22 Ocak 2007

Güvercinler…



Beş yıl öncesine kadar Ankara’da çalışıyordum, Tandoğan’da sivri, uzun bir binada. Kapıda bir simitçimiz vardı, o güzel gevrek Ankara simitlerinden satardı kahvaltı niyetine. Sabahları simit aldığımızda susamları masaya dökülmesin diye müsvetteleri kullanırdık. Sonra kâğıdın üzerindeki susamları pencerelerin pervazına döker yandaki bina ile arada kalan boşlukta grup halinde uçan güvercinlerin fark edip gelmelerini izlerdik. Bizim kahvaltımız, onların da kahvaltısı olurdu. Epey tanışık olmuştuk güvercinlerle, artık hangileri dişi hangileri erkek ayırt edebiliyordum mesela. Sayılarını tam olarak hiç bilmesem de biz onları, onlar bizi biliyorlardı.

Cuma gününden beri yazılanları okuyorum. Bir yandan da feci bir diş ağrısı çekiyorum. Sanki söylemem gereken şeyler var da söyleyemiyormuşum, onların ne olduğunu bile tam olarak bilemiyormuşum gibi… Artık aramızda olmayan tüm güvercinleri ve güvercin tedirginliğindekileri görüyorum.

15 Ocak 2007

Derki, Derim ki...

Hani burada fraktal geometriden ve onun hakkında yaptığım şeyden bahsetmiştim ya! İşte derki'nin 20. sayısı ile bahsettiğim pek birşey sayılmayacak yazım da netteki yerini aldı. Haber vereyim dedim :) Burada da derkinin yine dopdolu ve bir marta kadar başbaşa olduğumuz 20. sayısı, afiyet bal şeker olsun...

10 Ocak 2007

Almanak 1988

1988’de ne yaptığımı hatırlamayı deniyorum. Net bir şey gelmiyor aklıma. 12 yaşımda olduğuma göre ortaokula gidiyordum, hologramın hesinden haberim yoktu, aklım beş karış havadaydı, tek derdim yeni yeni çıkan video klipleri izlemek, yabancı şarkıların sözlerini anlamaya ve ezberlemeye çalışmaktı. Saçlarının yarısını kazıtmış ciyak ciyak bağıran bir kız vardı mesela, girls just wanna have fun diyordu… Sonra Madonna çıkmış la is la bonitayla sallıyordu ortalığı. Bir de kızılderiliye benzeyen erkek gibi sesli bir kız vardı, biraz düşünürsem adını hatırlayacağım…

Daha önce burada sözünü ettiğim Yuri Denisyuk ise 1988’de SSCB Bilim Akademisinin Holografi konusuna bakan bilim konseyinden ayrılıp Fiziksel ve Teknik Enstitüsünde çalışmaya başlamıştı. Bunu 1991’de yayımladığı ‘Certain Features of the Development of Display Holography in the USSR’ adlı makalesinden öğreniyoruz. 1992’de Leonardo dergisinde ‘My Way in Holography’ başlığı ile yer alan 6 sayfalık bu makaleye hologram forumundan Ed amcaya ‘ben Denisyuk amca hakkında bir şeyler karalamak istiyorum, yok mudur paylaşabileceğin bir anekdot’ diye yalvarınca cevap olarak ulaştım. İsteyenlere pdf dosyası olarak gönderebilirim.

Ne diyorduk… Denisyuk amca 1988’de katı hal fiziğinden mikroelektroniğe uzanan bir yelpazede faaliyet gösteren bu enstitüde holografiyi optik hesaplamalara uyarlama merakını geliştiriyordu. Aynı anda başka bir yerde henüz ondokuz yaşında bir kız vardı. Bu kız Almanya’da doğup İngiltere’de büyümüş, Malezyalı annesinden ve Hint-fijili babasından aldığı esmerce bir teni, kapkara gözleri ve hangisinden aldığını bilmediğimiz buğulu mezzo sesi ile doldurduğu ilk albümü müzik listelerine hızlı bir giriş ve haklı bir sükse yapmıştı. Kızın adı Tanita Tikaram, albümün adı Ancient Heart, hit parçası ise en aşağıda sözlerini gördüğünüz Twist in my Sobriety idi.

