
Bayanlar baylar, yukarıda görmüş olduğunuz resme tıkladığınızda biricik hologram forumumuzca düzenlenen 2006 Hologram Yarışmasının detaylarını öğrenebileceğiniz bir sayfaya yönlendirileceksiniz. Duyduk duymadık demeyin!
Ben mi? Bu sene biraz zor. 2007? Neden olmasın? Bu hızda gidersem olimpiyat ruhuyla da olsa katılabilecek seviyeye gelirim tahminimce… Şimdilik katılmasak da duyuralım, katılanların omzunu sıvazlayalım, içimizden seneye görürsün sen diyelim vesaire.
21 Ağustos 2006
2006 Hologram Yarışması
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:09
3
sesli koro
Kategorisi: hologram
20 Ağustos 2006
Bu Öyküler Şiirler Melodiler Nereden Gelir?
Hologram yapmama üzerine serbest stil deneme.
Sanatçı olmakla olmamak arasındaki fark nedir? İşte bu yaprağın kıpırdamadığı sıcak, boğucu Pazar gününde bir süredir aklımda olan bu konuda serbest stil saçmalamalarımı yazıyorum. Pandora’yı açtım, o da bana kadife seslerin söylediği yumuşak melodilerle eşlik ediyor. Bütün bunların muhteşem boğaz manzaralı fillamın bahçesinde bir fıstık ağacının gölgesinde gerçekleştiğini belirtmeme gerek var mı?
İşte ben de tam bundan bahsedecektim! Bir kere en başta açıklığa kavuşturalım. Sanat eseri ya da buluş dediğimiz her şey insandan çıkıyor. Şimdi sanat eseri ile buluşu aynı cümlede kullanmanın ne alemi vardı? İçimden öyle geldi. Ve bu bence herhangi bir davranışın olabilecek en geçerli nedenidir. Hala! (burada eski beni, beni eskiden beri bilenlere muzipçe göz kırpıyorum)
Dikkatli okuyucularımızın metodoloji olarak uzun uzun anlatmak yerine örnekler vererek açıklamak, hatta sadece örnek olmayı tercih ettiğimizi anlamış olduklarını umarak devam ediyoruz.
Peki ya,
Seni birdenbire değil,
Usul usul sevdim.
dizeleriyle
Umudum can çekişiyor hayat!
Bir şeyler yap.
arasındaki yedi fark nedir?
Cevap veriyorum; ilk şiirin dünyaya Gülten Akın’ın, ikinci şeyin(!) benim kaleminden gelmiş olmasıdır. Diğer altı farkı bilemeyeceğim…
Burada sanat eseri tanımını yayımlanmış, paketlenmiş, barkod numarasıyla birlikte ticari kullanımda yerini almış kitap, albüm, film, tablodan telif hakkından ve yaratıcısından bağımsız olarak, insan ruhunu okşama etkisi gösteren her şey olarak genişletmek istiyorum. Başka türlü benim pek özendiğim san’atçı cemaati arasına girebilmemin başka yolu yoktur!
Böyle düşününce işler kolaylaşıyor işte ve bütün bu san’at insanın neresinden çıkar diye sorabiliyoruz. Şimdi benden önce bilim adamları insan beynine dair bulgularını bu soruyla ilintilendirebilir. Efendim beynimizin sağ lobu yaratıcılıktan, sol yanı mantıktan sorumludurlar, ikisinin birleştiği yer, o bağlantının gücü, işlerliği, bunun hayatımız üzerindeki etkisi şeklinde bitmek bilmeyen bilimsel açıklamalar silsilesi zamanı geldiğinde hatmedilmek üzere sırada beklemektedir. Bir de derinsel açıklamalar vardır; bilinç, bilinçaltı, korteks, altbeyin vs. meraklısı google’da arayabilir. Bilinçaltına bilimsel ya da bilim dışı, legal ya da illegal yöntemlerle yapılan yolculuklar, kolektif bilinçaltı ile morfik alanlardan alınan mesajlar… Ondan sonracııma doğu öğretileri, bireysel karmamız, aile ve kültür karması, kundalini enerjisinin durumu ve daha neler neler…
Hayat! Zannımca yukarıda yer alan ya da almayan bütün yolların çıktığı yegane sonuç. Kendimizi bilmek için yaşıyoruz, bildiğimizi ifade etmek için sanat yapıyoruz.
Hayat hakkında yazmak kadar beyhude başka çok az uğraş vardır sanırım. Mesela zap yapmak bunlardan biri olabilir. Ya da ayaklarını uzatıp ayak parmaklarını hareket ettirmek ve bunu izlemek. Yattığın yerden tavanı izlemek ve sessizliği dinlemeyi de sayabilirim. Biraz zorlasam bilinçli yapıldığında bu yazdıklarımın hepsinin meditasyondan sayılabileceğini bile iddia edebilirim, ki bu birden bu eylemlerin boşluğuna bir anlam kazandırmış ve beni yine düze çıkarmış olur.
Hah! Buldum! Hayat hakkında yapılan insanı didaktik ve bir o kadar da uzak durulası bir havaya sokan monologlardan daha beyhude olabilecek şey bir insana ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini söylemektir, üstelik sorulmadığı halde! Peki bazı insanların hayata bunun için geldiğini ve bunun da gayet yerinde olduğunu yazarsam ne düşünürsünüz? Ne yani boş ve beyhude olduğunu ilan ettikten sonra bunu da ben mi yapayım? Daha iyi bir zamanlama olamazmış gibi?!!
Neyse, bırakıyorum dağınık kalsın. Bazı soruların tek ya da doğru cevabı olmayıversin… Biz farkında yaşayalım, hayat insan olduğumuzu öğrenmemize sahne olsun, o zaman öykü, şiir ya da müzik, yaptığımız her şey ya da yapışımız yaşama sanatının bir eserciği olsun…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:13
14
sesli koro
Kategorisi: deneme, nasıl hologram yapılmaz
18 Ağustos 2006
Çıkmaz Sokak mı Kardeşim Burası?!
Gördüğünüz gibi yan sütuna bağlantılar silsilesi ekledim. Ne bu hep ben hep ben? Şunu okudum, bunu dinledim… Millet de çok meraklıydı benim kafamda dolaşan tilkilere… Onlar da duruyor durmasına, birazcık aşağıya kaymış oldular şimdilik…
Efendim, bağlantılarımı ya da bağlandıklarımı öyle mahzun bırakmayayım, tanıştırayım. Yanda yer aldığı gibi herhangi bir sıra ya da kategori gözetmeksizin:
Bilimfeneri.gen.tr bizi bilimin feneriyle aydınlatmaya ant içmiş bir grup bilim insanı topluluğu. Çok şey öğrenmek mümkün, ancak cıvımaya gelmiyor, iyi de oluyor.
Ayda bir derki.com ne demiş ona bakarım. Sonra unuturum, bir sonraki hatırladığımda bir ay geçmiş, yeni sayı çıkmış olur. Pek doludur, pek günceldir ve niyeyse hep bizim gibi insanların yazdığını düşündürtür. Severim o nedenle.
Gapingvoid ve toothpastefordinner her gün yenilenen içerikleriyle ve ince mizah anlayışıyla beni bağımlı yapan iki ecnebi amca olur. İlki biraz yetişkin biraz pazarlama içerikli takılır. İkincisinin kareleri bir kenara blogunda yazdıkları da beni koparmaktadır. Bir de karısı vardır, marriedtothesea'de döktürür. Tencere kapak birbirini bulmuş dedirtir!
Efendim ecnebilere gelene kadar yok mudur ülkemizde hiç mizah yazarı? Olmaz mı?! Metin bey jazzettasında hem caz yapar hem kazete hem de bir dolu muziplik. Yazıları ve yorumları okuyuncaya kadar mesaiyi yer bitirir, söylemedi demeyin!
Hologram meraklılarından kareli weblog artık takip ettiğim bir blog. Onun dışında sima pek güncel gibi değil son zamanlarda ancak içeriği kadim olduğu için boş kaldıkça okumaya gayret ediyorum. Bilkent’ten Güneş, adı üzerinde güneş olup ısıtır. Yıllar önce bulmuş unutmuştum siteyi, geçende yine buldum. Acemi blogcu, adına kanmayın, hiç de öyle değil.
Hologramcılardan devam edelim; bir İngiliz ablamız bloglamaya başladı, adı inci kalbi de ışıktan. Takipteyim. Steve amcanın sitesi ağzımın suyunu akıttı. Amcam yememiş içmemiş tek kelimeyle mükemmel bir site yapmış. Forumda yazmış, pek de mütevazi. Maşallah diyorum, onu o kargaşanın arasına değil yukarı hologram bağlantılarıma ekliyorum.
Başka başka… Fraktal luup boş zamanlarda eşinmek için. Boş zamanı kim kaybetmiş de ben bulduysam? Janet Parke ablamız balerinlikten emekli olup bale öğretmenliği yapmış, fraktal programının kılavuzlarını yazmış, yetmemiş bir de gördüğüm en zarif fraktalları yapmış.
Türkçe vikiyi herkes bilir. Hologram başlığı elden geçmek adama benzemek için benim ellerimden mi öper? Ne yapar diye düşünmekteyim…
Kartpostalcı her pazartesi ziyaret edilir. Çaktırmamaya çalışılır ancak etraftakiler faltaşı gibi açılmış gözlerimi fark edince yandan yandan ekranıma üşüşür.
