Evet, konu eksikliği çektiğim şu günlerde bloga biraz magazin ruhu üflemek üzere buradayım. Bakalım uzun zamandır platonik takıldığım çocuğu açıkladığım bu mesajımı yayımlayınca neler olacak?
Yeterince dikkat çekici olduğunu düşündüğüm bu girizgaha –neden dikkat çekici olması gerektiğine dair hiçbir fikrim olmasa da- biraz gizem tozu serpmek üzere size hafta sonları yarım mesaimi ayırdığım bir merakımdan bahsedeyim. Yarım mesai derken, evde olduğum tüm cumartesi ve pazarlar, sabah 11:00 den 15:00 e hatta bazen 18:00 e kadar. Gerçi kimse bunun için bana para falan vermiyor ama hayatta her şeyi para için mi yapıyoruz kuzum? Belki paradan daha değerli bir şey veriyordur, olamaz mı?
Nickelodeon. İşte bu haftada minimum sekiz saatimi ayırdığım, keyif almaktan öte şeyler hissettiğim tv kanalı. Başta dahi çocuk Jimmy Neutron olmak üzere hepsi birbirinden eğlenceli, kesinlikle sadece çocuklar için yapılmadığına inandığım çizgi dizilerin adresi. Hafta sonları index kanalında, üstelik 11:00 – 15:00 arası orijinal seslendirmesi ile!
Size biraz Jimmy’den bahsetmek istiyorum. Ya da annesinin kızdığı zamanlar söylediği tam ismiyle ceyms ayzek nötron’dan. Kendisi henüz genç, ilkokula gidiyor. 200 iq’luk bir zekası, iri kahverengi gözleri ve külahın en üstünde eriyen dondurma topuna benzeyen saçları var. Annesi, babası ve kendi yaptığı robot köpeği ile birlikte buradan çok uzaklarda yaşıyor. En yakın arkadaşları ultralord hayranı Sheen ve lamalara bayılan Carl. Sadece kendisinin saç telinin dna taramasının ardından girebildiği bir laboratuarı var ve en sevdiği şey sonuçları genellikle yaşadığı şehri hatta dünyayı tehlikeye atan bilimsel deneyler yapmak. Deneyleri ya da icat ettiği aletleriyle açtığı belalar genellikle o kadar büyük oluyor ki ailesi, arkadaşları ya da şehir sakinleri üstün zekasıyla hemencecik bulduğu çözümlerle onları kurtardıktan sonra ona kızmak yerine hala yaşadıklarına seviniyor oluyorlar.
Ben de annesini kandırmak için kendisini odasında uyuyor gösteren holografik düzenekle bir ilgi sıçraması yaşayıp sonra zamanı geriye alan, insanları, objeleri büyütüp küçülten, yerçekimini iptal eden aletlerini, zırt pırt uzaya giden aracını gördükçe ilgim pekişti. Benim de böyle bir erkek arkadaşım olsa ayağım yere değmez herhalde diye hayaller kurmaya başladım. Gerçekten de Jimmy, okula servisle değil de sırtına taktığı bir hafif roket sistemi sayesinde uçarak gidiyor! Bir ara bir balonu vardı, kendisi içine giriyor, zıplaya zıplaya gidiyordu. O da tam benlik birşeydi ama ağaçlara takılınca patladı. Kullanışlı olmadığını görünce bir daha kullanmadı onu Jimmy.
Yüksek zekasının yanında insan yönünü ve çocuksuluğunu kaybetmemiş olması kalbimdeki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Kendisinin haberi yoktu bundan belki ancak durum böyle. Jimmy annesi ve babasından kardeş isteyebilecek ve onlardan hayır cevabını aldığında kardeşini kendisi yapabilecek ve yaptığı mekanik kardeşiyle top oynayacak denli normal bir delikanlı. Onun da duyguları var, sınıfın en kısa boylusu olmak canına yettiğinde bunu ima eden ilk kişiyi kendi boyutlarına indirecek kumandasını kullanacak kadar öfke duyabiliyor. Ya da tüm yaşıtları gibi okulda popüler olmak isteyebiliyor ve annesiyle babası evde olmadığı bir akşam evde gizli bir parti verecek cesareti bulabiliyor. Bazen yaşının üzerinde sorumluluklar yüklendiği de oluyor. Babası işini kaybettiğinde ona yeni bir iş bulan ve her gün yeni bir oyuncak tasarlamasını gerektiren bu işte kalması için her gün bir oyuncak tasarlayan Jimmy’ydi. Tamam, oynamak için yarattığı robotlar kötü huylu çıkıp dünyayı esir almayı ve insanları uzaya kaçırmayı denemiş olabilirler. Neticede Jimmy şehrin tüm insanlarını kaçırıldıkları gezegenden kurtardı mı kurtarmadı mı?
Benden yirmi yaş genç olabilir. Hayatında benim gibi bir hatuna yer olmayabilir. Hatta sanal olabilir. Olsun! Ben onu bu haliyle seviyorum, kendime yakın buluyorum. Bu ikimizden başka kimi ilgilendirir, değil mi?!
27 Ocak 2007
Kahramanım Jimmy!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:18
1 sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, nasıl hologram yapılmaz
22 Ocak 2007
Güvercinler…

Beş yıl öncesine kadar Ankara’da çalışıyordum, Tandoğan’da sivri, uzun bir binada. Kapıda bir simitçimiz vardı, o güzel gevrek Ankara simitlerinden satardı kahvaltı niyetine. Sabahları simit aldığımızda susamları masaya dökülmesin diye müsvetteleri kullanırdık. Sonra kâğıdın üzerindeki susamları pencerelerin pervazına döker yandaki bina ile arada kalan boşlukta grup halinde uçan güvercinlerin fark edip gelmelerini izlerdik. Bizim kahvaltımız, onların da kahvaltısı olurdu. Epey tanışık olmuştuk güvercinlerle, artık hangileri dişi hangileri erkek ayırt edebiliyordum mesela. Sayılarını tam olarak hiç bilmesem de biz onları, onlar bizi biliyorlardı.
Cuma gününden beri yazılanları okuyorum. Bir yandan da feci bir diş ağrısı çekiyorum. Sanki söylemem gereken şeyler var da söyleyemiyormuşum, onların ne olduğunu bile tam olarak bilemiyormuşum gibi… Artık aramızda olmayan tüm güvercinleri ve güvercin tedirginliğindekileri görüyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:34
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
15 Ocak 2007
Derki, Derim ki...