Nakaratında gözlerime bak onlar sadece hologramlar diye tekrarlayan bu genç kızın doğduğu 1969 yılında Denisyuk amcanın türlü imkansızlıklar içinde yürüttüğü hologram denemelerinde obje olarak metal bir para kullanmayı akıl edip de düzgün bir hologram yapmasının üzerinden bir yıl geçmemişti, yine makaleden öğreniyoruz. Bütün bunları birleştirince sen ne zaman büyüdün, hologramı öğrendin de şarkı sözü olarak yazdın diye hayretimi ve hayranlığımı ifade etmek istiyorum. 1988’in üzerinden bir ondokuz yıl daha geçtikten sonra bir Pazar günü arabada giderken dinlediğim radyo kanalında bu şarkı çalıp bittiğinde, benim aklımı başımdan alıp gittiğinde öyle hissettim yani: hayretler içinde ve hayran…

tanita tikaram - twist in my sobriety

all god´s children need travelling shoes
drive your problem from here
all good people read good books
now your conscience is clear
now your conscience is clear

in the morning when i wipe my brow
wipe the miles away
i like to think i can be so willed
and never do what you say
and never do what you say

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

we just poked a little pie
for the fun the people had at night
late at night don´t need hostility
the timid smile and pause to free

i don´t care about their different thoughts
different thoughts are good for me
up in arms and chaste and whole
all god´s children took their toll

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

cup of tea, take time to think. yea
time to risk a life. a life. a life
sweet and handsome
soft and porky
you pig out ´til you´ve seen the light
pig out ´til you´ve seen the light

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

look my eyes are just holograms
look your love has drawn red from my hands
from my hands you know you´ll never be
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety
more than twist in my sobriety

07 Ocak 2007

İberia

Şapkadan çıkan son tavşan sayesinde dün akşam gösterime bu hafta giren bir film izledim: Iberia. Cümleyi aslında dansla ilgili bir film olarak kuracaktım, yeterince iyi tanımlamayacağını düşünüp vazgeçtim. Iberia bir film, dansla ilgili değil, dansın kendisi olan bir film, harika bir Flamenko müzikali.

Benim gibi kültür cahillerini aydınlatmak için özetlemek gerekirse, Isaac Albeniz diye bir İspanyol besteci varmış, İberia Süiti’ni ve çeşitli İspanyol müzikleri bestelemiş. Sonra Carlos Saura diye yine İspanyol bir yönetmen varmış, Albeniz’in süitinden ve müziğinden etkilenerek bu filmi yapmış. Film afişinde yer alan –bkz aşağıdaki fotoğraf- Aida Gomez’i daha önce ülkemize konuk olması nedeniyle tanıyordum. Sanırım Carmen müzikali için gelmişti ve geldiği sırada yayımlanmakta olan tv programlarına konuk olmuştu. Üzerinde vücudunu saran, düz, sade bir elbise olmasına rağmen bir şarkılık bir Flamenko yaparak beni mest etmişti.



Alternatif afiş olarak kullanılan bu fotoğrafta ise Sara Baras’ı görüyoruz. Kendisiyle bu film sayesinde tanıştım ve hayran olduğum ikinci Flamenko dansçısı ünvanını verdim.

Filmde birkaç solo müzik dışında tek bir cümle bile geçmiyordu. Bu özelliği en çok hoşuma giden yanı oldu. Ancak yine bu özelliği bir senaryo beklentisi olan izleyicilerin hoşuna gitmeyebilir. Ben film hakkında içinde dans olması dışında bir şey bilmeyerek izlemeye karar verdim ve memnun kaldım. Ancak insanların bir müzikal, hatta bir belgesel izleyeceklerinin farkında olarak gitmesi gerektiğini düşünmedim de değil. İspanyanın şu an sayamayacağım kadar çok olan etnik bölgelerine ya da hayatın düğün, yas gibi belli olaylarına dair müzik ve danslar her yaş grubu tarafından içselleştirilmiş bir şekilde ifade ediliyordu.



Flamenkoyu burun ve topukları çelikten ayakkabılarla ritim oluşturacak şekilde yapılan bir dans sanırken filmde daha çok duyguları ifade eden ve bunun için ayaklardan önce kolları ve üst bedeni kullanan bir dans olduğunu gördüm. Bedenin, kolların duruşunu destekleyen baş ve bakışların yediden yetmişe dansçı olmayan insanlar tarafından yapılan güzel örneklerini izleyince insanda kolaylıkla ‘ben de yapabilirim canım’ hissi uyanıyor. Ancak ayna karşısındaki ilk denemelerde o seviyeye ulaşmak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiği anlaşılıyor. Tek bir kolun sırasıyla tüm eklemlerinin hareketi ve oluşturduğu açının o kadar zarif görünmesi değil, yaşayan ve çığlık atma raddesinde olan fakat çığlığını kelimelerle değil bedeniyle ifade eden insanların dansı Flamenko. Bence yani…