Kim kalmış? Hah, dans idolüm. Evinde üstsüz dansetmeyi adet edinmiş olan Amerikalı ağabeyimiz benim için tam bir başarı hikayesidir. Sabır sebat ve yaşama sevincini korumaktaki inat örneğidir. Her dansını indiremesem de, o kareli altlarını çok sevmesem de kalbimde olduğu gibi sayfamda da bir yer ayırdım kendisine. Komik adamdır vesselam…
Evet, çıkmaz sokaklıktan dünyaya kapılar açmaya terfi ettik, hayırlı uğurlu olsun. Açılışı yaptık değişiklik oldukça güncelleriz artık… Sağlıcakla kalın…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:51
6
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
16 Ağustos 2006
Arkası Bugün
D. Gabor’un dersinden devam…
Bir önceki yazıda nelerden bahsetmiştik hatırlayalım: ışığın dalga olarak yayıldığını anlatmıştık. Bu dalganın girişim deseni oluşturduğunu söylemiştik. Birden fazla kaynak söz konusu olduğunda bunların birlikte oluşturduğu desenin aydınlık ve karanlık saçaklar oluşturduğunu da söyleyip bırakmıştık.
Bütün bunların keşfinden elli yıl kadar sonra sevgili Gabor amcamız elektronları daha iyi görebileceği bir elektron mikroskobu yapabilir miyim diye düşünmektedir. Aklına girişim desenlerini fotografik emülsiyonla kaplı plakaya düşürmek gelir. Fotoğraf geçmişimizden hatırlayalım, fotoğraf filmi dediğimiz şey ışığa duyarlı emülsiyonla kaplanmış jelatindir. Biz fotoğraf çekerek karanlık ortamdaki (fotoğraf makinesinin içindeki) filmi ışığa tabi tutar sonra da o filmi banyo eder, deklanşöre bastığımız anda vizörden görünen dünyanın yansıttığı ışığı yani görüntüyü kaydetmiş oluruz. Fakat fotoğraf yüzeyden ibarettir, paralakstan yoksundur.
Gabor’un yaptığı aynı kaynaktan gelen ışığı önce ikiye ayırmak, birini direkt olarak, diğerini de plakanın önüne koyduğu objeden yansıtarak plakayı pozlamak ve o plakanın dia pozitif baskısını oluşturmaktı. Plaka banyo edildikten sonra referans ışık kaynağı ile aydınlatıldığında plakadaki desen hem referans ışığın hem objeden gelen ışığın ortak girişim deseni olduğu için boşlukta objenin paralakslı görüntüsünü oluşturur. Sonradan yaptığı deneylerle sadece dia pozitif değil, negatifin de aynı özelliği gösterdiğini anladı ve vay bee dedi. Yani tahminimce demiştir.
Bu nidayı benim kullandığım an ise bu basit işlemi çok ilgisiz bir alanda işyerinde yapıyor olduğumu fark ettiğim an oldu. Tabii ki işyerinde hologram yapmıyorum, ancak geleceğe yönelik bir takım tahminler ya da projeksiyonlar yapmam gerektiğinde son gerçekleşen veriyi alıyorum, gün sayısının değişken olduğu bir hale dönüştürüyorum, bir denklem oluşturuyorum yani, sonra gün sayısını değiştirip denklemi sondan çözüyorum ve böylece aynı eğilimde giderse gerçekleşen verinin bir hafta sonra alacağı değeri bulmuş oluyorum. Birbirinden farklı özelliklere sahip yetmiş kalem için bunu uyguladığımda aynen burada yazdığım gibi virgüllerle ara verilip bir türlü bitmek bilmeyen bir süreç oluyor. Ama olsun, ucundan bucağından hologram tekniğiyle ilgiliymiş ya bundan sonra oflayıp puflamadan yaparım.
Sonraki yazılar umarım dersin devamından, hologramın nasıl da her parçasında bütünün tamamını oluşturduğundan bahsediyor olacak. O zamana kadar haydin sağlıcakla...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:44
2
sesli koro
Kategorisi: hologram
10 Ağustos 2006
Holografik Bakış
Geçen hafta sipariş verdiğim kitaplar dün geldi. Türkçe kaynaklar arasında ‘hologram’ isminde arama yaptığımda daha önce burada bahsettiğim kitap dışında bir tek Ahmed Baki’nin Holografik Bakış adlı kitabı çıkıyordu. Hologram adına yazılmış her şeyi okumak adına –yazılmamışları ben yazacağım ya- tereddüt etmeden onu da bu partide sipariş ettim. Ahmed Baki’nin kendi sitesinden de okunabilecek olan bu kitapçığı işyerinden eve gelene kadar bitirmiştim bile.
Hologram, bilinç, evren, bilim, kuantum ve bütün bunların çıktığı kapı; teklik üzerine yazılmış bir çırpıda okunan makaleler yer alıyor. Ne kitapta ne de sitede kendisi hakkında diğer kitapları dışında bir bilgi yok. Telif hakkı talep etmemesiyle bir ilgisi var mı acaba?
Hologramın felsefi yanı söz konusu olduğunda mevcut kaynakların çoğunluğunun tasavvufla ya da genel olarak teoloji ile ilgili oluşuna şaşırmıyorum. Bilim adamları teolojik kaynaklarda yazanları, tasavvufla ilgili olanlar bilim adamlarının dediklerini doğrulayan şeyler ifade ediyorlar. Zaten tek bilgiden, gerçekten bahsediyorsak öyle de olması gerekir. Kişisel olarak kimseye herhangi bir tavsiyede bulunmuyorum. Her bilinç seviyesinin kendisine hitap eden kaynakları eliyle koymuş gibi bulduğunu düşünüyorum. En azından bende öyle oluyor diyeyim. Bilinç seviyemi yükseltmek, kendimi bilmek, farkında ve huzurlu yaşamaktan daha büyük bir amacım ya da dileğim yok.
Fazla uzattım. Neyse, sözün kısası Ahmed Baki’nin sitesini çok profesyonel buldum ki bu benim için önemli bir göstergedir. İçerik okunacak, ifade de gayet nötr. Blogu bile var, işyerinden açılmasa da…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:40
3
sesli koro
06 Ağustos 2006
Girişim Olayı ve Işığın Dalga Geçmesi
Lazer hakkındaki yazıda bir fotonun nasıl doğduğundan ayrıntılı olarak bahsetmiştim. Aradan geçen zaman içinde öğrendiğim yeni şeylerle bunu birleştirmek için beyhude bir çaba harcadım. Şu anki bilinç seviyemle diyebilirim ki, foton dediğimiz, kütlesi olmayan, ışık hızında giden şey canı istediği zaman parçacık gibi, canı istediği zaman da dalga gibi hareket ediyormuş. Yani benim enerji paketi deyip yere göğe koyamadığım foton düpedüz dalgasını geçiyormuş mübarek!
Bu bilgiyi daha sonra tekrar hatırlamak üzere bir kenara bırakıp wikipedi’deki şu cümleye bakalım: Bir elementin en küçük birimi nasıl atomsa, elektromanyetik radyasyonların da en küçük birimi fotondur. Ve: Elektromanyetik radyasyonlar, sinüsoidal yayılım yaparlar.
Işığın böyle dalga gibi bile değil, dalga olarak hareket ettiğini taa 1805’de Thomas Young amca çift yarık deneyi ile ortaya çıkarmış. Şekilde görüldüğü gibi bir plakanın üzerinde birbirine yakın iki yarıktan ışık geçirildiğinde sonuç karanlık ve aydınlık saçaklardan oluşan bir desen oluyor ve biz buna girişim deseni diyoruz. 
Daha ayrıntılı bilgi ve çeşit çeşit görsel için bu siteye bakınız, her köşesini kurcalayınız.
Işığı tek yarıktan geçirdiğimizde yine merkezde bir aydınlık ve iki yanında giderek küçülen karanlık ve aydınlık saçaklar görürüz, buna da ışığın kırınımı deniyormuş.
Bu adreste şimdiye kadar özetlemeye çalıştığım girişim desenleri hakkında benim anlatmak isteyip de dile dökemediğim tüm bilgileri bir yüksek fizik öğretmeni anlamadan edemeyeceğiniz şekilde açıklamış. Benim bunları tekrarlamamak ve basitleştirmek adına diyebileceğim tek şey, ışık biz öyle görmesek de dalga olarak hareket eder, plakaya çarptığında girişim deseni dediğimiz bir nokta etrafında dışa doğru çevrelenen halkalardan oluşan bir desen oluşturur.
Lisefizik.com daki java simülasyonlarını izlediğimde, özellikle de girişim deseni oluşturan programı indirdiğimde karar verdim; eğer fraktal sanatta tutunamazsam opartist olacağım. Ecnebilerin opart dedikleri ve yetmişli yıllarda polyester kumaşa basıp gömlek yaptıkları desenleri yapıp yapıp duvarıma asacağım. Bu da böyle biline!