Hani burada fraktal geometriden ve onun hakkında yaptığım şeyden bahsetmiştim ya! İşte derki'nin 20. sayısı ile bahsettiğim pek birşey sayılmayacak yazım da netteki yerini aldı. Haber vereyim dedim :) Burada da derkinin yine dopdolu ve bir marta kadar başbaşa olduğumuz 20. sayısı, afiyet bal şeker olsun...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:04
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, fraktal
10 Ocak 2007
Almanak 1988
1988’de ne yaptığımı hatırlamayı deniyorum. Net bir şey gelmiyor aklıma. 12 yaşımda olduğuma göre ortaokula gidiyordum, hologramın hesinden haberim yoktu, aklım beş karış havadaydı, tek derdim yeni yeni çıkan video klipleri izlemek, yabancı şarkıların sözlerini anlamaya ve ezberlemeye çalışmaktı. Saçlarının yarısını kazıtmış ciyak ciyak bağıran bir kız vardı mesela, girls just wanna have fun diyordu… Sonra Madonna çıkmış la is la bonitayla sallıyordu ortalığı. Bir de kızılderiliye benzeyen erkek gibi sesli bir kız vardı, biraz düşünürsem adını hatırlayacağım…
Daha önce burada sözünü ettiğim Yuri Denisyuk ise 1988’de SSCB Bilim Akademisinin Holografi konusuna bakan bilim konseyinden ayrılıp Fiziksel ve Teknik Enstitüsünde çalışmaya başlamıştı. Bunu 1991’de yayımladığı ‘Certain Features of the Development of Display Holography in the USSR’ adlı makalesinden öğreniyoruz. 1992’de Leonardo dergisinde ‘My Way in Holography’ başlığı ile yer alan 6 sayfalık bu makaleye hologram forumundan Ed amcaya ‘ben Denisyuk amca hakkında bir şeyler karalamak istiyorum, yok mudur paylaşabileceğin bir anekdot’ diye yalvarınca cevap olarak ulaştım. İsteyenlere pdf dosyası olarak gönderebilirim.
Ne diyorduk… Denisyuk amca 1988’de katı hal fiziğinden mikroelektroniğe uzanan bir yelpazede faaliyet gösteren bu enstitüde holografiyi optik hesaplamalara uyarlama merakını geliştiriyordu. Aynı anda başka bir yerde henüz ondokuz yaşında bir kız vardı. Bu kız Almanya’da doğup İngiltere’de büyümüş, Malezyalı annesinden ve Hint-fijili babasından aldığı esmerce bir teni, kapkara gözleri ve hangisinden aldığını bilmediğimiz buğulu mezzo sesi ile doldurduğu ilk albümü müzik listelerine hızlı bir giriş ve haklı bir sükse yapmıştı. Kızın adı Tanita Tikaram, albümün adı Ancient Heart, hit parçası ise en aşağıda sözlerini gördüğünüz Twist in my Sobriety idi.
Nakaratında gözlerime bak onlar sadece hologramlar diye tekrarlayan bu genç kızın doğduğu 1969 yılında Denisyuk amcanın türlü imkansızlıklar içinde yürüttüğü hologram denemelerinde obje olarak metal bir para kullanmayı akıl edip de düzgün bir hologram yapmasının üzerinden bir yıl geçmemişti, yine makaleden öğreniyoruz. Bütün bunları birleştirince sen ne zaman büyüdün, hologramı öğrendin de şarkı sözü olarak yazdın diye hayretimi ve hayranlığımı ifade etmek istiyorum. 1988’in üzerinden bir ondokuz yıl daha geçtikten sonra bir Pazar günü arabada giderken dinlediğim radyo kanalında bu şarkı çalıp bittiğinde, benim aklımı başımdan alıp gittiğinde öyle hissettim yani: hayretler içinde ve hayran…
tanita tikaram - twist in my sobriety
all god´s children need travelling shoes
drive your problem from here
all good people read good books
now your conscience is clear
now your conscience is clear
in the morning when i wipe my brow
wipe the miles away
i like to think i can be so willed
and never do what you say
and never do what you say
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
we just poked a little pie
for the fun the people had at night
late at night don´t need hostility
the timid smile and pause to free
i don´t care about their different thoughts
different thoughts are good for me
up in arms and chaste and whole
all god´s children took their toll
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
cup of tea, take time to think. yea
time to risk a life. a life. a life
sweet and handsome
soft and porky
you pig out ´til you´ve seen the light
pig out ´til you´ve seen the light
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:32
3
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, hologram
07 Ocak 2007
İberia
Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.
Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti. 
Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.
Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.
Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…
Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:15
4
sesli koro
Kategorisi: dans, filmler, nasıl hologram yapılmaz
01 Ocak 2007
Arkadaşımın Aşkısın Fraktal Sanat
Geçtiğimiz yıl blogla ilgili yapmak istediğim şeylerden biriydi fraktal geometri ya da fraktal sanat hakkında bir şeyler çiziktirmek. Hatta bir şeylerden daha çok şey çiziktirmiş olmak, kullandığım programı tamamen çözmüş, birbirinden güzel resimler yapmış ve hatta adım adım nasıl yaptığımı gösteren bir manuel yazmış olmak… Geçmiş zamandan fayda yok. Sanırım bu konu hakkında yapabileceğim en çok şeyi yılın son gününde yaptım ve fraktal geometriden bahsettiğim bir yazı yazıp derki’nin yeni sayısı için gönderdim. Ve tabii ki bunu derki için yaptığımdan burada ikinci baskı yapamıyorum ve pek özenerek yazdığım yazı için yeni sayının çıkmasını beklemekten başka bir şey öneremiyorum…
Ancak bu durum başta bağlantıları paylaşmak olmak üzere bu konuda derkide yapamadığım şeyleri burada yapmamı engellemiyor tabii ki! Söyleyin bakayım siz hiç wiki’de fractal, Benoit Mandelbrot, Mandelbrot set, Julia set, fractal art kelimelerini arattınız mı? Ben aradım buldum, üzerine söyleyecek sözüm yoktur hakim bey! Ben onlardan anlamam diyene Türkçesi de var! Üzerinde durduğumuz bu nokta tam da Scholz’un Mandelbrot’un kitabı hakkındaki yorumunu tekrarlamanın icap ettiği nokta oluyor: vay canına!*
Bu mesajı süsleyen fraktalların ilkinin sahibini hatırlamamakla birlikte pek beğendiğim için bir süredir arka plan olarak kullandığım the Avalanche, ikincisinin de Jos Leys’in 2006 Benoit Mandelbrot Fraktal Sanat Yarışması'nda dereceye giren eseri Indra Family ve üçüncüsünün de fi tarihinde kendi yaptığım Cin Ali olduğunu belirteyim. Hatta düşen çenemi kapatamayıp bu yarışmanın ICM’nin –International Congress of Matematicians (yani uluslar arası matematikçiler kongresi olur) sonuncusu 2006’da Madrit’te olmak üzere dört yılda bir gerçekleştirdiği kongresine bir güzellik katmak için ilk kez düzenlendiğini de ekleyeyim ve konuyla gayet ilgisiz bir soru sorayım:
İnternete Sunnyvale California’dan bağlanan ve buraları gün aşırı ziyaret eden sadık ve bir o kadar da gizemli okurumu bir yorum yazmaya yöneltmek için benden başka kimsenin merak etmediği başka hangi konular hakkında yazmam gerek acaba? İstatistiklerde görüyorum, merak ediyorum, kimdir, nedir, bu sadakatin sırrı nedendir diye… Gördüğün gibi burada kendimi bir şey zannetmek için epey çaba sarf ediyorum, meraktı interaktiviteydi ayağına topu sana attım, sen de bir el atıp yardımcı olursan sevinirim diyecektim :) Sessiz kalıp içinden işim olmaz dersen de canın sağolsun arkadaşım!
