan herhangi bir sayı, c’nin de test edilen noktaya tekabül eden karmaşık bir sayı olması. Hepimizin anlayabileceği bir dille ifade etmek gerekirse sıfırdan itibaren bir sayı alıyoruz, kendisiyle çarpıp sonucu aldığımız ilk sayıya ekliyoruz. Sonra bu sayının karesini alıp ilk sayıya ekliyoruz ve istediğimiz kere tekrarladığımız bu fonksiyonun dinamik karşılığı yukarıdaki resimlerin ilki oluyor.
Araştırınca gördüm ki fraktal geometri, ortaya çıkışı, daha doğrusu bu açıklıkla tanımlanışı ve bir türlü kabul göremeyişi matematiğin bilgisayarların gelişmesini beklediği yüz yıllık uzun ve sıkıcı dönemin bitmesini beklemiş. İlk örnekleri birinci dünya savaşı sırasında Gaston Julia ve Pierre Fatou’nun inceledikleri ve literatüre Julia seti olarak geçen denklemlerle genç Mandelbrot karşılaşmıştı ve kendi başarısının sırrı olan sezgileriyle bunların Öklityen kavramlarla açıklanamayacağını anlamıştı. Kendisi şanslıydı, hem dünyaya daha uygun bir zamanda gelmiş hem de IBM gibi bir firmada, zamanın en ileri –ileri dediysek günümüzdekilerin atalarından bahsediyoruz- bilgisayarları elinin altında çalışmaktaydı, üstelik hafif çatlak ve bolca megaloman bir bilim adamı olarak sonradan pek ünlü olacaktı.
Burada özetlemekte zorlandığım bilgilerin ışığında söyleyebilirim ki Mandelbrot’un bu hep gözümüzün önünde olan fakat bilinen tarih boyunca kimsenin formüle edemediği fraktal geometrinin başarısı bakış açısında yatmaktadır. Kendisi de sorup cevapladığı sorularda bakış açısını yani ölçeği baş değişken olarak kullanmış. Yine meşhur sorularından biri; bir yumağın boyutu nedir? Eğer uzaktan bakıyorsak bir nokta kadardır. Biraz yaklaşınca birbirinin üzerine sarılmış iplikler kadardır. Daha da yaklaşınca iplikleri oluşturan daha ince lifler kadardır. Daha da yaklaşırsak o lifleri oluşturan sıfır boyutlu noktalar kadardır. İnsanın avucunda tuttuğu bir yumağın nihayetinde sıfır boyutlu noktalar toplamı olduğuna inanası gelmiyor ancak matematiksel olarak durum bu.
Koch’un birbirini daha küçük ölçeklerde tekrarlayan üçgenlerden oluşan kartanelerinin merkezinden çizilmiş bir daireye sığmakla birlikte kenarının sonsuz uzunlukta olduğuna da ilk bakışta inanmak zor. Ancak matematiğin böyle de bir boyutu varmış işte! Her kenarı 30 santimetrelik gayet ele gelir bir boyutta bir eşkenar üçgenle başlayıp, her kenardan ortadaki on santimden yeni bir eşkenar üçgencik çıkarmak ve bunu tekrarlayarak, her seferinde bir öncekinin üçtebir boyutunda yeni üçgencikler yapmaya devam edersek bizim de Helge von Koch’un ta 1904’de tanımladığı, kenar uzunluğu sonsuz, alanı maksimum eşmerkezli bir daire kadar olan bir kar tanemiz olur. Tamamen ölçek meselesi. 
Cantor tozu, Sierpinski halısı ya da Menger süngeri de aynı mantıkla oluşturulmuş daha eski örnekler. Matematiksel bakımdan incelenmeye değer olduğu gibi pratik yaşamda da benim aklımın ucundan geçmeyecek dertlere deva olmuşlukları varmış. Bir doğrudan başlayıp, üçe bölüp ortadaki üçte biri kaldırıp, sonra kalan her üçte bire aynı işlemi uygulamayı tekrar ederek ortaya çıkan noktacıklardan ibaret olan Cantor tozunu Mandelbrot, kablolardaki veri transferinde ortaya çıkan hatanın dağılımı ile ilişkilendirmişti. Aynı işlemin üç boyutlu hali olan Menger süngeri bir küpün merkezindeki küpün kesilip çıkartılması ve kalan dokuzda bir boyuttaki diğer sekiz küpe de aynı işlemin uygulanmasından oluşmaktadır. Sonsuz yüzey ve sıfır hacme sahip bu yapı Eiffel Kulesi ile inşaat teknolojisine girmiş ve bu alandaki belki de en kullanışlı çözüm olmuştur. 
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ismine kavuşan bu matematik dalının doğada sayısız örneklerine işaret eden başka bilim adamları da oldu. Bir eğrelti otunun yapraklarının diziliminden bir şimşeğin izlediği yola, bir camdaki çatlağın çıkardığı desenden akciğerlerimizin içindeki bronşların ve damar sistemimizin yapısına kadar fraktal geometri içinden evrenin doğduğu, o ilk gaz ve toz bulutlarından beri kendi minik örneklerini içinde barındıran bir düzen olarak mevcut. Bunu idrak ettikten sonra benim için anlaması asıl zor olan şey bunu keşfetmek için neden bu zamana kadar beklediğimiz!