Ne diyorduk bir önceki yazıda, Nobel dersi çalışılacak. Çalışıldı, nitekim. Ve bir haftadır içinde o kadar yoğun bilgi içeren belgeyi nasıl yapsam da seyreltsem, basit bir dille anlatsam diye düşünüyorum. Yukarıda bahsettiğim ilk birkaç sayfalık ve işin temeli olan kısım. Kadir Can Erbaş bey sağolsun lisefizik sitesiyle işimi fazlasıyla kolaylaştırdı. Devamı haftaya diyorum ve Oya Başar repliğini tekrarlıyorum: Beni özlemeye devam edin anacım!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:00
5
sesli koro
31 Temmuz 2006
Fourier Leibniz Gabor
Bir önceki mesajı ve genel olarak bloğu gören tüm arkadaşlarım beni kafayı sıyırmış olmakla suçladılar. Hatta durumu fazla ciddiye alan bir arkadaşım bütün hafta sonu boyunca bana eşlik ederek beni asosyalleşmenin pençesinden kurtaracak sürpriz programlar yaratıp elinden geleni yaptı. Aklımda holografinin matematiksel temelini anlatacağım bir mesaj yazmak varken bu çabalara yenik düştüm ve son iki günümü hologram adına neredeyse hiçbir şey yapmayarak geçirdim. İlginç, bu şekilde de geçebiliyormuş zaman… Blog yazmanın gözünü seveyim, aklından geçenleri yapamaz ve yazamazken bunun nedenini yazarak da pekâlâ blogunu aktif tutabilirsin. Gerçi senden holografinin tüm gizlerini açık seçik yazmanı bekleyen okurların ne düşünür bu içerik yoksunu mesajların hakkında, orası ayrı konu…
Aslında geçtiğimiz hafta boyunca boş kaldığım her fırsatta çalıştım. Başlangıç noktam elimden bir türlü düşmeyen –düşemeyen- Holografik Evren’de geçen iki cümle oldu: Onun (Gabor’dan bahsediyor) konuya yaklaşımı matematiksel olmuştur (tam benlik yani) kullandığı matematikse,19. yy. da Fransız Jean B. J. Fourier tarafından geliştirilmiş bir hesaplama yöntemiydi. (sayfa 53)
Bunu okuyan kurtlu Pınar ne yapar? Tabii ki internet kazan o kepçe dolaşır da dolaşır ve bahsi geçen amcanın kendi adıyla anılan serinin, dönüşümün, dönüşümün tersine dair başlıklara ulaşır. Teorisi hakkında kitapta da yeterli bilgi vardır, zamanının dâhilerinden biri olan Fourier amcamız dalgaları formüllere, formülleri de dalgalara çevirmeyi mümkün kılmış. E, ışığın da dalgalar halinde ilerlediğini bir önceki mesajdan biliyoruz (buraya yazmadım ancak epey bir okudum) Dolayısıyla Gabor amca da Fourier dönüşümü sayesinde lazer ışınının holografik tabla üzerinde yarattığı girişim desenlerini (yeri gelince anlatacağım bunu da) formüle etmiş olsa gerek.
Şimdi bir önceki mesajdaki bilimsel tavırdan sonra bu olsa gerekler hiç yakışmıyor, farkındayım. Ancak Fourier dönüşümünün üniversitelerin matematik bölümlerinde 4. sınıf dersi olarak okutulduğunu benimse hesap kitap işlerine kafam basmakla beraber son matematik dersini sayamadığım yıllar öncesinde aldığımı belirtirsem beni mazur göreceğinizi umuyorum. Yine de iş başa düşerse, benim kapı gibi matematik mezunu bir abim var, onun başına ekşiyebilirim.
Peşinden koştuğum ikinci cümle: Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armağan etmiş ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keşfetmiş olmasıdır. (sayfa 434)
Leibniz’in adını ilk kez duymama rağmen integrali ÖYS ye hazırlanan her Türk evladı gibi hatmetmiştim. (ne günlerdi, üniversite sınavı iki aşamalıydı) Hatırlamak için yine bir baktım, bir fonksiyonun eğrisinin altında kalan alan ya da hacmi hesaplamak için giderek küçülen dikdörtgenlerin kullanılması, türevin tersi olması, S ye benzer işareti vs. Çözülemeyecek bir şey yok ancak hologramla ilgisi konusunda bu sefer bir fikir yürütemiyorum. Eğer fikir yürütmekten öte, bilip de söylemeyen varsa onu gerçekleri açıklamaya çağırıyorum. İşte meydan!
Neyse, konumuza dönelim… Yaptığım çalışmanın bir kısmı da bu bilgilerin yer aldığı Türkçe kaynak olup olmadığını araştırmaktı. Başkası yazdıysa tekrarlamaya ne gerek var, değil mi?! İlginç olan, başkasının –henüz- yazmamış oluşu! Dünyayı değiştiren ve güncel hayata girmiş bir teknolojiye dair iki satır Türkçe yazının yazılmak için beni beklemiş olduğuna güçlükle inanıyorum. Umarım yanılıyorumdur, birileri yazmıştır ancak ben henüz bulamamışımdır. Sonuçta bu işe tamamen bireysel ve büyük ihtimalle saman ateşi hızında sönecek bir merakla soyunmuştum. Bir anda meydanı boş bulup kendimi bir sosyal sorumluluk projesinin baş aktristi ilan edebilirim. Bir de işi kotardığımı düşünün… Zaten çevremde uçuş modunda seyreden bir kişilik olarak bilinmekteyim, artık nasıl havalara girerim tahmin edemiyorum. Bir çağrı daha, hologram hakkında Türkçe bilimsel kaynakları bilenleri yorumlar kısmına bekliyorum.
En son, aynı zamanda en yakın ihtimal Dennis Gabor’un Nobel dersini adamakıllı okuyup çalışmak. Dün biraz göz gezdirdim, anlayabilirmişim gibi geldi. Bakalım bakalım…
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
00:30
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
23 Temmuz 2006
Şu Lazer Dedikleri Ne Ola ki?
LASER, Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation yani, uyarılmış salınan ışın ile güçlendirilmiş ışıktır. nokta.
Giriş: Atom dediğimiz şey, bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşur. (dünya oluşmadan önce gaz ve toz bulutları vardı demenin başka bir yolu) Elektronlar kendi hallerindeyken farklı çaplarda ve farklı açılardaki yörüngelerinde durup düşünmeksizin dönerler. Ve her elektron mevcut enerji seviyesinde, yani yörüngesinde dönmeye devam etmek ister. –diyorlar- Ancak biz yeterince kurtluysak atomun enerji seviyesini ısı, ışık ya da elektrik yoluyla arttırıp neler olacağına bakabiliriz.
Bu durumda çekirdeğe yakın yörüngelerde dönen elektronlar daha dıştaki elektronlara göre daha düşük enerjide olduğu için dışarıdan enerji verilen atomun elektronları daha dıştaki yörüngelere zıplar. Fakat doğası daha düşük enerji seviyesindeki eski yörüngesinde dönmek olduğundan hemen daha içteki yörüngesine kayar ve bu sırada az önce almış olduğu enerjiyi dışarıya bir ışık taneciği yani foton salarak iade eder. Bu fotonun –her foton gibi- bir kütlesi yoktur ancak frekansı ve sonsuz ömrü vardır, üstelik –adı üzerinde- ışık hızında hareket eder.
Normalde bir foton doğduğunda sonsuz yolculuğuna hemen başlar. Normal lambalarda ortaya çıkan fotonlar özgür kız misali dört bir yana dağılırlar. Fakat kapalı bir yerde durum değişir. Komşu atomun arttırılmış enerji seviyesinde dönmekte olan elektronuna rastladığında ‘ne bu yalnız başıma bu yolculuk çekilir mi?’ der ve onu da bir foton salmaya ikna eder. Ve bu fotonun dalga boyu, diğer bir deyişle ortaya çıkan ışığın rengi, aynı cins atomlardan salındıkları için ilk fotonunkiyle tıpatıp aynıdır. Bu süreç devam eder ve fotonlar çoğalır. Uyarılmış salınım denirken kastedilen budur.
Gelişme: İlk lazer, 1960’da Maiman tarafından yakut içindeki krom iyonlarını uyarılmasına dayalı sistemle yapıldı. Resimde görüldüğü gibi bir ruby lazerde yakut kristali bir ucu geçirgen, bir ucu da geçirgen olmayan aynayla kaplı silindirin içine konur. Silindirin etrafına yüksek şiddette yanan spiral lamba sarılıdır. Lambanın yanmasıyla yukarıda anlattığımız süreç başlar silindirin içindeki kristalin atomları foton salar, fotonlar çoğalır, çoğalır ve biz bu silindire sığmaz taşarız dedikleri anda silindirin geçirgen aynadan oluşan ucundan taşarlar.
Sonuç: Böylece aynı renkte, aynı frekansta ve aynı yönde ışıyan lazerimiz kullanıma hazır demektir. –ben bunu evde bile yaparım gibi hissettim bir an- Hayırlı uğurlu olsun! İlk örneğinden sonra lazerlerin enerji kaynaklarından tutun stimule edilen atomların cinsine kadar birçok çeşidi yapıldı. Benim bu araştırmayı yaparken asıl merak ettiğim nasıl oluyor da oluyor şeklinde bir meraktı ve iki günlük çalışma ile merakımı giderdim. Hatta bir süre herhangi bir konuya merak duyacağımı sanmıyorum. Haydi, baş baş...
Bu süreçte yararlandığım kaynaklar:
-1964 Nobel fizik ödüllü Nobel dersleri -bu sefer okudum anladım-
-Fotoğrafını kullandığım sevgili holowiki -lafı kısa kesmek isteyenler için-
-howstuffworks dot com bu araştırma sayesinde rastladığım, olabilecek en basit anlatımla en başarılı görselleri kullanan ve bu nedenle müdavimi olacağımı sandığım site
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:34
6
sesli koro
21 Temmuz 2006
Küçücük Fıçıcık İçi Dolu Kuarkcık
Dün, sağ lobumun önderliğinde kendimi atomaltı parçacıkların nasıl davrandığını araştırırken buldum. Başlangıç noktam şu lazerler nedir ne değildir sorularına cevap bulmaktı. Buldum, daha sonra dertop edip anlatacağım. Hatta hiç ummadığım bir yerde fazlasını buldum, hemde türkçe! Atomun çekirdek ve elektrondan, çekirdeğin de nötronlardan protonlardan oluştuğunu daha önce okumuştum. Asıl konumuz fotonlardan haberim vardı ancak çok oturmamıştı. Ankara üniversitesi fizik bölümü, sağolsun, benim bile –gösterdiğim tevazuya dikkatinizi çekerim!- anlayabileceğim şekilde bütün bunları ve dahasını yazmış, yayımlamış.
Bütün bunların sağ lobumun başının altından çıktığını standart model bağlantısına tıklağım anda farkettim. Sayfayı açtığınızda sizin de göreceğiniz gibi, görsel olarak bir gün önce gerçeğini gördüğüm Rodin’in Düşünen Adam’ının illüstrasyonunu kullanmışlar!