*Kaos, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995, sayfa 120:
Matematikçiler ve teorik fizikçiler Mandelbrot’un çalışmalarına ilgi göstermezken Scholz fraktal geometri araçlarını alıp hemen kullanmaya hazır olan tamamen pragmatik karakter yapısına sahip bir araştırıcıydı. Benoit Mandelbrot’un adını 1960’lı yıllarda, Mandelbrot’un daha iktisat alanında çalıştığı günlerde duyduğunda, Scholz da MIT’de lisansüstü düzeyinde öğrenciliğine devam ediyor ve vaktinin büyük kısmını depremlerle ilgili çok zorlu bir konuda harcıyordu. Büyük ve küçük depremlerin dağılımının özel bir matematik paternini takip ettiği, bunun da serbest piyasa şartlarının bulunduğu bir ekonomideki kişi başına gelirlerin dağılımına hükmeder görünen boyutsuzlaşma paterninin aynı olduğu yirmi yıldan beri artık gayet iyi anlaşılmış bulunuyordu. Yapılan gözlemler, bu dağılımın dünyada, depremlerin sayılıp ölçülebildiği her yerde bulunduğunu gösteriyordu. Depremlerin ne kadar düzensiz ve öngörülemez olduğu bir yana bırakılırsa ne türden fiziksel süreçlerin bu düzenliliği izah edebileceği sorusunu sormaya değerdi. Ya da Scholz’a öyle geliyordu. Sismologların birçoğu bu olguyu böylece kaydedip işlerine devam etmekten dolayı gayet mutluydular.
Scholz Mandelbrot’un adını hatırladı ve 1978’de bol resimli acayip ukala ve denklemlerle dolu bir kitap satın aldı. Kitabın adı Fractals: Form, Chance and Dimension (Fraktal- Şekil, Tesadüf ve Boyut) idi. Sanki Mandelbrot evren hakkında bildiği ya da şüphe ettiği ne varsa hepsini karman çorman edip bu tek ciltlik eserin içinde toplamıştı. Birkaç yıl sonra, hem bu kitap hem de bunun genişletilmiş ve gözden geçirilmiş şekli olan The Fractal Geometry of Nature (Doğanın Fraktal Geometrisi) yüksek matematik alanında şimdiye kadar hiçbir kitaba nasip olmayan bir satış rakamına ulaştı. Bu kitap üslup bakımından takibi zor ve okuyanda umutsuzluk yaratan bir eserdir, yer yer de esprili, edebi ve saydamsıztır. Mandelbrot da eserini ‘bir manifesto ve bir derleme’ olarak adlandırmıştır.
Başka bir, iki bilim dalında faaliyet gösteren, özellikle tabiatın malzeme bölümü üzerinde çalışan birkaç bilim adamı gibi Scholz da bu kitaptan nasıl yararlanacağını anlayabilmek için yıllarca düşünüp durdu. Hiçbir tarafında açıklık yoktu. Scholz, Fraktalar kitabından bahsederken, ‘Ne nasıl yapılır itabı değil bir vay canına kitabıdır’ diyordu…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:23
0
sesli koro
Kategorisi: fraktal, nasıl hologram yapılmaz
24 Aralık 2006
Dansınız Karakterinizdir
Gün geçmiyor ki bir dans etkinliğine katılmayayım sayın izleyiciler. Bir aktivite bir aktivite sormayın gitsin! Bu haftasonunun kısmeti de böyleymiş, Cuma Tango Pasion, Cumartesi Dansınız Karakterinizdir, bugün Pazar, dans dersime gitmek için evden çıkmadan önce hemen Tuncay Vural’ın dün akşam izlediğim stand up şovu hakkında birkaç satır yazayım, tam olsun.
Öncelikle bütün dans etkinliklerinden haberdar eden ve bu etkinlikleri cömertçe biz okurlarıyla paylaşan ve asla spam göndermeyen –bu devirde o da önemli- sevgili dancentrum.com'a teşekkür ediyorum. Nitekim dün akşamki gösteriyi onların davetlisi olarak izledik ve pek beğendik.
Tuncay Vural, net iki saat süren dolu dolu bir gösteri hazırlamış. 22 yıllık dans hayatında ki bu bilgi görüntüsüyle tam bir çelişki oluşturuyor, eğer bahsettiği dans hayatı 3 yaşında başlamadıysa, dansa bakışımıza dair gözlemlediği ve keşfettiği bulguları bizimle paylaşarak, dans ederek ve ettirerek geçen şov bittiğinde salonda bu kadarcık mıydı anlamında bir aaa sesi yükseldi. Gösteri boyunca topluma ayna olduğu anekdotlarda gülmekten yıkılanların sesi daha yüksekti gerçi ya… Şişli Belediyesi Kültür Merkezinin, küçük, samimi salonu mekan olunca gayet interaktif geçen bir şovdu ve tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Kapanıştan hemen önce gösterdiği, kaslarımızı çalıştıracak ve oturduğumuz yerde yapabileceğimiz hareketler de yanımıza kar kaldı. Az önce araştırma yaparken rastladım, bununla ilgili bir vcd’si varmış hatta. Buradaki örneklerini izledim, pek eğlenceli görünüyor…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
14:52
2
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
23 Aralık 2006
Tango Pasion
Arjantin ruhunun Broadway sihri ile buluştuğu yer!
Tango grubunun buradaki resmi sitesini açtığınızda başlıkta yazan cümlenin ta kendisi olur bu açılış cümlemiz. Eğer Cuma akşamı gösterilerini izlememiş olsam ben söyleyenlerin yalancısıyım diyerek aktarırdım. Ancak o iki saatlik muhteşem şovdan sonra… Konuşmakta bile güçlük çekiyorum desem yeridir.
Neyse ki konuşma güçlüğü kalıcı olmadı. Gösteriden sonra nette bir miktar araştırma yapabildim, Türkiye turundaki gösterilerini yazım hatalarıyla geçtiklerini gördüm, sizi şirin şeyler, diye ona bile sevindim. Pul kadar da olsa aşağıdaki fotoları buldum. Daha ne olsun derken sitelerindeki videoyu izledim. Tavsiye ediyorum, meraklısı varsa mutlaka izlesin. Hakkında yazılacak bir şey değil bu, yaşanacak bir şey!
Tangocu değilim ben, Latin öğreniyorum şu sıralar. Eğlenceli, neşeli, herkesle yapılabilecek sosyal bir dans olduğu için. Tangonun imajı da içeriği de daha ağır, derin anlamlar içeriyor. Denememiş olmama rağmen öyle herkesle tango yapılmaz gibi geliyor. Ancak bu grubun gösterisini izlerken öncesinde beton bir duvar oluşturan bu önyargılar tül bir perdeye dönüştü ve bütün bunların sadece bahane olabileceğini kesinleştirdi. Sanırım profesyonelliğin anlamı burada belli oluyor.
İlk yarıda renkli kostümler ve bir tango kulübü dekorunda dans eden dansçılar ikinci yarıda bayanlar siyah, erkekler smokin giymişlerdi. Toplam altı çift vardı ve senkronize yapılan gösteriler çok azdı. Onun yerine teatral ambians korunmuş, her çiftin hikayesini ayrı ayrı anlatmasına izin veren bir koreografi oluşturulmuştu. Dönemin modasını yansıtan kostümler bayanlarda hep zarifti. Renkli ya da siyah, bacaklar rahat hareket etsin diye bir yandan derin bir yırtmaç bütün elbiselerin ortak yönüydü. Bir tek ilk yarıda erkeklerin kavuniçi renginde ya da çubukları bir karış aralı tafta takım elbiseleri iyi ki erkek modası diye bir şey icat edilmiş diye düşünmeme neden oldu o kadar. Detaycı bir kişilik olarak oturduğum yerden bayanların ayakkabılarına kadar inceledim ve en çok hayran kaldığım yer de orası oldu. O topukları ve kopçaları lame kendisi siyah olan ayakkabılar bir geceliğine dahi olsa hayallerimi süslemedi desem yalan olur. Bir de o ayakkabıları giymek o hatun gibi dans etmemi sağlasaydı, başka ne isterdim?!