Kaynakça;
Kaos, Yeni Bir Bilim Teorisi, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995
Raslantı ve Kaos, David Ruelle, Tübitak Yayınları, 1994
Ve tabii ki Wikipedia
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:17
10
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, fraktal
Yeni Bir Hobi: Hologramcılık
Bu yazımın başlığı derkinin bir önceki sayısı için yazılmış fakat çeşitli sebeplerden (a-bir aylık gecikmenin hiçbir kayba yol açmadığı b-doğru zaman şimdi olduğu c-ikisi de) dolayı devamını kaleme almak bugünün işiymiş.
Derkinin bir güncel magazin olduğu düşünülürse dünyadaki üyelerinin bir avuç, ülkemizdeki bilinen meraklısının ise bir kişi olduğunu da göz önüne alırsak bu satırları yayımlayarak derkinin güncelliğin ötesinde gayet proaktif bir harekette bulunduğu anlaşılır.
Hologramcılık nedir? Hologram nedir? Nasıl yapılır? Muhtemelen başlığı okuyunca aklınıza ilk takılan sorular bunlar. Merak etmeyin, elimden geldiğince cevaplayacağım. Bir soru daha var ki yer vermesem olmaz: neden hologram? Olur da bu yazıdakiler ilginizi çeker ve siz de bir hologram hobicisi olmaya karar verirseniz bu sonuncusu karşınıza en sık çıkacak sorudur.
Hologram Derken…
Öncelikle belirtmeliyim ki hologram felsefeden bilime, güvenlikten bilgi teknolojisine pek çok farklı alanda farklı şeyleri tanımlamakta kullanılmakta. Kavram karmaşasına neden olmamak için hemen şu anda bahsettiğim hologramın nasıl bir şey olduğunu anlatayım.
Hologram, ışığa feci şekilde duyarlı bir film ya da plaka üzerinde yer alan üç boyutlu görüntüdür. Üç boyutlu derken bilgisayarda yapılmış hafif bir hareket ve gölge efektinden ya da perspektife uygun bir imajdan bahsetmiyorum. Herkesin anlayacağı bir dilde ifade etmek gerekirse bir yüzeye baktığınızı bildiğiniz halde gördüğünüz objeyi camın önünde ya da ardında, tutabilirmişsiniz gibi algılamaktan bahsediyorum. Hatta yaklaşıp başka açılardan baktığınızda sanki orada gerçekten obje varmış ve onu değişen açılardan izliyormuş hissine kapılmaktan ve onu tutmak üzere elinizi uzattığınızda elinizin boşluktaki görüntünün içinden geçmesinden ve gördüğünüzün çok gerçekçi bir hayal olduğunu fark etmenizden…
Nasıl? Heyecan verici, değil mi? Paralaksa sahip olması hologramı fotoğraf ya da başka bir materyalden ayıran başlıca nedenlerden biri.
Bir diğeri hologramı parçalara ayırdığımızda elimize görüntünün iki yarısının değil, belki biraz deforme olmakla birlikte görüntünün tamamının yer aldığı daha küçük parçalar elde etmemiz. Tamamen ışığın özellikleriyle ilgili olan bu sonucu açıklamak için bilim adamlarının yeni bir bilim dalı oluşturduğunu söylersem ne düşünürsünüz peki? Sizi bilmem ancak pratik yaşamda gayet basit algıladığımız şeylerin bilim adamlarını birbirine düşüren ve hala tam olarak formüle edilmemiş olduğunu öğrendiğimde ben çok şaşırmıştım. Tabii dalga parçacık ikilemini, ışığın bazen dalga bazen parçacık gibi davrandığını yeterli bir formül olarak kabul etmekte zorlanmıyorsanız.
Bu noktada nasıl devam etmem gerektiği konusunda kararsız kalıyorum. Hologramın bilimsel olarak gözlemlenen fakat test edilemeyen mucizevi özelliklerini felsefeyle karıştırıp mı anlatsam?? Şimdiye kadar daha çok ağırlık verdiğim kuantum fiziğinin uğraştığı yüksek fizik dersleriyle kafanızı mı ütülesem? Yoksa potansiyel hologram hobicilerini ürkütmeden hologram yapımının da takı tasarımı, pasta yapımı ya da fotoğrafçılık gibi bir hobiymişcesine adım adım püf noktalarını mı anlatmaya başlasam? Beni cezbedenin birinci, şimdiye kadar yaptığımın ikinci olmasına rağmen üçüncüyü tercih ediyorum.
Biraz Pratik
Hologram yapmak için nelere ihtiyacımız var?
-öncelikle motivasyona ve onun peşinden gitmemizi sağlayacak güçlü bir bünyeye!