Bitmedi, ilerleyen sayfalarda dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma merkezinden, Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi’nden bahsetmişler. Bir ay öncesine kadar varlığından habersiz olduğum bu merkez hakkında okuduğum ilk kitap geldi aklıma: Kabuk Adam. Aslı Erdoğan’ın romanı tabii ki bütünüyle CERN’den bahsetmiyor, kısmen kendisi olabilecek bir kadından bahsediyor: CERN’de master yapan, bir fizik semineri için tropiklere giden bir türk kadını ve orada yaşadığı –yaşamadığı da diyebiliriz- aşktan… (ne çok cern dedim) Neyse, dediğim gibi kitabı bir solukta tatilde okudum ve of of diyerek döndüğüm gibi başka bir kitabını, Mucizevi Mandarin’i alıp okudum.
Ve son olarak burada benim daha önce yapmayı düşündüğüm fakat yapmak için kılımı kıpırdatmadığım –ki bu bir Pınar klasiğidir- birşeyi daha kullanmışlar. Yakın geçmiş diyebileceğim bir zamanda fraktal sanat örneklerini karıştırır o sonsuza uzanan spirallerden büyülenmişcesine arka plan olarak belirlerken –ben var mikrosoft türkçesi bilmek, evet evet mikrosoft dedim- bu sitedeki bazı fotoğrafların da onları andırdığını hayretle farketmiştim. Üzerine okuduklarımla bunları kafamda oturtup, evrenin tüm bilgisinin en büyükten en küçüğe bir galakside ya da bir atomda tekrar tekrar tezahür ettiğinden bahsedeceğim ve görsel olarak da böyle bir fotoğrafla –henüz yapmadığım- fraktalını yerleştireceğim şık bir mesaj tasarlamıştım. Benden önce davranmışlar, tebrikler.
Pratikte hiçbir bilgi içermeyen bu mesajın sonunda –eleştir Pınar kendini, başka da bir şey yapma- bütün bunların sağ lobumla ne ilgisi olduğunu bilgiç bilgiç anlatmak isterdim. Ancak bu mesajı öğle tatilinde bitirebilmem için bunu –da- bir süre ertelemem gerekiyor. Bakıyorum saate, evet yetiştirdim, ne mutlu bana! (Hoş, yetişmese ne yazar, düzeltiverirsin yayımladığın saati, olur biter, değil mi? Bütün bunları yazarken şansını zorlamamış olursun hem. Bak hala tıkır tıkır yazıyor…)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:27
4
sesli koro
16 Temmuz 2006
Kitabı Okudum Bitirdim
Holografik Evren’i bana göre hızlı sayılabilecek bir sürede okuyup bitirdim. Hologramın tekniğiyle ilgili yegâne bölümler zaten bir önceki mesajda bahsettiğim bölümlermiş. Kitabın devamında ölüme yakın deneyimlerden tutun ufolara kadar şimdiye kadar parapsikoloji ya da mistizm veya kendi uygun gördükleri başlıklar altında incelenen diğer konulardan ve bunların nasıl da her şeyin bir hologramın parçası olduğunu kanıtlayışından bahsediyor.
Böyle şeylere dair bir deneyimim olmadı, astral seyahat falan yapmışlığım yoktur. Uzaylı olduğunu iddia edene de rastlamadım. Ancak bu kitapta daha önceleri merak ettiğim ya da etmediğim konularda geçen bir dolu örnek bile bana yeni bir şeymiş gibi gelmedi. Olabilir, mümkündür ancak işim olmaz gibi gayet serin bir duruşum var şimdilerde. O nedenle birçok insanı şaşırtacağını tahmin ettiğim –herkesin benim gibi aşmış olmayacağını kibirli kibirli varsayaraktan- birçok konuda birçok örnek yer alıyor. Benim için yeni olan tek şey, bana hala hologramla pek ilgili görünmese de Sai Baba hakkındaki bölüm.
Sai Baba, bir hint bilgesi. Geçmiş zamanda yoga hakkında araştırma yaparken hakkında çok az bilgiye ve birkaç fotoğrafa rastlamıştım. Hint felsefesinin batı tarafından ilk keşfedildiği zamanlarda yaşamış, Avrupa ziyaretlerinde bulunmuş vesaire. Hint kültüründe bilge çok tabi ancak gördüğüm fotoğraflarında açıklayamadığım bir şey vardı. Bakışları öyleydi ki insan sürekli ona bakmak istiyordu. Hani onbeş yaşımda olsam posterini odama astıracak denli etkilemişti beni. Üstelik baktığım şeyin gayet düşük çözünürlüklü 30 40 yıl öncesinden kalma siyah beyaz fotoğraflar olduğunu bildiğim halde bu isteği duymama anlam veremeyip yoga öğretmenime danışmıştım. O da bana güçlü titreşime sahip insanların fotoğraflarda bile o enerjiyi yayabileceğinden bahsetmişti. Sonra bir başka hint bilgesinin fotoğrafında da Sai Baba’nınki kadar olmasa bile pür sevginin bakışlardan nasıl yayıldığına tanık olmuş ve bu konuyu tamamen unutmuştum.
Kitapta bedenimizin ihtiyaçlarını yoktan var edebileceğine dair örneklerden sonra (otuz beş yıl hiçbir şey yiyip içmeden yaşayan bir kadın gibi) Sai Babanın da tıpkı illüzyonistler gibi avucunun içinden mücevherler, ya da yiyecekler yarattığını anlatıyor, bütün bunların tanıklarının ve filmlerinin mevcut olduğundan bahsediyordu.
Kitap hakkında en çok hoşuma giden şeylerden de bahsedip noktalayayım. En önemlisi, hayatta tek önemli şeyin sevmek ve öğrenmek –iki şey oldu, cümle düştü, neyse- olduğundan bahsettiği ölüp dirilenlerin deneyimlerine dair bölümdü. Ben de bu blog için isim ararken aklıma ilk gelen ‘sevgi tek gerçektir’ anlamına gelen Latince bir cümle idi, kafa karıştırmamak için vazgeçmiştim.
Diğer şey ise yine ölüm zamanı geldiği halde karşısına çıkanlara yeterince dans etmediğini söyleyen bir kadın hakkında yazılanlardı. Yazdığına göre melek mi artık her kimse buna içtenlikle gülmüş ve onu doyasıya dans edebilmesi için hayata geri dönmesine izin verilmiş. Bunları okuyunca ben de içtenlikle güldüm ve böyle bir duruma düşmemek için tekrar dans etmeye başlamam gerektiğine karar verdim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
19:08
0
sesli koro
Kategorisi: kitaplar, nasıl hologram yapılmaz
11 Temmuz 2006
Kitaplarım Geldi
Michael Talbot’un Holografik Evren adlı kitabını sipariş etmek için okumakta olduğum kitabın bitmesini bekliyordum. Sonunda geçen hafta, bu sefer kendime daha cömert davranarak, birkaç başka kitapla birlikte ısmarladım, -internet kitapçılarının gözünü seveyim- Pazartesi elime ulaştı. Büyük bir iştahla okumaya başladım, şu an ilk üç bölümü bitirdim.
Beyin bir hologramdır, evren bir hologramdır ve holografik model ve psikoloji başlıklarında ilk kez rastladığım, çok çarpıcı gelen bir şeye rastlamadım, hepsi yogada, meditasyonda, kişisel gelişim workshoplarında, metafizik kurslarında, nlp’de, imgeleme egzersizlerinde, reikide, düşünce yoluyla tedavide, kitaplarda, sufizmde, fraktal geometride, kaosta, kuantum fiziğinde parça parça okuduğum şeylerin –çok yönlü biri olduğumdan bahsetmiş miydim hiç?- birbiriyle bağlantılarıyla birlikte yer aldığı derli toplu bir kitap olarak göründü. Şimdi abartıp, ben zaten bunları ve diğer her şeyi bilerek doğmuşum diyeceğim, o da kitapta var; başparmağınızın tırnağında andromeda galaksisinin bilgisine ulaşabilirsiniz diyor bir yerinde.
Neyse, çok da uzun sayılmayacak son yaşamımda –ehem, canım istediğinde ağzım çok iyi laf yapar demiş miydim peki?- bu kadar çok şeye elimi atıp büyük bir kararlılıkla hepsini bırakmamın sebebi bunların etkilerine inanmadığım falan değil. Aksine, öğrenmekten hep keyif almışımdır, yaşamımdaki pratik etkilerini test etme sebatını da genellikle göstermişimdir. Ancak son zamanda karşıma çıkan bir rehberin –kendisi öyle diyordu- dediği de doğru; bilgi güçtür. Burada devreye bilinç düzeyi girer, idrak girer, niyet girer… Ve bunlar hayattan ayrı şeyler değildir. İster dini, ister bilimsel, ister yeni çağ, ya da ismi ne olursa olsun, hepsi hayatı açıklayan bilgiler. Tam bu sırada bacağıma feci bir kramp girdi, beni yetkin olmadığım konularda atıp tutmaktan alıkoydu.Oy oy oy!