Aklıma gelmişken hemen bahsedeyim. Bir süredir cumartesi öğlenleri bbc prime’da Strictly Come Dancing’i izliyorum. Tesadüfe bakın ki bugünkü programın sonunda tüm yarışmacıların katıldığı bir tango şovu vardı. Önce vtrleri sonra da bir şarkılık şovu izledikten sonra Tango Pasion’un ne kadar tutkulu ve akıcı olduğunu idrak ettim. Kostümler, koreografi yine üzerinde profesyonellerin çalıştığı konulardı üstelik her çiftin bir eşinin dans öğretmeniydi ancak bütün bunlar ne kadar yolun başında oldukları gerçeğini değiştirememişti. Belirtmeden geçemedim…
Bu kadar yazmışken arama motorlarını şaşırtmak için dansçıların ve koreografın ve yapımcının isimlerini de geçelim. Dansçılar;
Julia Hiriat Urruty & Juan Corvalan
Graciela Garcia & Osvaldo Ciliento
Claudia Diaz & Alberto Morra
Viviana Fortino & Omar Mazzei
Carla Chimento & Claudio Orso
Mariela Cerrezuela & Jesus Velazquez
Koreografi; Hector Zaraspe ve Osvaldo Ciliento. Osvaldo Bey aynı zamanda sanat yönetmenliğini yapmış. O pek beğendiğim ayakkabıların ve kostümlerin müsebbibi Emmylou Latour’u yazmasam olmaz. Bir de Mel Howard var ki o da bütün bu şaheserin yaratıcısı olarak anılıyor, elleri dert görmesin!
Buraya kadar dans kısmıydı. İşin bir de müzik kısmı var ki, onun için de ayrı bir mesaj yazmak gerekir. Böyle bir şovda canlı müzik tabii ki fark yaratırdı. Ancak bu canlı müziği başarısı en iyi tango orkestrası ödülü ile tescillenmiş Sextete Mayor orkestrası yapıyor olunca fark müthiş boyutlara ulaşıyor. Bir de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz solist Guillermo Galvé’nin söylediği şarkılar vardı ki tek kelimesini anlamadım, ancak bütün duyguları hissettim. Kulağımıza tanıdık gelen tango parçalarıyla iyice artan ritmin ardından şovun bittiğini belirten selamlamaya geçildiğinde tek bir şey düşündüm: Bize müziği ve dansı verdiğin için teşekkürler!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:52
0
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
17 Aralık 2006
Yuri Denisyuk Kimdir Bilir misiniz?
Bugün size biraz ondan bahsedeceğim… Hologram tarihine 1962’de beyaz ışıkta da görünen ilk hologramı yaparak giren Denisyuk amca 1927’de Soçi’de gözlerini açmış ve bu yılın 14 Mayıs’ında aramızdan ayrılmış. Literatürde white light transmission holography olarak geçen, Türkçeye, günışığında görünen bildiğin hologram olarak aktarabileceğim buluşunu bir şema yardımıyla incelemeden önce Gabor’un şemasını hatırlayalım.
Daha önceki bir mesajda –lütfen beni aratmayın şimdi- bu tarz bir hologramın (laser transmission) holografik plakada, önünde duran objeye çarpıp ulaşan lazer ışınıyla (obje ışını), direkt giden lazer ışınının (referans ışın) oluşturduğu girişim deseninin, referans ışın ile aydınlatıldığında izlenebilen 3 boyutlu görüntü olduğunu anlatmıştık.
Denisyuk’un şemasında ışınların izlediği yol aynı olmakla birlikte düzeneğin 90 derece kayarak objenin plakanın altında (Gabor’un şemasına göre arkasında kalıyor) sabit bir düzlem üzerinde uzandığını görüyoruz. Hologramın da, iğne deliğinden geçirilip çoğaltılan ışın (referans ışın) ile aynı ışının objenin her noktasından yansıyıp (sinyal ışını) plakaya ulaşan ışın ile birlikte oluşturdukları girişim deseninden oluştuğunu görüyoruz. Bu sistemi uygulayabilmek için kullandığımız holografik plakanın önceki örneklerinden çok daha yüksek çözünürlüğe sahip ve şeffaf olması gerektiğini ekleyip gün ışığında istediğimiz açıdan bakarak göreceğimiz hologramların tadını çıkarabiliriz. 
Buraya kadarki işin basit kısmıydı. Bir de hologram tarihinde geçen, ‘Denisyuk, Lippmann fotoğrafçılığını holograma uyarladı’ kısmı var ki sadece bu cümle bile sırada yenecek birkaç fırın daha ekmeğe karşılık geliyor. Gerçi fotoğrafla uğraştığım yıllardan hatırlamıyor değilim, Lippmann, fotoğraf henüz doğmakta ve ışığı tek bir noktada toplayacak mercekler kullanılmasına yıllar var iken ışığı iğne deliğinden geçirerek fotoğraf yapmasıyla 1908 yılının Nobel fizik ödülünü kaptı. Elimizde bunun hologramla ilgisini kuran güzel bir makale de var, başını sonunu güzel güzel holograma da bağlamış. Hadi bakalım, meraklısı varsa okusun, anlasın, bize de anlatsın. Bunun için beni bekliyorsanız, birazcık daha bekleyeceksiniz…
Son olarak burada yazılanların şu ve şu sayfalarda yer alan bilgilerin bir özet/ çeviri/ derlemesi olduğunu belirtmeyi ve Denisyuk amcanın elinde TEHLİKE tabelasıyla ‘sonunda kızlar beni fark edecek’ diyerek gülümsediği bir fotoğrafını forumdan araklayıp buraya koymayı bir borç bilirim. Gülüşüne bakılırsa ardından yazıldığı gibi matrak bir kişiliğe sahipmiş, toprağı bol olsun diyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:21
0
sesli koro
Kategorisi: hologram, nasıl hologram yapılır
16 Aralık 2006
Bir Hologram Kursu Daha…
Bir hologram kursu daha buldum inanmazsınız! Benim inanamadığım ise bu siteyi neden daha önce bulmamış olduğum. New York’un göbeğinde bir Hologram Stüdyosunun olduğunu biliyordum. Gabor’un o stüdyoyu açarken çekilmiş bir fotosuna rastladığımı çok net hatırlıyorum. –gezmeye biraz ara verip nereden hatırladığımı bulup buraya da koysam hiç fena olmaz- Ancak o stüdyonun yıllardır beleş bir galeriyi hologram meraklıları için açık tuttuğu yetmezmiş gibi bir de portre hologram yapımı, hologram sınıfları gibi birçok fasiliteyi daha barındırdığını bilmiyordum. Dün öğrendim…
Evet dün, size biraz Denisyuk’dan bahsetmek için tırım tırım aranırken rastladım holographer.com’a. Üstelik giriş sayfam Jason Sapan’ın dünyanın bir dolu ünlüsüyle –içlerinden birinin Yuri Denisyuk olduğunu belirtmeme gerek var mı?- çekilmiş fotolarının olduğu albümüydü! Sen tut onca yıl yok hologram yapıyorum, yok titreşim ölçüyorum diye kendini labratuarlara kapat ve sosyal bir varlık olduğunu inkar et! Hiç olacak şey mi? Hologramın bu kadar gözünü çıkarıp da hologram forumuna üye olmamak aklımın aldığı şey değil. Dünya üzerinde on tane forum yok ki, hepi topu bir tane var zaten… -evet haber görünümlü reklamları izlediniz, bu reklamın amacı eğer hologram forumuna üye olsaydı biliyor olurdum mesajını yayarak kalbimizi bir nebze olsun rahatlatmak, işe yarıyor mu derseniz, eh işte-
Gerçi böyle bir domaini ilk elden –olduğunu varsayıyoruz- alabilmiş olmak zaten bu işlerde ne kadar eski olduğunu anlamak için yeter. Ben hala ilgiliyim sanıp bu işlerin kilit adamlarına yeni rastlıyor olmama esef ediyorum. Kendimize haksızlık etmeyelim yine de, dünyanın yüzde 98’ine göre hologram konusuna ilgiliyim, ben sadece yüzde 99’una göre ilgili ve bilgili sanıyordum kendimi. Öyle olmadığım gerçeğiyle yüzleşmem şaşkınlık yarattı, o kadar.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:30
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
11 Aralık 2006
3. Salsa Cumhuriyet Kupası
Dansı, bakıyorum, profilimde beni enterese eden şeylerin ilki olarak yazmışım. Peki nasıl oldu da şimdiye kadar hologram yapmamanın yollarından biri, hatta en keyiflisi olarak dansla ilgili tek bir mesaj bile yazmadım ben de hayret ediyorum. Sanırım bunun için dün akşam gerçekleşen 3. Salsa Cumhuriyet Kupası gibi bir olayın gerçekleşmesini bekliyordum!