Eğer kendinizi neden hologram sorusuna hazırladığınızı ve karanlık, sessiz bir odada sıkılmadan uzun süreleri geçirebilecek enerjiye sahip olduğunuzu düşünüyorsanız geriye birkaç minik detay kalıyor.
-lazer
-holografik film veya plaka
-banyo solüsyonları
-ayna ve mercek düzeni ve
-ışık ve titreşimin olmadığı bir oda
Bütün bunların toplamını bir laboratuar içinde emrinize sunulduğunu ve bunları holograma dönüştürecek bilgiye sahip olduğunuzu da düşünürsek kendi ellerinizle yaptığınız hologramlarınızın duvarlarınızı süslemesi an meselesi demektir.
Biraz Tarih
Eğer liste biraz uzun ya da pratiklikten uzak göründüyse size hologramı bulanlardan bahsedeyim biraz. Hologramı bularak Nobel fizik ödülünü alan Macar asıllı Amerikalı fizikçi Dennis Gabor’un elinde bunların hiçbiri yoktu. Yapmak istediği şey bir hologram değil elektronları daha yakından görmesine yarayacak bir aletti. Üstelik henüz hologramın başlıca gereksinimi olan lazerler icat edilmemişti. Yine de onun mikroskobik boyuttaki çabaları on yıl sonra lazer bulunduğunda işe yaradı. Tamamen içgüdüsel bir motivasyonla Emmeth Leith ve Juris Upatnieks yine hologram dışında bir konuda kullanmak üzere Gabor’un tekniğini lazer ışını ile kullandılar ve lazer ışını ile görüntülenebilen ilk hologramı yapmış oldular. (Bkz. Resim 1) Yola hologram yapmak için çıkan ilk insan Yuri N. Denisyuk oldu. O zamanın SSCB’sinde bu çalışmaları Lipmann Fotoğrafçılığı ile birleştirerek başka bir ilke imza attı ve gün ışığı ya da herhangi bir lamba ile görüntülenebilen ilk hologramları yaptı. Ve bundan sonra hologram teknolojisi alıp başını gitti. Başlangıçta amaçsız, sonuçsuz hatta başarısız görünen bu denemeler daha güçlü lazerlerin yapılması, daha gelişmiş tekniklerin çıkmasıyla portre hologramları, hologram etiketleri, güvenlik ve ölçüm uygulamalarında kullanımı ve sanattaki yansımaları ile hologram teknolojisini dünyaya tanıttı.
Neden Hologram?
Benim hologramla tanışmam ve şimdiye kadarki serüvenim sadece bir merak ve merakımı gidermeden rahat edemeyen bünyem eşliğinde şekillendi. Gördüğümüz, dokunduğumuz, gayet somut olarak algıladığımız şeylerin atomik düzeyde boşluktan oluştuğunu, boşluğun da lazer ışık oyunlarıyla dolu gibi görünebileceğini öğrenince hayatımdaki keskin sınırlara veda edip tanık olduğum ironiyi muzipçe ifade etmek için hayalimdeki hayal olarak hologramcılığı seçtim. İşte bu nedenle hologram.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:06
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, hologram
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
09:50
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, filmler, kuantum
29 Nisan 2007
So dance, wanna?
Dünyaya bir gün, deliye hergün dans günü!
Dünya dans gününü dans etmek dışında bloga bir kayıt düşerek de kutlamak istedim ve bu anlamlı günün ne zamandır, neden bugün kutlanmakta olduğunu araştırmaya alternatif olarak(!) dansın benim için ne demek olduğunu ve ne ifade ettiğini anlattığım bir denemecik yazmak istedim.

Hani röportajlarda sorarlar ya: Neden dans?
Basit, çünkü çok zevkli! Şimdi bu cevabı süslesem biraz, neden zevkli olduğuna dair kılcal nedenlere kadar saysam diyorum, yok, daha iyi ifade edecek bir cümle kuramıyorum. Dansın kendisi de öyle zaten, çok basit, çok keyifli...
Dansa ilk başladığımda, o zamanlar istanbula yeni taşınmıştım, yeni sosyal hayatımın öğelerini oluştururken o zamana kadar izlemekle -ve tabii beğenmekle- yetindiğim dansa daha aktif bir pay ayırmaya karar verip bir dans kursuna başlamıştım. Yine o sıralar denk geldi ve ankarada bıraktığım yoga öğretmenimle yaptığım bir telefon konuşmasında konusu geçti. Yogaya değil de dansa gittiğim için acaba azar mı işiteceğim diye hafif işkillenerek aktardım... Kısacık bir telefon görüşmesinde daha yeni öğrendiğim birkaç şeyi anlattıktan sonra 'aferim Pınar, sakın bırakma!' deyişiyle gerginliğim geçmişti.