Sözü şık bir şekilde eski yazılarımdaki imzama bağlamak istedim -Pınar, içinden geleni yapmaya söz vermiştir- yapamadım, olsun. Ayrıca bu kadar kendimden bahsetmek… Ne bileyim? Gerekli mi yani?! İyisi mi fani okuyucularımı da düşünerek doz aşımına yol açmayayım ve burada veda edeyim.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
23:59
0
sesli koro
Kategorisi: kitaplar, nasıl hologram yapılmaz
09 Temmuz 2006
İçinden Hologram Geçen Filmler I
Memorizu (Memories - Hatıralar) (1995)
İki gün önce bu filmi izlerken içinden hologram geçen filmlerden bahsetmenin blogumu canlı tutacak fikirlerden biri olduğunu düşündüm. Film endüstrisi asıl amacı eğlendirmenin yanında kitlelere ulaşması amaçlanan bilgi ya da mesajlar için de kullanılıyor. Bu iki amaç için de teknolojinin son yeniliklerini cömertçe kullanıyorlar. Hologram gibi yeni bir teknolojiden ben de sanırım birçok başka insan gibi filmler sayesinde tanışmıştım. Bu kategoride tam olarak neler olacağını bilmiyorum. Eğer bu konu hakkında biraz düşünürsem kendimi, herkes zaten bilir demeden, Yıldız Savaşları’yla başlayıp kronolojik sırayla içinde hologram yer alan filmleri izlemeye adama ihtimalim yüksek. Öyle bir film izledim, blogumda yazayım demek bana göre fazla basit olduğu için bunu derhal bir projeye dönüştürme ihtiyacı şu satırları yazarken belirmiş durumda. Kendime güçlükle engel olarak hemen ‘Hatıralar’dan bahsetmeye başlıyorum.
Bir Japon animasyonu olan film aslında birbirinden bağımsız üç kısa filmden oluşuyor. Yapımcısı ve üçüncü bölümün yönetmeni anime piyasasında başarılı işlerde hem yazar hem yönetmen olarak imzası bulunan Katsuhiro Otomo. İçinden hologram geçen film ilk bölüm olarak karşımıza çıkıyor: Manyetik Gül (Magnetic Rose) 45 dakika civarında süren bu bölümün yönetmeni ise Koji Morimoto.
Gelecekte geçen bu filmde görevinden dönen bir uzay aracı aldığı yardım çağrısı üzerine evrenin manyetik alanı karışık, uzak bir bölgesine gitmek zorunda kalıyor. Sonradan bir gül şeklinde olduğunu anlayacağımız geçen yüzyıllardan kalmış bir uzay aracının içine iki görevli iniyor ve sinyallerin nedenini araştırıyorlar. Fakat buldukları görkemli bir geçmişin hologramlarından başka bir şey değil. Çağrıyı gönderen bir canlı bulma umuduyla dolaşırken karşılarına çıkan hologramlardan başarılı bir opera sanatçısının anılarını izliyorlar, şaşırıyorlar, kapılıp gidiyorlar, kendi anılarıyla ve korkularıyla yüzleşiyorlar vesaire…
Oyunbozanlık yapmamak için filmin sonunu anlatmayacağım. Bilimkurgu türünde, bana kalsa gerilim de diyebilirdim, bir animasyondan bahsettiğimiz için olayların olabilirliğini ya da mantıklılığını sorgulamayacağım. Sadece beklemediğim bir anda karşıma çıkan ve senaryosu hologram üzerine kurulduğu için bende hakkında yazma arzusu uyandıran bir filmdi, o kadar. Müziği de güzeldi, billur sesli bir sopranodan aryalar filmin çoğunluğunda yer alıyordu. Ancak bu Japonlar yaptıkları karanlık, kötümser ve sinirleri tel tel eden animasyonlarla ‘yaşasın artık büyükler için de çizgi film yapıyorlar’ sevincimi kursağımda bırakıyorlar, söylemeden edemiyorum.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:54
0
sesli koro
Kategorisi: filmler, hologram, nasıl hologram yapılmaz
02 Temmuz 2006
Ödev vs.
Ankara’ya gittim döndüm. Hologram yapma adına bir şey yapmadığım için bir şey yazamıyorum da. Hologram yapmama deneyleri de bir yere kadar. İşi gücü, sosyal yaşamı olan bir insanım ben de nihayetinde… Dene dene, nereye kadar?
Bir önceki mesajımda tatilde –tatil mi, ne tatili canım, deneydi o, deney- yaptığım asıl şeyden bahsetmediğimi fark ettim. E, ismi ödev gibi sevimsiz olunca bilinçaltım derinlere bir yerlere sakladı sanırım. Tıpkı tatilde beyin hücrelerimin arasındaki bağlantıları bunları öğrenmek için kullanmayı reddetmiş olması gibi.
Uzun lafın kısası, araştırma yaparken Nobel ödülleri resmi sitesinde lazer ve hologramın 1964 ve 1971’de Nobel fizik ödülü almaları nedeniyle bulanların otobiyografilerinden, ödülü alırken yaptıkları konuşmalara kadar birçok bilgiye rastlamış ve adamakıllı okuma fırsatı bulamamıştım. Bunların içinde bir de Nobel dersi vardı ki gerçekten ders çalışır gibi bir mesaiyi hak ediyordu. Niyetim, bunların çıktısını alıp çalışmaktı. Ancak yaptığım çıktısını almak, okumak, anlamamak ve yastığımın altına koyup uyurken beynime girmelerini ummak oldu. Gerçekten!
Geriye arkadaş sohbetlerinde ne de çok yönlü, nasıl da entel –tu tu tu- olduğumu destekleyecek hologram şeması, Gabor’un hologramı lazerden önce bulduğu, lazerin de bulunduğunda ne işe yarayacağının bilinmediği gibi birkaç bilgi kaldı. Hayatımı –henüz- değiştirmeyen bilgiler, ancak temelli böbürlenme bakımından işe yaradığı kesin.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:18
0
sesli koro
Kategorisi: deneme, nasıl hologram yapılmaz
26 Haziran 2006
Deney #2A
Ekipman: 2 Bilet (gidiş- dönüş)
Pozlama: 7 gün
Sonuç: Başarılı!
Bir önceki deneyde karar verdiğim gibi hologram yapmama konusunda, pozlamayı arttırarak yeni bir deney yaptım. Bu deneyin anlamlı olması başka bir –laboratuar demeye dilim varmıyor ancak sanırım başka çarem yok- evet, başka koordinatlarda yer alan başka bir, bir, atölye diyeyim, atölyede yapmam gerekiyordu; kısmen açık havada bir atölyede.
Bunun hassas bir deney olmasını amaçlamıştım bu nedenle basıncın sabit ve bilinen bir değer olması için fizik kitaplarında yer alan ‘normal şartlar’ın geçerli olması gerekiyordu, yani günlük dilde, deniz seviyesinde! Işın kaynağında bir değişiklik yaptım ve güneşi kullandım. Pozlanacak yüzey olarak da kendi bedenimi kullandım. Pozlama süreleri iki gün 15–19 arası 4er saat, sonraki 5 gün 11–19 arası 8er saat sürdü. Tamamı 15 faktörlü koruma ve deniz suyu etkisinde gerçekleşti. Denizde geçen zamanları da ölçmek isterdim ancak dakikalarla ölçtüğümüz pozlamada 8 saatlik süreler söz konusu olunca istatistikî olarak göz ardı edilebilecek boyutta olduğunu düşündüm. Ve sonuç, başlıkta da belirttiğim gibi, kesinlikle holografik olmayan harika bir bronzluk!
Deney aşkıyla hazır oralara gitmişken hologram adına başka deneycikler yapmadım değil. Örneğin ışın kaynağı olarak ayı kullanmak gibi… İlk hologram deneyinden daha naif bir girişim olarak kaldı, gözle görülür bir etkisi olmadı. Zaten ay, ışın kaynağı değil, yansıtıcısıdır, deyip geçtim.
Bir de hologramı yapılabilecek objelerle karşılaşır mıyım diye bakındım. Malum, lazer ışınının rengini daha iyi yansıtması bakımından parlak –gümüş gibi- ya da aynı renkte ve tabii uygun boyutta objeler… Bulmasına buldum, gümüş gibi parlayan, doğal formda bir sürü minik şey. Ancak hepsi nedense benden kaçtılar. Daha doğrusu, suyun altında o kadar çeviktiler ki, hiçbiriyle tanışacak kadar yakınlaşamadım. Ben de onları doğal ortamlarından bırakıp geldim.
Bunlar dışında bir şey daha yaptım ki, tamamen plansız ve kendiliğinden gelişen bir durumdu, ben bile inanamıyorum. Ne mi yaptım? Bir röportaj verdim. Hazırlıksızdım, ayrıca söyleyecek fazla bir şeyim olmadığını düşünüyordum, hele hologramlar konusunda giriştiğim bu amatör çabanın kayıtlara girmesini hiç amaçlamamıştım. Ancak röportajı yapan kişi, kendisini pek severim, bu konuda daha deneyimliydi ve kelimenin tam anlamıyla beni konuşturdu da konuşturdu. Şu anda ne kadar pişman olsam da bana yöneltilmiş mikrofonlar, üçayak üzerinde duran kameralar karşısında kendime hâkim olamayıp bu konuda bildiğim, düşündüğüm ve hayal ettiğim ne varsa anlattım. Şimdi o kayıtların yanlış ellere –ne demekse artık- geçmemesi için dua etmekten başka çarem yok.
Öyle işte. Şimdi tekrar İstanbul’dayım. Bir sonraki deney sanırım bu hafta Ankara’da olacak.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
17:17
0
sesli koro
Kategorisi: nasıl hologram yapılmaz
17 Haziran 2006
Bugün hologram dünyası için ne yaptın?