Kupanın gerçekleştiği Maslak Venue sanırım artık tamamen kapalı Refresh Venue adında bir yer olmuş. Ölçek bakımından düşününce kupanın popülasyonunu kaldıran başarılı bir seçim olmuş. Genel olarak yarışmanın programda yer aldığından daha geç başlaması dışında bir aksaklık yoktu.
Profesyonel çiftler, show çiftleri ve show grupları sırayla yarıştılar. Profesyonellerde ve show gruplarında birinciliği Antalyalılar (Esin Teke- Emre Çay) kaptı. Show çiftlerde ise aşağıda fotoğrafını gördüğünüz grup birinci oldu. Okullu dansçılardan olan iki delikanlıdan (Ümit Yumlu- Osman Aydın) oluşan bu grup yöresini bilmemekle beraber halk oyunlarından biri olduğunu bildiğim, fi tarihinde muhtemelen trt 2 de gördüğüm bu türü salsaya uyarlamışlar. Orijinal olmasına orjinaldi ancak ikinci grup olarak çıkan lastik gibi bir kız ve erkekten oluşan ve gecenin en enerjik showunu sunan Bursalı grubu (Sevgi Nur Bayraktar- İlker Gülcan) tartışmasız birinci olacağını düşündüğüm için birinciliği kapmalarına şaşırdım. İsimleri Hülya ve bişey diyesim geliyor, -kupa hakkında yazacağın belli, yanında kağıt kalem var, insan unutmamak için not alır değil mi- olan o çift hatırladığım kadarıyla çakmaktaşlardan (Esra Aydın- Hazım Muzaffer Gür Ankara) sonra gelip üçüncü oldu.
Profesyonel kısımda da benim favorim başkaydı. Antalyalı grubun performansını beğenmekle birlikte birinci olmalarına şaşırdım. Belki dansçıların vücut kütle endeksinin 18 civarında olmasını kıskanmışımdır, belki de dansı nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda öğreneceğim şeyler vardır, belki ikisi de geçerlidir. Puanlama sistemi daha önce karşılaşmadığımız bir sistem olduğu için açık puanlama yapılmasına rağmen onlar da şaşırdı. Üçüncülüğü yine Antalya’dan katılan bir başka çift (Gülşen Karatoprak- Volkan Akkaya) aldı. Birinci ve üçüncü olan bu çiftlerin oluşturduğu show grubu (Los Diablos) bu alanda yine birinci oldu. Show gruplarında yarışan zaten dört grup vardı. İkinciliği hababam sınıfı koreografisi (Salsa a la Turca İstanbul), üçüncülüğü gördüğüm en fırlama delikanlının başını çektiği fat boy slim isimli dört kişilik grup, dördüncülüğü ise rueda yapan Kocaeli grubu aldı.
Yarışmalar ve ödül törenleri bittiğinde saat onikiye geliyordu. İzlenen onca güzel dansa rağmen aklımın bir köşesinde pek methedilen showlar vardı. Show yapacak çiftlerin ikisi de aynı zamanda jüride yer alıyordu: 2005 ve 2006 da dünya şampiyonu olan İtalyan çift Stefania Ressia ve Giorgio Bocca ile show salsa dalında kısa sürede dünya çapında ünlü olan İspanyol çift Roi Vasquez ve Talia Alvarez. Jüride adını özellikle anmamız gereken bir de Carlos Paz vardı ki kendisi Türkiye’ye salsayı getiren, ilk hocaları yetiştiren isim olarak biliniyor.
Buraya kadar gelmişken showlardan bahsetmek istiyorum, anlatacak kelime bulamıyorum. Süperdi! Stefania ve Giorgio iki showunda da aksesuar kullanımına dayalı koreografiler oluşturmuşlar ve bunda da çok başarılıydılar. Şampiyon olmaları boşuna değil yani. Düşününce teknik olarak zaten bütün detaylarını ustalıkla halletmiş dansçılar söz konusu olduğundan işe aksesuarları katmak fark yaratmak için etkili bir yöntem olmuş. Aksesuarlardan biri kendilerinden büyük bir plaj şemsiyesiydi dersem belki gözünüzün önünde canlanabilir…
Türkiye’ye ilk kez gelen Roi ve Talia da akrobatik salsanın tam anlamıyla gözünü çıkardılar. Onların showunda aksesuar kendi bedenleriydi. Öyle şekilden şekle girdiler ki Roi’nin bir tek Talia’yı top gibi sektirip basket atmadığı kaldı diyebilirim. Talia’nın o en zor, esneklik gerektiren figürlerde tüm mimiklerini kullanması, ben böyle de rahatım havaları tam bir profesyonellik ürünüydü sanırım.
Showların aralarında ve sonrasında gördüğüm en büyük Latin parti başladı. Tüm yarışmacılar, organizasyonda çalışanlar ve o zamana kadar dans etmek için yerinde zor bekleyen biz izleyiciler kendimizi piste attık. Neyse ki pist hepimizi alacak kadar büyüktü. Parti başlayınca duman üreten ve elinde kadehle dolaşan insanlar da eklendi ancak genel görünüm tam bir festival karnaval kutlama havasındaydı. Öyle ki sevgili hocamız Cihat Can ile katıldığımız Murphys gecelerinden sonra salsa ateşinin battal boyu böyle oluyormuş diye düşündüm.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:22
0
sesli koro
Kategorisi: dans, nasıl hologram yapılmaz
07 Aralık 2006
Ne bulmuşuz ne?!