Ona anlattığım, dansı izlediğimiz gibi estetik yapmayı öğrenmenin gerçek anlamda ter döktüren bir süreç olduğu, yogada olduğu gibi güç ve esneklik gerektirdiği/ kazandırdığı, denge konusunda ise yogadaki sabit pozisyonlara ek olarak dönüşlerde ve dansın tümünde dinamik denge gerektirdiği/geliştirdiği ve tekniği estetik bir şekilde uygulama çabasının akılda yaptığın şeyden başka bir düşünceye yer bırakmadığı için meditasyon etkisi yarattığıydı. Üstelik benim asıl ilgi alanıma giren eşli danslar sözkonusu olduğunda; bireysel olarak bütün bu konularda gelişmekle kalmayıp bunları bir de partnerinle uyumlu bir şekilde uygulamak devreye giriyordu ki, bunun benim gibi kendisini dünyanın merkezine koyan ve burnun dikine gitmekten vazgeçmemiş bir insan için uzaya çıkmak kadar yeni bir deneyim olduğunu iddia edebilirdim.
Dansa bu şekilde hızlı bir giriş yaptıktan sonra arada dans etmeyerek geçen bir-iki yılım oldu. Daha başladığım gibi her derde deva olduğunu tespit ettiğim ve çok keyif alarak yaptığım birşeyi neden bıraktım, mantıklı bir soru, değil mi? Sanırım dans etmeyi ne kadar çok sevdiğimi anlamam ve daha büyük bir şevkle tekrar başlamam için biraz uzak kalmam gerekiyordu. Dansın, insanın hayatında verdiği tüm kararlar gibi, sadece ona ayırdığı birkaç saatini değil tüm yaşamını etkilediğinin farkına varmam gerekiyordu belki de. Dansı seven, bir türlü vakit ayıramayan, vakti olduğu zamanlar için de fazlasıyla bahanesi olan bir insanla, dansı seven ve dans eden bir insanın aynı insan olamayacağını gördüm. Ve tabii başkalarının dans hakkındaki fikirleriyle ömür geçmediğini, hiçbirşeyin sadece sevdiğin için devam ettiğin birşeyden daha fazla keyif vermediğini de...
Buraya kadar dans etmeyi sevdiğimi bildiğimi anlamış olmalıyız. Otoröportajımızın ikinci ölümcül sorusuna geçebiliriz o zaman: Neden dans etmeyi bu kadar çok seviyoruz? Bu sorunun cevabını dans etmeye başladıktan sonra öğrendim, ama öğrendim! Bir kişisel gelişim workshopunda (evet, kendimi deşmek, deşifre etmek keyif verici eylemler listemin üst sıralarındadır) sadece kendim için değil, karşılaştığım insanları doğru değerlendirmek konusunda çok işime yarayan bir konu vardı: kullandıkları iletişim dillerine göre insanlar. Bu konunun sonunda benim kinestetik ağırlıklı olmak üzere üç iletişim dilini de kullandığım tescillenince neden dans etmeyi ve dansla ilgili olan herşeyi (fırfırlı, parlak, renkli, yaldızlı, stras taşlı ya da püsküllü bütün aksesuarlar, dans elbiseleri, dans ayakkabıları ve tabii dans müzikleri...) sevdiğim açığa çıkmış oldu.
Bir kinestetik, görsel ve işitsel olarak dans etmeyi seviyorum; çünkü dans;
bana kendimi bedenim aracılığıyla ifade etmeme imkan veriyor (kinestetik),
normalde ifade edecek yer bulamadığım kokoş olma ihtiyacımı (evet var öyle bir ihtiyaç!) karşılıyor (görsel),
sevdiğim müzik ve ritmlerle uyuşuyor (işitsel).
Özetle, dans benim sadece sevdiğim için yaptığım kendimi şımartma eylemlerimden biri. Ve saate bakıyorum, şu an itibariyle dans hakkında konuşmayı bırakıp dans edeceğim yere doğru yola çıkmam gerekiyor. Keyifli danslar...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:21
4
sesli koro
15 Nisan 2007
Festival altı yedi (son)
Görünmez Çocuklar/ All the Invisible Children
En sevdiğim yöntemi kullanarak izlediğim bu filmden sonra toparlanmam epey zaman aldı. Filmde Afrika’da hiç uğruna savaşan çocukları, Amerika’da aidsli babasının kurbanı olan clarayı, Güney Amerika’da çöp toplayarak yaşayan evsiz kardeşleri, Romanya’da hapisten çıktığı gibi alkolik babası tarafından hırsızlığa zorlanan çocuğu, Napoli’de hırsızlık yapan ve hasılatı keten helva ve lunapark jetonlarıyla kutlayan yeniyetmeleri, anılarından kurtulamayan İngiliz savaş fotoğrafçısını, Japonya’da çöpte bulunan yetim kız ile ayrılmak üzere olan zengin ailenin kızı arasındaki uçurumu izledikten sonra benim diyen duyarlı vicdanların da kolay kolay kendine gelebileceğini sanmıyorum. Festivaldeki gençlik filmlerinden zaten of diyerek çıkmıştım, bu filmden sonra diyecek bir şey bulamıyorum…
Fidelin Yüzünden/ La Faute a Fidel
Bu festival kapsamında izlediğim yedinci ve son film 1970’de geçen ve 68 sonrası değişimi 7 yaşındaki bir kızın gözünden olabilecek en gerçekçi ve aynı zamanda matrak şekilde anlatan Fidel’in Yüzünden. Senaryodaki koparan dialoglar ve başroldeki küçük oyuncunun performansı filmin başarısının en büyük nedenleri.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
10 Nisan 2007
Festival dört beş!