Bu bloga başladığımdan beri kendime en sık sorduğum sorulardan biri oldu. Malum, bilgi engin bir deniz ve ulaştığım her bilgi devam etme isteğimi kamçılıyor. Kronolojik olmayan sırayla ben de yaptıklarımı sayayım:
Lazer işaretleyicimi söktüm. Şimdi, bunun üzerine bu radyonun içindeki adamlar nerede diye merak edip radyo televizyon dağıtan çocuklardan biri olduğumu açıklamak isterdim. Fakat değildim, aksine uslu uslu oturan, bebekleriyle oynayan tipik çocuklardandım. İçimdeki bilim aşkının alevlenmesi bu yaşıma kısmetmiş… Neyse, söktüm ve geri taktım. Üçlü pil setimin bağlantı kablolarını bağlayabileceğim bir eksi bir de artı uç bulabileceğimi ummuştum ancak açma düğmesini lehimledikleri için ve lehimi söksem bile topluiğne başı büyüklüğündeki alanları bağlayabileceğimi gözüm kesmediği için vazgeçtim. Hala çalışıyor, bir işe yaramıyor, ne fayda…
Hologram forumunda litiholo ile ilgili arama yaptım, moralim bozuldu. Ta iki üç yıl önce insanlar denemişler, ilan edildiği gibi basit olmadığını keşfetmişler, benimle benzer sorunlar yaşamışlar, vesaire. Bunları öğrenmek hoşuma gitmedi tabi. Sipariş vermeden önce yapsaydım bu işi diye düşündüm. Keşke demenin bugüne herhangi bir katkısı yok. Bana lazeri bozduktan sonra cevap yazan arkadaştan bir iki püf noktası öğrendim, onları denemek içindi lazer işaretleyiciyi sökme denemem.
Holowikiyi biraz kurcaladım. Her şey orada. Bir yandan okunacak öğrenecek ne çok şey olduğunu gördüm, gözüm döndü. Bir yandan da bu blog bunların Türkçeye çevirisinden mi ibaret olacak yani diye düşünüyorum. Yapılacak her şey yapılmış gibi geliyor.
Bilim Teknik haziran sayısında 39 yıllık arşivini dvd olarak veriyor. Bugün aldım ve ilk olarak hologram konusunu arattım. Var bir şeyler, temel şeyler, uygulama alanları hakkında yazılar ancak hepsini toplu halde görünce fazla genelci olduğunu düşündüm. Bilim teknik magazini gibi göründü birden… Aynı şey lazer konusunda yaptığım aramada da geçerli. Belki de öyle olması gerekiyor. Ansiklopedi değil sonuçta.
Kendime tatil ödevi verdim. Ne olduğunu söylemeyeceğim ancak tatil dönüşü hakkında yazarım büyük ihtimal. Bir de okuyucularıma tatil ödevi hazırladım. İstatistikleri kontrol ediyorum, ilginç, birkaç kişi şimdilik, hologram hakkında arayarak bulmuşlar blogu. Sağını solunu pek düzeltemediğim, içime sinen bir şekil bulamadığım için pek kimseye haber vermedim daha. Buna rağmen ziyaretçilerin olması daha bir hizada tutacak gibi beni.
Gelelim ödevimize… Hologram felsefesi hakkında bulabildiğim en kapsamlı Türkçe sayfanın adresini aktarıyorum. Hülya hanım, akıcı, açıklayıcı ve net bir şekilde benim demek isteyip de diyemediklerimi yazmış, kaynakları belirtmiş. Ben okudum, anladım ve ‘yalan dünya’ yerine ‘hologram dünya’ diye nara atarak hayata geri döndüm. Bakalım sizdeki etkisi ne olacak? Şimdi yalan olduğunu bile bile başka koordinatlarda biraz zaman geçirmek ve orada hologram yapmamanın keyifli yöntemlerini denemek üzere hazırlanmalıyım. Haftaya görüşmek üzere.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:02
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
15 Haziran 2006
Deney #1A
Ekipman: 2 Bilet
Pozlama: 180 dakika
Sonuç: Başarılı!
Bu blogun diğer amacına yönelik yaptığım ilk deney mükemmel bir şekilde gerçekleşti. İkinci amaç ne mi? Başlıkta yazdığı gibi, nasıl hologram yapılmaz. İşte sürpriz bir şekilde dün akşamımı ayırdığım bu deneyin ayrıntıları…
Deneye anlamını veren iki bilet, dün akşam Kuruçeşme Arena’da gerçekleşen Sting konserine giriş biletleriydi. Bir ekip çalışmasında üzerine düşen her şeyi fazlasıyla yapan takım arkadaşımla Bebek’te buluşup karnımızı doyurduktan sonra yürüyerek Kuruçeşme’ye ulaştık. Araç trafiğinden daha çabuk vardığımız ve park yeri sorunu yaşamadığımız için kendimizi tebrik ettik ve tam sahneyi ortalayacak şekilde bugün onbeşbin kişi olduğunu öğrendiğimiz kalabalığın içine yerleştik. O sırada saat dokuzu biraz geçiyordu ve Sting İngiliz dakikliğini doğrulayarak –eğer varsa öyle bir şey- bizi fazla bekletmeden tam dokuzbuçukta sahneye çıktı. Tempoyu hiç düşürmeden, aralara sohbet için bile boşluk vermeyen grubun performansı harikaydı. Eski yeni tüm hit parçalarını seslendirmiş olmasına rağmen onbirbuçukta veda ettiğinde ‘daha yeni başlamıştık’ hissiyatı içindeydim. Eskiden albümlerini aldığım gibi şarkı sözlerini ezberlediğim müzisyeni canlı canlı izlemek harikaydı. Şu an hala kulaklarım çınlıyor ve konuşurken sesim çatallanıyor desem o iki saatin nasıl bir coşkuyla geçtiğini ifade edebilirim sanırım.
Sonuçta hologramlardan, nasıl yapıldığından, hologram denemelerinden, hologram blogundan bir kez bile bahsetmeden, aklıma bile getirmeden, sadece o anın getirdiği güzellikleri yaşamak hologram yapmamanın başarısı garanti yollarından biriymiş. Kendimi tebrik ediyorum ve başarı sarhoşluğuna düşmeden bu deneyleri daha ileriye taşımak, hologram yapmamanın daha güzel yollarını bulmak için kendime söz veriyorum!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:27
2
sesli koro
Kategorisi: konserler, nasıl hologram yapılmaz
13 Haziran 2006
Deney #2
Ekipman: Litiholo Hologram Seti ve Lazer İşaretleyici
Pozlama: 20 dakika
Sonuç: Hala başarısız!
Sakin kafayla cumartesi gece yaptığım testi düşününce başarılı olmama nedenini anladım. En azından başlıca neden eksik pozlama idi. Önerilen 5-12 dakikalık süre 4.5 voltluk pil seti kullanıldığında geçerli olacaktı. Heyecandan basit bir orantı hesabı yapmayı atlamışım. Gücün 3 volt olduğu durumda önerilen süre 7.5-18 dakika ediyordu. Bunu fark etmenin heyecanı ile pazartesi gecesi, ertesi gün iş var, erken kalkacağım demeden gece yarısı yine o şahane (!) ekipmanımın başındaydım. Bu sefer önerilenin maksimumunu deneyecektim ilk olarak: 18 dakika.
Pozlamayı başlatıp durdurmak için saatli bir düzeneğim yok. Uzun süreler söz konusu olduğunda +/- farklar göz ardı edilecek denli az oynamaya sebep oluyor. Ancak bir ya da birkaç dakikalık pozlama süresi söz konusu ise, ki bence fotoğraf için de hologram için de daha fazla olmaması daha sağlıklı olacaktır, ufak kaymalar bile gözle görülür etki bırakabilir. Ancak ben bir elimde karanlık oda lambası duvar saatini izlerken –kelimenin gerçek anlamıyla- bir ara dalmışım sanırım ki 20 dakika geçtiğini fark etmemişim. Eksik pozlamadan üç plakayı harcamış biri olarak, 2 dakikanın lafı mı olur dedim ve siyah kartonumla lazer ışığını örttüm. Objeyi kaldırdım ve yine cömert bir süre boyunca –sanırım 5 dakika kadar- objesiz pozladım.
Sonuç? Nasıl değerlendirmeli emin değilim. Çünkü bu sefer objenin olduğu yer mavi kalmış, lazer ışığının plakaya ulaştığı yerler köşelerin içinde kalan bir daire şeklinde bordo renkteydi. Hmm, dedim. Demek lazer ışını plakayı morartıyor. Olabilecek her açıdan ışığa tuttum fakat hologram falan göremedim. Şu anda bu deneyi yaptıktan yaklaşık 20 saat sonra plakaya tekrar baktım. I ıh, bahsettiğim izler kaybolmuş, ilk üç plakadan farksız bir şekilde belli belirsiz mavilikler içinde…
Bu durumda plakaların pozlamadan bağımsız olarak aslında bir işe yaramadıkları geliyor aklıma. Çok mu kötümserim? Bir kere, kartvizit boyutunda, kenarları bile tıraşlanmamış ve dikkatli bakılmadığı sürece hafif mavilikleri fark edilmeyen bu camların kendi kendini geliştirecek, durduracak ve sabitleyecek bir kimyasalla kaplandığına inanmakta güçlük çekiyorum. Polaroid fotoğraf kartlarıyla karşılaştırıyorum, onlar her ne kadar kâğıt gibi görünseler de saydığım üç banyonun bir kareye yetecek kısmı şeffaf koruyucusunun içinde yer almaktadır ve polaroidi çektiğin gibi köşesinden tutup sallayarak bu süreci aktive etmiş olursun. Burada, elindeki tek şey dikkat etmediğin takdirde elini kesen bir parça cam! Hiçbir şeyle kaplı değil ve tırnağınla kazıyınca bile çıkabilecek bir katmanı yok.