Kasımın sonlarıydı çarşaf çarşaf ilanlarla çıktı erke. Basın toplantısından, internet sitesinden, türlü türlü haberlerden bir yumurta çıkmasını bekliyor, lazerleri, fotonları, atomaltı tanecikleri okuduğum gibi okuyabileceğim, anlayabileceğim bir dokümanı hala bulamıyorum.
İşte kendi resmi sitesi, forumu, Türkçe vikideki başlığı (buluşlar/ sözde bilim kategorisinin altında olması pek manidar ancak işler böyle gelişiyor, galileoyu da afaroz etmişlerdi zamanında) burada. Gazetelerden bloglara kadar yer alan milyon çeşit haberi yorumu saymıyorum bile. Açıklanan kısa ve net:
…çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesi…
Üstelik;
…bu buluşun bilimsel açıklaması mevcut bilgiler ile yapılamamaktadır. Buluşun dayandığı bilimsel esaslar bilinen fizik kaidelerinin bazılarını içine almakla birlikte bu kaideleri genişletmektedir. Doğada var olan ancak mevcut sistemler ile faydalanılamayan bir enerji kaynağı, Erke dönergeci metodunda maddenin atalet özelliği kullanılarak güç alınabilir bir hale getirilmektedir…
Ve de;
Erke dönergeci sistemi ile çalışan ilk ürün olarak seçtiğimiz ve herhangi bir yakıt gerektirmeyen elektrik üreteci 2007 yılında halkımızın kullanımına sunulacaktır.
E güzel diyorum… Şuncacık bilgiyle kayda değer birkaç laf etme yeteneğimiz sınırlıdır. Öyle, bu kesin kanser yapar, biz bi halt ettik üçüncü dünya savaşı kapıdadır, olur mu canım öyle şey, biz Türkler neyi bulmuşuz ki, kopyadır bu kesin… gibi geyikleri ve daha fazlasını başkalarının yaptığını üzülerek fark ediyorum.
O cihetten yine orijinal olmayı tercih ederek tamamen imgesel ve simgesel boyutta içimden geleni yazıyorum. Sevdiğim bir söz vardı, okuduğum halini ve kimin söylediğini hatırlamıyorum ancak ‘birşeyin imkansız olduğunu bilmeyerek gerçekleştirmen mümkündür’ anlamına geliyordu ve çocuklarla ilgili bir örnekle devam ediyordu. Benim de belirgin bir çocuksu yönüm olduğu için böyle olmasını, olabilmesini çok sıcak karşılamış ve bir ara mottom haline getirmiştim. Sonra cehaleti yüceltmenin pratik bir yararını göremeyip unutmuştum ki yine hatırladım bu naif yaklaşımı…
Fizik hakkında okuduğum iki satırlık bilgi döne döne bildiklerimizin bilmediklerimizin yanında çok çok az olduğunu söylediği için öyle fizik kaidelerini genişleterek ancak açıklanacak şeyler karşısında hadi canım sende şeklinde bir tavır almaktansa kabaran iştahımı gözlüyorum. Tamam ikisi farklı şeyler ancak yine de Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyesim geliyor.
Bu gibi bilgiler insanın kafasını karıştırıyor, doğrudur. En basitinden, her gün haşır neşir olduğumuz para konusu var. Yenidünya anlayışında dünyada herkese yetecek kadar para olduğu, bunun aksinin geçerli olmasının ise tamamen bir bilinç meselesi olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Gelir tüketim dengesizliğinin bir tarafta açlıktan kırılan, diğer tarafta obeziteden çatlayan kıtalar yaratması falan hep hikayeymiş. Kaydi uygulamalardan fizikiye geçmiş bir bankacı olarak yüzde yüz eminlikle söyleyebilirim ki zaten insanlara istedikleri kadar parayı fiziksel olarak verseler kimse daha mutlu, sağlıklı, kısacası iyi olmaz. Kaydi olarak zaten o uçuk görünen yeniçağ anlayışı geçerli: Fiziki 1 lirayı bankacılık sistemine soktuğunda onunla çok 1 lira alım, ödeme takas teminat vs yapabilir ve onu çoğaltabilirsin. Bankacılık sistemi bunun için vardır ve Allah kuranlardan razı olsundur. Sivil toplum kuruluşu olarak geçinen uluslar arası kurumların yok dünya barışı, yok doğayı koruma, açlıkla savaş gibi manşetlerin ardında kendi keselerini doldurmak üzerine çalıştıklarını bilince –kar amacı gütmeyen kurumlar nasıl oluyorsa kendileri için gayet karlı işler yapıyorlar- bu işler insanın gözüne bambaşka görünüyor. Bu nedenle kendi adıma hiçbir popüler uygulamaya/ felsefeye değil sadece eğitime, bilime, bilinci yükseltecek şeylere destek verir oluyorum. O da başkasından önce kendime tabii ki, herkesin aklı kendine diyerek…
Konuyu döndürüp dolaştırıp yine kendime bağladım, helal olsun diyorum. Zaten çok değil, iki üç yıl önce düşünce gücüyle dünyayı kurtarabileceğine inanmış hatta birkaç kişiyi de inandırmış bir insanım, erke dönergeci merakımı şöyle bir ürpertiyor, o kadar. Benim şu an asıl merak ettiğim konu bunun bizim ve tüm insanlığın bilincini nasıl etkileyeceği konusudur, onu da yaşayıp göreceğiz anlaşılan.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:36
2
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
01 Aralık 2006
Derki’nin Aralık Sayısı
Evet evet! Bir ay su gibi geldi geçti, yeni ayın ilk günüyle birlikte derki’nin yeni sayısı çıktı. Bilin bakalım bu sayıda neler var? Açıkçası detaylı okuma fırsatım henüz olmadı ancak birbirinden ilginç ve güncel konular içinde benim yazdığım bir yazı olduğunu biliyorum ve özellikle hologram hakkında olması nedeniyle bunu buradan ilan etmekte bir sakınca görmüyorum: buradan direkt olarak hologramcılık başlığına, buradan da 19. sayıya ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:09
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, hologram
27 Kasım 2006
Leonardo’nun Dehası

Şehre böyle bir serginin gelip de bir bilim tutkunu olarak ziyaret etmemem düşünülemezdi kanımca. Serginin aralık sonuna kadar süreceğini bilmeme rağmen boş bulduğum ilk pazarımı sütlüceye gidip Rahmi Koç Müzesinde sergiyi gezmeye ayırdım. Biz gittiğimizde saat on ikiyi biraz geçiyordu ve o hali bile bana fazlasıyla kalabalık gelmişti. Çıktığımızda saat iki civarıydı ve kuyruk binanın dışına doğru epey uzamıştı. Otobüsler dolusu gelen öğrenciler ve öğretmenlerinin yanı sıra sergiye katılım beklediğimden yüksekti.