Beethoven'i Anlamak/ Copying Beethoven
Hayalimiz gerçek olsaydı, hayatımız nasıl olurdu? dünya nasıl olurdu? yada o hayali gerçekleştiren olaylar örgüsü nasıl olurdu? Her film, her senaryo bu sorulara verilmiş bir cevap değil mi zaten... Bir cumartesi akşamı taksimin kalabalığında duyamayacağımız tek tür olan klasik müziğin babalarından birinin hayatına hayalci bir yaklaşım. Eğer beethoven yine anlatılageldiği kadar nemrut olsaydı, ama o kadar sağır olmasaydı, karşısına 23 yaşında bir içim su gibi bir hatun çıksaydı, bu hatun kendi bestelerini göstermek peşinde idealist bir besteci adayı olsaydı, beethoven'ın bütün aksiliklerine katlanacak, ünlü 9. senfonisini prömiyere yetiştirmesine ve orkestrayı yönetirken çuvallamamasına yardım edecek kadar hayran olsaydı, senfoniyi sağ sağlim atlattıktan sonra kendi bestelerini gösterseydi, beethoven onları beğenip üzerinde çalışsalardı, her gençkızın hayaline ek olarak yalnız yaşlı ve nobran olduğuna bakılmaksızın her adamın muradı gerçek olsaydı nasıl olurdu üzerine bir film.
Ha, bir de müziğin tanrının sesi, bestecinin tanrının sesini duyan yüce insan olduğuna dair replikler tekrar tekrar karşımıza çıkmıyor muydu, -ki bence egosu fazlasıyla şişkin ve eksikliklerine daha iyi bir bahane bulamamış insancıklar tarafından sarfedilebilecek bir cümledir bu- tek bir beste yapmamış insanlar olarak tanrının sesini bize duyurmadığına üzülelim mi, yoksa güncel müziklere bakıp tanrının bir iki asırdır zaten çok az insana sesini duyurduğuna sevinelim mi karar veremeyerek çıktık salondan. şimdi bu satırları yazarken insan insan olmakla insancık olmak arasındaki fark iyice büyüdü gözümde.
zaten dünyayı değiştiren ne varsa hepsi enginlere sığmayıp taşan bir egonun imzasını taşımıyor mu ?! benim insan insan dediğim insanlar hep birinin annesi, babası, kardeşi ya da arkadaşı veyahut evladıdır, normal bir hayatları olan normal insanlardır. genelde sevilirler ama sevmeyeni de olur. birkaç kişi içinse dünyalara değişilmezler. öyle kitaplara yazılacak bir söz sarfetmişlikleri yoktur ancak pratik yaşam onlardan sorulur. her işin bir kolayını bilmeseler de bulurlar, herşeyini elinden alsanız bile mizah anlayışını, sabrını ya da isyanını alamazsınız. kısaca insan insan, her derde deva, her eve lazımdır. ben ona varlığıyla hayatı güzelleştiren insan diyorum. birden fazlasını tanıma şansına sahip olmama rağmen çoğullaştıramıyorum, çoğul eki bile kullanamıyorum çünkü herbiri sadece bir tanedir ve dünyalara bedeldir.
şimdi çocuksu halim soruyor: neden hepsi birden olmuyormuş?!!! dünyayı kurtarmaktan geçtim. dünyayı -tabii ki pozitif anlamda- değiştirecek birşeyler yapmak için ille de herkesin hakkımızda çekilmez, ukala, beter, uzak durulası olduğumuzu düşünmesi, üstelik bunu hakedecek kadar kötü bir insan mı olmamız gerekiyor?
Ah ah, film eleştirisi adı altında bakın ne kadar bişeyim mesajı döndü dolaştı hayat felsefesi parçaladığım uzun bir deneme oldu. Okuyup buraya kadar gelenlere kocaman bir bravo diyerek hemen haftasonunun diğer filmine geçiyorum. Söz, bunu kısa keseceğim.
Tarih Öğrencileri/ History Boys
Gün geçmiyor ki yeni bir gençlik filmi izlemeyelim sayın seyirciler. İşte uzun zamandır izlemediğim Şahan'dan hala gülerek hatırladığım bir replik. Bu seferki yönetmenimiz kenarda kalmış bir kasabanın hepsi erkek ve hepsi 'inek' öğrencilerinin oxford ve cambridge sınavlarına hazırlanarak geçirdikleri yaz hakkında bir film yapmış. Onların başarısıyla okulunun başarısını tescillemek isteyen hırslı bir müdür, öğrencilerine şiirler şarkılar ezberletmekle yetinmeyip onları elleyen bir hoca, okula geldiği gibi çocukların kafasını kendi kafası gibi karıştıran genç öğretmen gibi eğlenceli(!) karakterler de eklenince izlemesi keyifli bir film olmuş. Değişiklik yapıp bu filmin sonunu söylemeyeyim, sadece aksanlı ingilizce dinlemenin biraz yorduğunu belirtip bitireyim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:48
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, festivaller, filmler
07 Nisan 2007
Festival bir kii hatta üüç!