Başarısız olan ikinci denemeden sonra yapabileceklerim sanırım şunlardan ibaret:
1- Lazer işaretleyiciden vazgeçip 4.5 voltluk pakete bağlayabileceğim bir diyot edinmek
2- Plakaların durumundan emin olmak için hologram forumunda araştırma yapmak (litiholodan herhangi bir yardım geleceği konusunda ümitsizim sanırım)
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:16
0
sesli koro
Kategorisi: nasıl hologram yapılır
12 Haziran 2006
İlk Gerçek Deneme
Deney #1
Ekipman: Litiholo Hologram Seti ve Lazer İşaretleyici
Pozlama: 5 ve 8 dakika
Sonuç: Söylemesem daha iyi
Bu denemeyi cumartesi gece yarısından sonra bloglamaya başlamış olmanın verdiği heyecanla yaptım. Saat sanırım iki olmuştu, günün yorgunluğuyla bastıran uyku neredeyse bilim aşkımı yenmek üzereydi. Fakat serde inatçılık var, neredeyse başarısız olacağını adım gibi bilerek kolları sıvamama engel olmadı.
Önce aldığım lazer işaretleyiciyi pozlamaya hazır hale getirmem gerekiyordu. İçindeki düzeneği dışarı çıkarmanın bir yolunu bulamadım ve kendi pilleriyle çalıştırmaya karar verdim. Lazerin pile değil de sabit güç kaynağına bağlanması gerekliliği okuduğum bir kaynakta pillerin kullanıldıkça gücünü yitirdiği, güç kaynağının ise son ana kadar sabit miktarda güç sağladığı ile açıklanıyordu. Fakat ince uzun ve yekpare metal silindirin derinliklerindeki diyot beni pile mahkûm etti. İlk kez kullanılıyor diyerek göz ardı ettim ve başka bir handikabı fark ettim: aç-kapa düğmesi yok, bir düğmeye basılı tuttuğun sürece lazer yanıyor. Bu aşamada ilk başta lazer diyotu bozan klips girdi devreye ve onun sayesinde lazeri yakan düğmeyi basılı tutabildim.
Sırada ışın ayırıcının hizasında uygun yükseklik ve açı ile sabitleme işi vardı. Kendi kutularını üst üste koyup kalem şeklindeki yanar durumdaki lazeri üstüne koyduğumda yükseklik kısmı halloldu, açıyı da ayarlayıp şeffaf bantla hem altındaki kutuya hem de masaya yapıştırınca ortaya olabilecek en iptidai düzenek çıktı. Bakalım bu çaba meyvelerini hologram şeklinde verecek mi yoksa tamamen beyhude mi olacak diye merak ederek devam ettim.
İlk pozlama klasik bir keşif kazasıydı ve bir plakamın kullanılmaz hale gelmesine neden oldu. Şöyle ki, daha önce bu aşamaya gelmediğimden holografik plakaların olduğu kutuyu açmamıştım ve neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kutuyu açtım, bir plakayı çıkardım, aynen fotoğraf kâğıtları gibi beyaz görünüyordu, yerine yerleştirdim. Saate baktım, lazeri engelleyen siyah kartonu kaldırdım ve nefesimi tutmuş bir şekilde 5 dakika bekledim. Tekrar siyah kartonu lazerin önüne yerleştirdim, plakanın önündeki objeyi kaldırdım, kartonu kaldırdım ve iki dakika da hologramın belirmesini bekleyerek plakayı pozladım. Hologram falan belirmedi. Ben de kitapçıkta dediği gibi ışığı açtım ve plakayı kendi kendini geliştirmesi için lambaya doğru tuttum. Ve gördüğüm beyazlığın filmin kaplaması değil, ışığa karşı koruması için –sanırım yani- üzerine konmuş aynı boyutta bir karton olduğunu gördüm. Yani ben 7 dakika boyunca aslında plakayı falan pozlamamıştım ve bunu plaka elimde ışığın altında fark ediyordum, fotoğrafçı deyimiyle film yandıktan sonra!
Olur böyle şeyler dedim ve azimliyim ya, devam ettim. Aynı işlemleri bu sefer kartonunu çıkararak tekrarladım. Sonuç yine başarısız. Tamam dedim, daha uzun süre pozlamalıyım demek ki. Süreyi 8 dakikaya çıkarayım, yüzde 60 artış. Sonuç yine başarısız!
İlerleyen saat, hesapta kısa gibi görünen dakikaların sessiz, hareketsiz bir şekilde geçirdiğinde ne kadar uzun olduğunu fark etmek deneyi bu noktada bitirmeme neden oldu. Nasıl hologram yapıldığını henüz bulamadıysam bile nasıl yapılmadığına dair bir örneğim daha oldu, fena mı?
Şimdi, bu deney neden başarısız oldu?
1- Titreşimi engelleyememiş olabilirim.
2- Plakayı ters koymuş olabilirim.
3- Lazerin önündeki lens engel olmuş olabilir.
4- Lazeri pille çalıştırmak güç kaybına neden olmuş olabilir.
5- Yeterince pozlamamış olabilirim.
6- Bu nedenlerin birden fazlası aynı anda gerçekleşmiş olabilir.
Göz ardı ettiğim diğer verilerle birleşince adına deney dediğim şeyin bilimsel anlamda deneyle zerre kadar ilgisi olmadığı anlaşılıyor. Bu işe başlarken çalışacağı garantili bir düzeneği tercih etmemin nedeni de buydu, en azından kontrol grubunun sağlam olması. Diyotu bozmasaydım öyle de olacaktı. Yoksa elini attığı her hobiye ustaların bile sahip olmadığı kalitede alet edevatı alarak başlayan türden bir insan değilim. (yoksa öyle miyim?) Hani seramiğe başlar, fırın dahil alır, kayağa başlar, kiralamaz kayak takımı alır, skuba desen aynı… Ve hep de alengirli şeyler gerekir, bir defter bir de kurşun kalemim olsun, iki dize yazayım demek hobiden sayılmaz.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:16
0
sesli koro
Kategorisi: nasıl hologram yapılır
11 Haziran 2006
İlk Adım
İlk yazıda bahsettiğim şu atması üç yıl alan ilk adımdan bahsetmek istiyorum şimdi. Hologram yapmak için ne gerekli? Bahsettiğim sürenin son zamanlarında bunun hakkında epey bir inceleme yaptım. Sonrasında bir yazı konusu yapmayı planladığım bu sorunun cevabı kısaca şöyle:
1-Lazer
2-Holografik film veya levha
3-Işın ayırıcı
4-Aynalar
5-Optik masa
6-Karanlık oda lambası
7-Holografik banyolar ve tabii hologramı yapılacak
8-Obje
Tüm ışıktan ve daha önemlisi titreşimden arındırılmış bir ortam hazırladıktan sonra bahsedilen düzeneği kurmak, hologramı pozlamak ve banyolarla geliştirip sabitlemek bir cümle içinde ardı ardına yer aldığında bile insanı yoran bir iş yükü ifade ediyor. Kaldı ki bütün bunların zaman dışında da bir maliyeti olacağı kesin. Neyse ki varlığını benim gibi evde hologram yapma sevdalılarını mutlu etmeye adamış bir amerikan firması bu düzeneği set haline getirmiş ve satışa sunmuş. Üstelik siyah beyaz fotoğrafçılıkla uğraşırken tanıştığım, kendi fotoğraflarımı kendim basmak uğruna gecelerimi harcadığım ve tekrarlamak konusunda emin olamadığım karanlık oda banyolarına gerek bırakmaksızın. Polaroid film gibi instant holografik levhalar! Ve lazerinden ışın ayırıcısına kadar gerekli tüm düzeneği ile beraber!
Şu an bana tam bir karın ağrısı yaşatan litiholo ile tanışmam böyle oldu işte. Tarih Nisanın 30’unu gösteriyordu ve ben hakkında okuduğum daima olumlu yazılardan sonra 139 dolar gözüme çok da fazla gelmedi ve siparişimi verdim. Yol için 44 ekstra dolar mı kesilecekmiş? E tabi, ta Amerikalardan buraya gelecek, olsun, sağ salim gelsin ve bir an önce hologram yapmaya başlayayım da… Ne de olsa hesap özetinde görene kadar 180 dolarmış, 250 ytlymiş, pek bir şey ifade etmiyor.
Setimin kapıma teslim edilmesini beklerken tam bir ay sonra gele gele bir kâğıt geldi. Litiholonuzu gelin, gümrükten alın diyor, mutlaka kendiniz gelin, hafta içi iş saatlerinde gelin ve yedi gün içinde gelin, cebinizde de biraz para olsun diye ekliyor. Gümrük nerede? Cevizlibağ’da. Haydi hayırlısı dedim, hologram setime ulaşacağım ya işi gücü bırakıp yaşadığım şehrin hiç bilmediğim koordinatlarına doğru yola çıktım. Paket ağırlığının 1,5 kg olduğunu okuyunca kafamda birkaç soru işaretinin belirdiğini ifade etmeliyim ancak enseyi karartmayıp setime kavuşmaya odaklandım ve her şey de iyi gitti. Posta müdürlüğünü elimle koymuş gibi buldum, o tozlu, karanlık, isli havası ve tepede dönen pervanesiyle yirmi yıl geriye açılan bir kapıdan geçmiş hissi uyandıran binada işimi (neredeyse) sıfır maliyet ve 15 dakika içinde halledip koltuğumun altında tüy kadar hafif bir kutuyla çıktığımda benden mutlusu yoktu.
Setimizde neler var?