Sergi hakkında buradaki resmi sitesinde söylenenden başka bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Müzenin büyük bir salonu ve asma katı Leonardo’dan kalan çizimlere dayanarak yapılmış maketlere ayrılmış. Hepsinin yanında açıklaması ve çizimlerinin bir örneği bulunuyordu. Eğer öyle olmasa çok fazla şey ifade etmeyebilirdi. Çünkü uzaktan baktığım ve bir şeye benzettiğim her alet istisnasız başka bir şey çıktı. Bana eşlik eden mühendis arkadaşım sağolsun, okusam da anlayamayacağım mekanizmaların hangi makinelerde kullanıldığını ve birçoğunun hala aynı prensiplerle çalıştığını anlatarak Leonardo’nun dehasına duyduğum hayreti artırdı. Adamın yaşadığı yılların koşullarını düşününce müthiş bir bilgi ve hayal gücüne sahip olduğunu çıkarıyorum. Çok zor bir hayat olsa gerek…Neyse, aşağıya sergide çekilmiş bir fotoğraf iliştirdim. Gördüğünüz alet bir içbükey ayna yapıcısı.
Oraya kadar gitmişken müzenin her tarafını gezdik. Dört sene önceki ziyaretimden hatırladığım kadarıyla pek bir şey değişmemiş. Açık havada uçağın bulunduğu yere bir de helikopter getirmişler. Arabalar, bisikletler, gemiler, tekneler, dükkânlar, atölyeler, kesiti çıkarılmış makineler aynen duruyordu. Bir tek gemici düğümü atmasını öğreten bir amcayı kaçırdığımızı hatırlıyorum belli saatlerde geldiği için. Denizcilikle ilgili kısımda ona dair bir iz aradım, bulamadım… Onun yerine muhtemelen akşam gerçekleşecek düğün için yapılan hazırlıklara denk geldik. Eskiden arabaların durduğu camekanlı salonu bu iş için boşaltmışlar, masa düzenlemesi yapılıyordu. Masa süsü olarak seçtikleri lilyumlar mis gibi kokuyordu…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:21
0
sesli koro
Kategorisi: nasıl hologram yapılmaz, sergiler
25 Kasım 2006
84 Polonyum 210
Son haberlerle bu Ruslar beni korkutmaya başladı. Politikadan pek anlamam, olanları insani düzeyde değerlendirmeye gayret ederim. Bugün okuduğum bu haber beni isyanlara sevk etti. Tamam adam eskiden ajanmış, bir şeyler öğrenmiş, neyse ne! Ne biliyor olabilir ki açıklaması ya da sadece bilmesi hayatına malolsun?! Ve bunu yaptığı iddia edilen otoriteler… Yahu hiç mi başka yol yok? Sen tut güzide bilim insanlarının bambaşka şeyler için bulduğu şeyleri insanları zehirlemek için kullan. İnsan bir kaza falan ayarlar değil mi? Sanki suşi yedikten sonra kısacık süre içinde ölmek trafik kazası gibi sık görülen bir şey, bir de yok biz yapmadık diyorlar… Öyle olsa Japonya’da ve Amerika’da –onlar da tüm mutfakları amerikanlaştırıp marketlerde satılacak yaygınlığa ulaştırırlar ya- yaşayan adam kalmamış olması gerekiyordu. Böyle olunca bilgiyi böyle bir zihniyetin mevcut olduğu diyarlarda aramak şart mıdır diye sormadan edemiyor insan?!
Tabii ki cevap anında geliyor: İşte başka bir kıta başka bir hologram kursu! Hem de otuzda, ellide bir fiyatına! Dediğine göre Frank Defreitas amca, 20 küsur yıldır hayatını bu şekilde kazanıyormuş. Fiyatlama politikasına bakılırsa işini yaptığı sırada pek eğlendiğini söyleyebilirim. Yani hologramın temellerini anlatıp 4x5 inçlik hologramını da birlikte yaptığı iki saatlik bir workshopa 99 dolar biçip malzemeler için de sadece 20 dolar istiyorsa bu işi çok sevdiği içindir bu diye fikir yürütüyorum. Onun dışında festival festival gezerim, dilerseniz ayağınıza gelirim, hele bir sunum izleyin, benden olsun dediğini görünce bu sefer atlayıp batıya gidesim, Frank amcayı alnından öpesim geldi. Keşke herkes bilgiyi paylaşmada bu kadar cömert olsa, bileni öldürmek yerine yüceltse, ne güzel olur, değil mi?
Bu noktada aklıma bir komik anım geliyor aynı hizmete biçilen fiyat farklarıyla ilgili. Kısa saça ve havalı görünmeye meraklı olduğum zamanlarda yeni şehir değiştirmiş olmanın etkisiyle yeni bir kuaför edineyim diye aranırken arkadaş tavsiyesiyle yolum fiyatlar konusunda en başta olmaya iddialı bir salona düşmüştü. O zamanın parasıyla epey bir miktar bayılıp saçlarımı kestirmiştim. Asortik bir yer ya, adam üstüne para verseler razı gelmeyeceğin asimetrik bir kesimi bol iltifatlar eşliğinde yapıp beni mutlu göndermeyi başarmıştı. Fakat hem yeri sapa olduğundan hem de bütçemi sarsacağından bir sonraki kesim zamanı daha yakında ve yine kalburüstü bir salonu denemeye karar vermiştim. Koltuğa oturup saçlarımı incelerken salon sahibi kuaförümüz saçlarımın kesimini anlamaya çalışarak nerede kestirdiğimi sordu. Söyledim, o salonun ününü bildiği için bu sefer fiyatını sordu. Onu da söyledim ve adam hayretle bir cümle sarfetti ki durumu çok güzel özetliyordu: üh! Ne yaptı da o kadar para aldı? Guş mu gondurdu?!!! Hologram kurslarında da aynı hesap, yapılan iş, kullanılan malzeme ve bilgi malum. Ne yapıyor bu Ruslar? Kuş mu konduruyorlar acaba diye merak ediyoruz doğal olarak…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
19:26
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
20 Kasım 2006
Hologram Kursu Buldum!
Evet evet, gerçekten! Sanki bir önceki mesajımı okumuş utanmış gibi az önce mesaj adresime Moskova’daki hologram stüdyosundan Sergey’in resmi bir dille yazılmış fakat bir o kadar da içten mesajı geldi. Gösterdiğim ilgiden ötürü teşekkür etmiş ve sabırla sorularımı yanıtlamış ve bir de dosya eklemiş. Gizli bir şey değildir, sitelerinin bir yerinde bağlantısı bile olabilir. Yine de mesajla gelmiş bir tabloyu burada ifşa etmek yerine kısaca bahsedeyim.
Stüdyonun başlıca hizmetinin hologram yapımı olduğunu biliyordum. Fakat 28x40 a kadarki boyutları için 200 euro istediklerini bilmiyordum. Her ek kanal için, yani farklı açılardan görülecek başka görüntüleri de aynı plakaya kaydetmek için 100er eurocuk daha talep ediyorlar. Biraz pahalı mı geldi? Yaygınlaşmamış bir teknolojinin dünya üzerindeki en iyi örneklerinden bahsediyoruz, ne pahalısı?!!