Elde Makas Koşmak/ Running with scissors
ABD, 2006
Hayat kısa gülebildiğimiz kadar gülmek gerek felsefemin uzantısı olarak açıklamasında absürd komedi tagını tesbit ettiğim gibi izlemek üzere seçtiğim bu filmden geriye anlatacak ne kalmış bakalım. Filmin Amerikanın gayet düzenli, güvenli, normal, sıradan kesimlerinde geçtiği göz önüne alınırsa sanat yapacağım diye ilaç ve daha kötüsü psikiyatrist bağımlısı olup gerçekle bağını yitirmiş bir anne, hastalarını iyileştirmediği gibi çocuklarını evlat edinen ve ailedeki yıkımına onlar üzerinde devam eden bir sözde-psikiyatrist, ikisinin arasında hayatta ve sağlıklı kalmayı başarmış bir delikanlı ve hikayeyi daha da süsleyecek birkaç kaçık karakter daha bir araya gelince ortaya absürd bir film çıkmış. Spoilerlık olacak ancak yurdumuzun absürdlükte çok daha müreffeh bir seviyede olduğunu belirtmek için önermeden geçemeyeceğim. Gecenin bir yarısında bağırarak bütün ev halkını uyandıran psikiyatrist babanın herkesi banyoya toplayıp –ifademi bağışlayın- bokunun şeklinden tanrının kendisine mesaj gönderdiğini açıklamasına gülmemizi bekleyen yönetmen yapımcı tayfasına itiraf.com’da ‘fal’ kelimesini aratıp çıkan sonuçları okumasını öneriyorum. Nokta.
Bir de başrolü oynayan genç arkadaşımızın (Joseph Cross) oyunculukta iyi ancak olması gereken yaştan hep daha büyük olarak algıladım ben. Öyle olunca yaşadıkları daha normal göründü. Halbuki ne senaryolaştırılan kitabın yazarı Augusten Burroughs’un –kendisini de bu film sayesinde tanıdım, yazarmış, ne cehalet!- ne de yönetmenin amacının normal bir film yapmak olduğunu sanmıyorum.
Durgun Yaşam/ San xia haoren
Çin, 2006
İşte her festivalin olmazsa olmazı bir film. İlle de iyi bir şeyler yazacağız ya, aklıma daha iyisi gelmiyor. Ancak nedir film festivalinde olmazsa olmayan film? Tabii ki bir önceki festivalden beri izlediğin en uzun, sıkıcı, durağan film olan, ara verilmediği ve iki yanında uzun sıralar dolusu insan oturuyor olduğu için salondan çıkamadığın, kendini köşeye kıstırılmış, esir edilmiş hissettiren ve bu işkencenin biteceği anı saniyeleri sayarak beklemene neden olan filmdir. Ünlem!
Ve bu filmi açıklamalarına kanıp kendimiz seçtik izlemek için. Acıklı olan kısmı bu zaten. Yine de haksızlık etmeyip filmde bizim arabeskimiz diyebileceğimiz tınıda şarkılar söyleyerek dolaşan çocuğu ve üç boğaz bölgesinin –gerçekten varsa öyle bir yer- sisler içindeki manzarası başka bir yerde izleyemeyeceğim güzelliklerdi. İstanbul İstanbul olalı böyle işkence görmedi diyerek çıktık, ne yapalım, sağlık olsun…
2:37
Avustralya, 2006
Festivalin çarpıcı filmlerinden olan ve biletleri hemencecik tükenen bu filme, karanlık bir konusu olmasına rağmen gitmemin sebebi hem hit filmlerden birini izlemekten geri kalmamak hem de işi kırmaya bahane arıyor olmaktı. Pişman mıyım peki? Hmm, şöyle böyle…
İngilizce konuştukları halde ne dediklerini anlayamadığım film kahramanı genç arkadaşlar yine uzun sayılabilecek süre boyunca bu sefer sıkmayarak kendilerinden ve hayatlarından bahsediyorlar. Aynı lisede –ne zor bir dönem- okuyan kızlı erkekli bu yavrucukların hepsinin ayrı bir derdi var ve bunlar bizim zamanımızda yaşadığımız büyüme sıkıntılarından çok farklı. Film boyunca hangi birine üzüleceğimizi şaşırdığımız yetmezmiş gibi bir de en başında verilen ipucunun sonunun hangisine çıkacağını bekliyoruz yüreğimiz hop hop ederek. Fakat filmin sonunda ne çıkıyor? Evet bir ergen intiharı. Ancak hikayesi muhtemelen filmdeki karakterlerin hiçbirinin olmadığı kadar sıradan, normal ve sağlıklı görünen bir karakterin intiharı! Ve bence filmi çarpıcı yapan da bu beklenmedik son oluyor. Ben filmdeki karakterlerden büyük ve onların anne-babaları olacak insanlardan –ki asıl taşlar hep onlara gidiyordu bence- küçük olduğum için sadece hayat zor, of of of diyerek çıktım. Bir de ergen annesi olarak bu filmi izleseydim herhalde hayata dönmem daha uzun zaman alırdı. Bunca kalem oynattıktan sonra sanırım filmin neredeyse oyuncuları kadar genç yönetmenini tebrik etmek gerek.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:21
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
29 Mart 2007
Kendi Aramızda Konuşuyorduk...