1-Lazer diyot (serçe parmağımın son boğumu kadar)
2-Pil paketi
3-3 adet pil (bildiğin kalem piller)
4-2 adet bağlayıcı (iki ucu metal klipsli birer karışlık iki kablo)
5-Klips (detaylı değineceğim)
6-20 adet 2x3 inçlik cam levha (kartvizit kadar)
7-Holografik levha tutacağı
8-Lazer diyot tutacağı
9-Işın ayırıcı ve tutacağı (bütün bunlar avuç içi kadar pleksiden yapılmış)
10-Karanlık oda lambası (başparmağımın son boğumu kadar)
11-Obje (metalden oyuncak kamyon, bir de hediyesi prenses laila heykeli, serçe parmağım kadar)
12-Siyah kart (lazerin önüne koymak için bildiğin siyah karton, iki kartvizit boyutunda, ikiye katlanmış)
13-Beyaz kart (lazer ışınının alanını test etmek için bir kartvizit boyutunda)
14-Kaplanmamış film levha (bildiğin cam, kartvizit boyutunda)
15-Toplam 8 sayfa doküman (her şeyin a) 7 yaşındaki b) Iqsu 70 düzeyindeki herkesin anlayabileceği şekilde döne döne anlatıldığı)
Ve bütün bunlar masada kurulduğunda toplam iki karışlık yer kaplayan gayet çocuk oyuncağı bir düzenek sağlıyor ve kutunun neden 1,5 kg tuttuğunu da anlamış oluyoruz. Ne hoş! Bütün bu -saçmalık demeye dilim varmıyor, tanımlayacak kelime de bulamıyorum- ulaşmak için 250 ytl bayıldığımızı ve bir ay beklediğimizi hatırlamamaya çalışarak holografik levhalar dışında her şeyi açıp çalışıyor mu diye deniyoruz. Pleksi parçalar zaten sıfır yaş grubuna hitap eden üç parça lego gibi, yazılı tarafları üste gelecek şekilde kuruluyor. Pilleri yuvalarına yerleştirip bağlantı kablolarıyla diyottan çıkan kabloları kırmızıyı kırmızıya yeşili yeşile gelecek şekilde bağlıyoruz, evet lazer ışınımız yanıyor. Yedi yaşımızı geçeli çok olmasına rağmen çıkan dokümanları baştan sona okuyoruz. Ayna düzeneğini, holografik plakayı bir önünde obje ile biraz da objesiz olarak pozlayarak elimine ettiklerini görüyoruz, aferin diyoruz ve havanın kararmış titreşimin azalmış olacağı gece saatlerini bekliyoruz. Pozlamak için 5 dakikadan 12 dakikaya kadar süre önerdiğini görünce şaşırıyoruz. Yok mu bunun süresi dolunca ışığı kesen bir düzeneği (timer) diye düşünmemeye gayret ediyoruz, siyah karton koymuş ya, bir yandan saate bakacağız, bir yandan elimizde siyah kartonla bekleyeceğiz ve bütün bunları sıfır ses, sıfır hareket ve sıfır ışıkla yapacağız. İçimizden bir ses ‘oldu canım!’ diyecek, ama kulak asmayacağız…
İlk gerçek deneme için hazırız. Hava kararmış, bütün perdeleri kapatmışız, odada ışık veren her şey ya kapatılmış, ya üzeri örtülmüş, evde titreşim yaratabilecek hiçbir elektrikli alet çalışmıyor, gecenin zaten onikisi olmuş, kapı, telefon çalma ihtimali yok, masanın üzerine düzeneğimizi kurmuşuz. Lazerimizi tutacağına monte edip, holografik plakamızı çıkarıp yerine koyacağız ve pozlayacağız.
İşte burada 5inci maddedeki klips devreye giriyor. Lazeri monte etmek dediği şey çapı bir santim bile tutmayan minik silindir şeklindeki ucunu tam ışın ayırıcı hizasında ayakta duran pleksideki tam ona göre yapılmış deliğine yerleştirmekten ibaret. Hatta bir halkası var, tam oraya kadar kolaylıkla geçiriyoruz ve tık ettiğini görüyoruz. Buraya kadar her şeyi kullandık, bir tek elimizde metalden yapılmış, ağzı testere şeklinde yaylı bir klips kalıyor. Kılavuza göre o klips, lazeri hiç titreşmeyecek şekilde sabitlemek içinmiş. İnternetteki diğer kaynaklardan 20 nanometrelik titreşmenin bile hologramımızın oluşmasını engelleyeceğini okumuşuz ya, aman deyip onu enine mi boyuna mı tutturacağız derken elimiz kayıyor ve ışının çıktığı silindir kısmın arkasındaki mikroskobik boyuttaki diyotu kıstırmış oluyoruz ve hafif bir yanık kokusu ile beraber lazerimizin bir daha yanmamak üzere sönmesine şahit oluyoruz.
Iq seviyemizi sorgulamakla aldığımız yeri suçlamak arasında gidip gelen zihnimizi bir çare bulmak üzere çalıştırarak ve bu arada karşımıza çıkan herkese bu hikâyeyi anlatarak kafasını ütülemekle geçen bir haftadan fazla bahsetmek istemiyorum. Çare bulma konusunda yaptıklarımı özetlemek gerçekleşmeyen ilk denemeden başarısız ilk denemeye geçişin anlaşılması için yeterli.
İlk olarak litiholoya bir elmek yazıp yaptıklarımı anlattım ve ‘üzülmeyin, diyottan çıkan kabloları biraz oynatın eğer hala çalışmıyorsa biz yenisini 12 dolar ve yol parası karşılığında göndermeye hazırız’ cevabını aldım. Daha sonra sitesinde eğer bu setle hologram yapamadık diyorsanız paranızı iade etme garantisi veriyoruz yazdığını görünce yaptığımın ne büyük bir safdillik olduğunu anladım ancak çok geçti.
Bu seçeneğin astarı yüzünden pahalı olacağına (12 artı 44 dolar) kanaat getirdikten sonra zerre kadar elektronikten anlamadığımı tüm dünyaya ilan etmek pahasına elektronik forumlarına yazdım; benim bir lazer diyotum var, çalışıyordu, ama ben böyle böyle yaptım artık çalışmıyor, nasıl düzeltebilirim? Gelen cevaplar ‘o bir daha çalışmaz, yenisini al’ şeklindeydi.
Bu cevabın tekrarlanması hiç hoşuma gitmedi ve küstüm onlara, internette araştırmaya devam ettim. Hadi almaya kalktık, nereden alacağız derken karşıma İstanbul’un bilmediğim başka koordinatlarında (merter) bir firmanın tam da bozduğum diyottan (kırmızısı yeşili mavisi), ona uygun güç kaynağını (bendeki pil paketinin benzerleri) ve hatta onu tutturabileceğin aparatı sattığını öğrendim. Dalga boyundan tut, kullandığı güç birimlerine kadar gayet teknik detaylarına ulaşabildiğim bu ürünlerin fiyatını sordum, en ucuzu 45 dolardan başladığı cevabını aldım ve oha dedim.
Yılmadım, evde hologram yapan bir amcanın sitesini buldum (buna da daha sonra değineceğim) 5- 10 dolarlık lazer işaretleyicilerle (bir ara pek moda olan lazer pointerlerden bahsediyor) hologram yapılabileceğini iddia ediyordu. Kulağıma çok hoş geldi ve lazer işaretleyici aramaya başladım. Teoride bir lazer işaretleyici alacağız, içini çıkartıp aynen setimizde olduğu gibi pillerimize bağlayacağız şeklinde gayet basit görünüyordu. Pratikte ise iki teknoloji mağazası ve dev bir market gezip, bulamamak, Office 1 mağazasında bozduğumuzla aynı sınıfta bir ucu kalem, diğer ucu fener artı lazer olan işaretleyiciye razı olup ilk başarısız denememizde kullanmak üzere 12,83 ytl ödeyip satın almak şeklinde gerçekleşti. Arada geçen günlerde araştırmaya, diyot nedir, lazer nedir, lazer sınıfları nelerdir öğrenmeye ve denemelerin arasında iletmek üzere bir köşeye istiflemeye devam ettiğimi belirterek bu gereğinden fazla uzayan mesajı bitiriyorum.
Bir sonraki yazı konusu: İlk gerçek deneme.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:05
0
sesli koro
Kategorisi: nasıl hologram yapılır
10 Haziran 2006
Merhaba
Hologram teknolojisini öğrendiğimde kendim yapmayı kafaya koymuştum diye başlamak isterdim. Bahsettiğim zaman bundan yaklaşık üç yıl önceydi ve aslında felsefesi çok çarpıcı gelmekle birlikte teknik kısmına pek de kafam basmamıştı. Aradan geçen süre içinde ve hala nasıl hologram yapılmaz konusunda epey bir çalışmam oldu, oluyor. Ancak son zamanlarda yaşadığım bir takım tesadüfler nasıl hologram yapılırı da deneyimlemenin sırası geldiği yönünde. Bunun üzerine ben de bir hayalimin daha kırılmasını göze alarak henüz hiçbir hologram yapmadığım halde bunu bloglamaya başlıyorum.
Neden hologram konusunu açıkladıktan sonra neden blog konusu hakkında bir cümle yazmak isterim. Blogların halihazır internet sayfalarından, kişisel internet sitelerinden daha çok hayatı yansıttığına inanıyorum. Amacım ilk başta hologram yapmaktı. Bunun için ilk adımı atmam 3 yıl aldı. Eğer yan amacım hologram yapımı hakkında türkçe bir site yapmak olsaydı bunu yapmam birkaç 3 yıl daha alabilirdi. Hoş, hologramın mucidi Dennis Gabor'un hologramı daha lazerler keşfedilmeden önce bir tesadüf sonucu icat ettiğini düşünürsek benim hologram yapamayarak geçen birkaç yılımın tarihte pek bir kayıp olmadığı anlaşılır. 1971'de hologramın icadı ve gelişimi hakkındaki çalışmaları sayesinde Nobel Fizik Ödülü alan Gabor otobiyografisinde hologramın tohumlarını attığı 1950-53 yılları arasındaki çalışmaları hakkında '20 yıl erken çalışmaya başlamışız' diyor.
Böylece hologram yapımı hakkında türkçe teknik kaynağın olmamasını fırsat bilerek, teknik, felsefik tüm öğrendiklerimi izleyebileceğiniz hologram blogumu açıyorum. Hayırlı, uğurlu olsun!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
14:59
0
sesli koro
Kategorisi: hologram