Beni asıl ilgilendiren ise hologram yapımını öğrenme kısmı oldu. Sağ olsunlar benim gibi meraklı bünyeleri de düşünüp bir haftalık hologram prensipleri eğitimi, 1-3 haftalık hologram yapımı eğitimi ve 1-2 aylık hologram yapımının ileri teknikleri eğitimi olmak üzere anladığım kadarıyla birbirini tamamlayan üç eğitim programları varmış. Fiyatları, sıkı durun, 3,5 ve 7 biner avro! Tabii ki bunlara ulaşım, konaklama ya da kullanılan malzemeler dahil değil.
Şimdi bununla ilgili bir anekdot anlatmazsam olmaz: Elimde işe yaramaz plakalarla, bitmeyen bir sabırla denemeler yaptığım sıralarda bir arkadaşımın bir arkadaşı ile tanışmış ve yine heyecanla anlatmaya başlamıştım. Öyle ki kız benim bu konuda epey bir şey bildiğimi düşünüp, ‘Peki nerede öğrendin bunları? Kursuna falan mı gittin?’ diye sormuştu. Ben de pişkin pişkin ‘Yok güzelim, Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?’ diye cevaplamıştım. Gelen mesajla, Urfa’da değilse bile Moskova’da olduğunu öğreniyoruz ama ne fayda…
Gerçi sakin kafayla programa bir kez daha baktığımda kendimi daha iyi hissetmek için hemen bir neden buluyorum. Bir haftalık hologram prensipleri hmm? Kursa ne hacet?! Ben anlatayım. Yeter ki karşımda dinleyecek adam olsun. Kaç aydır ne yapıyoruz burada değil mi?! Demek ki bu bilgileri onların fiyatlarıyla 4 kişiye pazarlasam benim pratik derslerimin kaynağı hazır demektir. Evet, bakalım istatistiklere; birkaç meraklı müşterimiz var, her satırı onlarca öyro değerinde olduğu tescillenmiş blogumuzda saatlerini geçiren. Ip adreslerini verebilirim. O kadar kampanya var haydi kızlar okula diye, bu da haydi Pınar okula kampanyası olur, fena mı?
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:46
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
12 Kasım 2006
Bakar mısınız Elin Ruslarına?
Evet evet doğru okudunuz… İşte yeni bir hologram sitesi: holography.ru Hologram forumundan çıkan bir tavşan daha. Her ne kadar kendi forumlarında ya da Colin Caminsky’nin forumunda hala bir cevap alamamış olsam da sitelerine bayıldım. Galeride yaptıkları hologramları, 25 derslik hologram teknolojisini –bu da içinde bir miktar ironi barındırmıyor değil, biz amerikan sisteminde her şeyin tek hadi bilemedin üç basit adımda gerçekleşmesine alışığız ya- ve Moskovadaki hologram stüdyo ve sergi salonlarını görünce oralara gidesim geldi. İpucu yok! Bu kesinleşince kutlanacak hayallerden henüz. Şimdilik biz siteyi satır satır hatmedelim, zamanı gelince ‘bir zamanlar forumda mesajlarını cevaplamayı geciktirdiğiniz fakir ancak meraklı bir genç vardı’ diyerek dayanırız kapılarına, matrak olur! Ve tabii ki hologram bağlantılarında komşumuza sıcak bir yer vermeyi ihmal etmeyelim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:46
4
sesli koro
Kategorisi: hologram
İçinden Kuantum Geçen Filmler II
Derki'deki yazımın linkini daha önce vermiştim, yine veriyorum. Ancak loglarda çıkış sayfalarında görmediğim için –evvet, biri bizi gözetliyor- ve konusu tamamen burada çiziktirdiklerimle ilgili olduğu için ve de yeni bir mesaj yazacak vaktim olmadığı için –hemen de nasıl sallarım- açık ve seçik olarak buraya da kopyalıyorum. Afiyet olsun…
Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)
2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-
Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.
Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği
Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu
Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması
Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu
Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı
Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği
Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı
Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…
Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı
Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı
Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği
Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…
Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması
Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!
Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.
Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:42
3
sesli koro
Kategorisi: filmler, kuantum, nasıl hologram yapılmaz
05 Kasım 2006
Festival Kuşu Yine İşbaşında
Perşembe günü biten Komedi Filmleri Festivalinde izlediğim son filmler Kraliçeler -Reinas ve Kahrolsun Sevgililer Günü -Deadpan Valentine idi.
Kraliçeler, uzunca olmasına rağmen izlerken hiç sıkılmadığım bir aile komedisiydi. Homofobiklere göre olmadığını konusunu okuyan herkes anlamıştır sanıyorum. Tarafsız olmayı başaran izleyicilerin filmin aslında kadın gücüne dair olduğunu keşfetmekte zorlanmayacağını düşünüyorum. Kişisel düşüncem; insan söz konusu olduğunda her şey mümkündür, kadınlar söz konusunda olduğunda buna mucize olarak tanımlanabilecek şeyler de dahildir. Erkekler lütfen alınmasın bu yazdığıma, zira içtenlikle söyleyebilirim ki onlar olmadan hayat bu kadar keyifli olmazdı.
Kahrolsun Sevgililer Günü beni açıklamasında yer alan anti romantik komedi tanımlamasıyla tavladı. Sinema konusunda, -aslında hiçbir konuda- öyle elit bir zevkim yoktur. Öyle romantik komedi neyin izlemem, nerde Almadovar, hani Lars Von Trier diye tutturmuşluğum yoktur. Her şeyde olduğu gibi, film seçerkenki başlıca kıstasım, hoşuma gitmesidir ve birbirinin kopyası, kadınların yalnız güçsüz olduğunu dikte eden alt mesajlar içeren amerikan romantik komedileri bu kategoriye girmediği için genellikle izlemem. Aslında çok film de izlemem ya, olsun, serbest kürsüde içimi döküyorum işte…
Neyse, anti romantik komedi nasıl oluyormuş merakıyla Fransız Kültür’e gittim ve bana çok daha uzunmuş gibi gelen ilk 15 dakika boyunca filmde bir şeyler olmasını bekledim. Tam çıkmaya niyetlenmiştim ki o kendini hayattan izole etmiş delikanlının sinir bozucu sessizliği yerini filmlerde pek görmediğimiz, rom-comlarda hiç göremeyeceğimiz bir özeleştiriyle bozuldu. Toplumu, hayatlarımızı, tercihlerimizi, rollerimizi, rol kesmelerimizi sakin ses tonunu hiç değiştirmeden sorgulasa da bendeki etkisi biri bana dan dun girişiyormuş şeklindeydi. Bu arbedeyi sağ sağlim atlatanları sütliman bir son bekliyormuş. Hayat sandığımızdan çok daha kötü olabilirmiş ancak en berbat hayatı bile düzeltmek mümkünmüş şeklinde gerilen sinirlerimizi gevşeten ana fikir benim de gayet anti bulduğum filme yakışmıştı.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:04
0
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler, nasıl hologram yapılmaz
02 Kasım 2006
İki Haber
Size bir iyi, bir de daha iyi haberim var!
Önce iyi haber: Hologramcı, blogcu, hologram blogcusu Pınar etki alanını genişletti, hologram bloguna ek olarak derki.com da yazıyor. Ve işte yeni yayımlanmaya değer bulunarak bir özgüven cilası atan ilk yazısı da burada!
Daha iyi haber ise, yan sütunda ifade ettiğim dileklerim gerçekleşiyor. Biliyorum bu biraz genel bir ifade oldu. Ancak şimdilik verebileceğim tek ipucu bu!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:22
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