Kendi aramızda konuşuyorduk...
ve hepimiz artık blogunu güncellemenin zamanı geldi diye düşündük.
diyor. Benimki de dile gelse, müzik indirmeyi bırak ve işe yarar birşeyler yapıp blogla derdi herhalde... Belirli olmayan periyotlarda tavaf ettiğim toothpastefordinner'dan alıntıdır.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:40
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
23 Mart 2007
Nerd/ Nörd/ Nard 02
Dün akşamki saçmalamalarımı eksik bırakmamak adına kaldığım yerden devam edeyim… Yazacak daha iyi bir mesajın olmadığı şu günlerde öylesine takıldığım ender zamanlardan birinde önce, yan sütunda da yerini almış olan adaşımın bloguna, orada da aşağıda sonucumun yer aldığı nerd teste ulaştım. Testi dün akşam, bugün öğlen –google yardımıyla- ve son olarak da az önce olmak üzere üç kere çözmüş olmam zaten kafadan insanların yarısından daha nerd olduğumun ilanıdır. Bence yani! Sonuçlar da bunu doğruluyor zaten, ilkinde düşük seviyede –ama kesinlikle- ikincide de orta seviyede nerd olduğum tescillendi.
Hoş, orta karar bir nerd olduk da başımız göğe mi erdi? Ya da testi çözmekle?!!! Sanırım hayatımdaki en büyük değişiklik dağarcığıma eklenen yeni tamlama oldu: significant other!
Aynı blogda bir de ne kadar computer geekisiniz başlıklı bir test vardı. onun sonuçları daha uçuk çıktı; tüm insanların içinde yüzde 66, kendi yaş grubum içinde yüzde 96. Yani bu yaşa gelmiş olup da bu işlerle ilgileniyorsan sen olmuşsun demeye getiren bir test. Hayatta bunu merak etmekten gayrı işi olmayanlar için bağlantısı ahanda burada.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:53
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
22 Mart 2007
Nerd/ Nörd/ Nard
Yapacak bir sürü şeyin mevcut fakat hiçbirini yapacak mecalim olmadığı bu akşam, feci şekilde açılan iştahımı yediğim onca şeyin üzerine sonunda bastıran doksan gramlık bir fıstık paketini –tabii ki paket halinde değil, içindeki fıstıkları teker teker, kaç gram olduğuna en son baktım- mideye indirdikten sonra bilgisayarın başına dönerken birden antrede sanki her fırsatta okurmuşum gibi çantamın yanında duran ve benimle gelmeye hazır görünen son kitabım dikkatimi çekti. Yine sanki okuyabilecekmişim gibi aldım yanıma ve birden kendimi ‘Acaba gerçekten nörd müyüm, yoksa nörd olmaya heveslenen biri miyim? Sahi ne kazandırıyor bu nördlük bana? Sandığım kadar nörd değil miyim yoksa? Daha nörd olsam hayatım nasıl olurdu, şimdikinden farkı ne olurdu?’ gibi olası en absürt sorularla bunaltıyor buldum.
Konunun durup dururken böylesine depresif hale gelmesinde o an dinlediğim Oysten amcanın uzun zaman önce indirip ilk kez dinlediğim Private Collections adlı albümünün akıllara zarar amelodik, atonal müziği de etkili olmuştur kanımca. Ki ana dili olan Norveç alfabesinde tam ismi Øystein Sevåg olan ve Global House albümünün Paris adlı parçasına vurgun olduğum bu sözde new age albümünü diskografisine eklemiş –kim bilir ne zaman amazonu açıp ona bile bakamayacağım- zatı muhterem ve bahsi geçen albümü ile ilgili hikaye anlatılmadan geçilecek gibi değil.
Özetle, bundan yıllar önce o zaman tanıdığım –belki de hala- müzik arşivi en geniş insan olan en küçük dayımda Global House’ı dinlemiş, beğenmiş, mp3e çevirmek yoluyla anında araklamıştım. Aylar öncesinde de soulseekde başka albümü var mı diye ismini aratıp, bir süre bulamayıp, wish liste ekleyip, neden sonra –bu Türkçe dilbilgisinde bir yere konamayan kalıplar içinde en sevdiğimdir, genellikle kimse cümlenin ne anlama geldiğini çözemez- bu Private Collections albümüne rastlayıp, amanin deyip hemen indirmiş fakat bu akşama kadar hiç dinlememiştim. Hiç dinlememiştim ancak ayda bir ziyaret ettiğim ve bana süper bir servis sunmak için elinden geleni yapan sevgili ciltbakımcıma aylık şımartma seanslarında bana ve diğer müşterilerine dinleteceği değişik bir albüm olması için –hiç böyle bir şey talep etmediği halde- bir cdye kopyalamıştım.
The chopping block, moving backward along the axis gibi isminde bile meymenet olmayan, kulağı okşayabilecek en naif melodinin zilyon ışık yılı uzağından geçen parçaların bir kısmını dinledikten sonra –bir kısmına dayanabildim çünkü- iyi ki cdyi vermeden önce dinlemişim diyorum! Bana göre bu cd eğer kırılıp çöpü boylamayacaksa –ki konu ne olursa olsun vandalizme karşıyımdır- yeni sahibi bana Cem Adrian’ın ilk albümünü zorla hediye eden arkadaşım olacak!
Lafı uzatıp hiçbir yere bağlamamak adına o hikayeyi de özetleyeyim. Cem Adrian, dokuz oktavlık sesi olan mucize adam, vs olarak sözüne güvendiğim onca yazar tarafından olabilecek en cafcaflı şekilde lanse edilmesi üzerine dikkatimi çekti. Her yeni şeye sazan gibi atlayan bünyemin etkisiyle o zaman çalıştığım yerdeki arkadaşlarla havaya girip bu çocuğu dinlemeyi kafaya koyduk. Kırk yılda bir geldiği canlı performansları hep hafta içiydi ve her seferinde birimizden birinin işi çıkıyordu, dinlemek bir türlü kısmet olmuyordu, kısmet olmadıkça –bu arada herhangi bir müzik markete gidip cdsini almak da yok- daha çok kafaya takıyorduk derken… Yeni yerimdeki arkadaşlardan birinde bana ödünç verebileceği ilk albümü olduğu ortaya çıktı! Arkadaş benim bu fanatik ilgimi görünce, eğer atmadıysam getireyim dediğinde anlamamıştım beni bekleyen tehlikeyi. Lütfen bu cdyi alın ve geri getirmeyin diyerek orijinal cdyi verdiğinde de anlamamıştım. –sazanım ya!- İkinci parçayı dinlerken anladım!
Asla bir daha bilerek ve isteyerek dinlemeyeceğin bir albüm var mıdır diye sorsalar aklıma ilk gelen albüm bu olur diyeyim, nasıl bulduğumu siz anlayın. Hoş, albümün tamamını dinledim, işin uzmanı olmasam da çocuğun hakkında çıkan onca tanıtıma temel teşkil eden bir yeteneği olduğunu anladım ancak sözünü müziğini kendi yazdığı o kulaklara işkence şarkılarını hiç beğenmedim. Sonraki albümlerine ya da hocası keşifçisi –mucidi bile diyebiliriz- Fazıl Say’ın gözetimindeki bir klasik konserine bakmak gerek.
Neyse, anlayacağınız, her alışverişte beklenenden fazlasını vermek isteyen cömertliğim müzik takasında da tuttu: Cem Adrian’a karşılık Oysten Sevag. Daha fazlası ancak tamamı bile dinlenemeyen üstelik korsan bir new age bozması olabilirdi haksız mıyım?! Nihhah hah hah!!!
Son olarak, adı geçen isimlere ve türlere yaptığım yorumların tamamen kendi düşüncelerim olduğunu ve bu düşüncelerimin her an herhangi bir nedenle değişebileceğini aynı zamanda bunların çok matah bir müzik bilgisine dayanmadığını belirtir ve affınızı dilerim. Onları dinlemek hakikaten beter bir deneyimdi, yargılamak için değil, deneyimimi paylaşmak için yazdım. Yoksa negatif şeyler değil yazmak, düşünmek bile adetim değildir, ne var ki insanın başına gelebiliyor bazen…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
13 Mart 2007
Oh Be!
Sonunda derki’nin 21. sayısı çıktı. Yoksa iki haftadır boşladığım bloguma yazsam yazsam ne yazsam diye daha çok düşünecektim. Önce iyiden iyiye yazarlık işine ısındığımın resmi olan son yazımı buradan okuyorsunuz, sonra peki bu kızın hayalindeki ev nasıl bir şeydir diye merak edip yan sütunda ayrıntılarıyla yer alan siparişimi okuyorsunuz. Olur da ideal bir evde olması gereken ve siparişimde yer almayan bir şey gelirse aklınıza hemen yorum ya da mesaj olarak iletiyorsunuz. Yüksekten uçmak serbest!
Bu fotoğraf mı? Önemli birşey değil, ay tutulmasının olduğu akşam çekmiştim, hoşuma gittiği için koyayım dedim. Yeni evimin manzarası böyle olabilir ayrıca...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:20
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