Son bir konu bizim hakkımızda. Dünyada dönüşümlü olarak bir etnisite bir globalizm hakkındaki filmler, müzikler, vs. moda oluyor. Saura’nın bu filmi aslında İspanya’nın içinde olanları dünyaya yayma mesajı olarak algılanabilir. Tamamen İberyaya özgü müzikler ve ispanya markasının sanat dünyasındaki karşılığı olan Flamenko dansı. Böyle düşününce bizim de yüzölçümümüz daha az olmasına rağmen her bölgenin, iklimin, etnik kökenin damgasını vurduğu sayısını bilemeyeceğim kadar çok yerel danslarımız ve müziğimiz var. Şimdi sadece bunlardan ibaret olan bir film izler miydim diye kendime sorduğumda aklıma Anadolu Ateşi ve başarısı geliyor hemen. Evet Anadolu Ateşi ilk sahnelenmeye başladığında işyerinden arkadaşlarla Ankara’dan kalkıp gelmiştik İstanbul’a. Daha sonra İstanbul’da bir ya da iki kez daha izledim ve çok keyif aldım. Tıpkı dün akşam Iberia’yı izlerken aldığım gibi. Acaba dünyanın Anadolu Ateşini, daha doğrusu Anadolu Ateşini yakan enerjiyi, bizi, film olarak izlemesinin zamanı gelmemiş midir hala?!

01 Ocak 2007

Arkadaşımın Aşkısın Fraktal Sanat

Geçtiğimiz yıl blogla ilgili yapmak istediğim şeylerden biriydi fraktal geometri ya da fraktal sanat hakkında bir şeyler çiziktirmek. Hatta bir şeylerden daha çok şey çiziktirmiş olmak, kullandığım programı tamamen çözmüş, birbirinden güzel resimler yapmış ve hatta adım adım nasıl yaptığımı gösteren bir manuel yazmış olmak… Geçmiş zamandan fayda yok. Sanırım bu konu hakkında yapabileceğim en çok şeyi yılın son gününde yaptım ve fraktal geometriden bahsettiğim bir yazı yazıp derki’nin yeni sayısı için gönderdim. Ve tabii ki bunu derki için yaptığımdan burada ikinci baskı yapamıyorum ve pek özenerek yazdığım yazı için yeni sayının çıkmasını beklemekten başka bir şey öneremiyorum…



Ancak bu durum başta bağlantıları paylaşmak olmak üzere bu konuda derkide yapamadığım şeyleri burada yapmamı engellemiyor tabii ki! Söyleyin bakayım siz hiç wiki’de fractal, Benoit Mandelbrot, Mandelbrot set, Julia set, fractal art kelimelerini arattınız mı? Ben aradım buldum, üzerine söyleyecek sözüm yoktur hakim bey! Ben onlardan anlamam diyene Türkçesi de var! Üzerinde durduğumuz bu nokta tam da Scholz’un Mandelbrot’un kitabı hakkındaki yorumunu tekrarlamanın icap ettiği nokta oluyor: vay canına!*



Bu mesajı süsleyen fraktalların ilkinin sahibini hatırlamamakla birlikte pek beğendiğim için bir süredir arka plan olarak kullandığım the Avalanche, ikincisinin de Jos Leys’in 2006 Benoit Mandelbrot Fraktal Sanat Yarışması'nda dereceye giren eseri Indra Family ve üçüncüsünün de fi tarihinde kendi yaptığım Cin Ali olduğunu belirteyim. Hatta düşen çenemi kapatamayıp bu yarışmanın ICM’nin –International Congress of Matematicians (yani uluslar arası matematikçiler kongresi olur) sonuncusu 2006’da Madrit’te olmak üzere dört yılda bir gerçekleştirdiği kongresine bir güzellik katmak için ilk kez düzenlendiğini de ekleyeyim ve konuyla gayet ilgisiz bir soru sorayım:

İnternete Sunnyvale California’dan bağlanan ve buraları gün aşırı ziyaret eden sadık ve bir o kadar da gizemli okurumu bir yorum yazmaya yöneltmek için benden başka kimsenin merak etmediği başka hangi konular hakkında yazmam gerek acaba? İstatistiklerde görüyorum, merak ediyorum, kimdir, nedir, bu sadakatin sırrı nedendir diye… Gördüğün gibi burada kendimi bir şey zannetmek için epey çaba sarf ediyorum, meraktı interaktiviteydi ayağına topu sana attım, sen de bir el atıp yardımcı olursan sevinirim diyecektim :) Sessiz kalıp içinden işim olmaz dersen de canın sağolsun arkadaşım!




*Kaos, James Gleick, Tübitak Yayınları, 1995, sayfa 120:
Matematikçiler ve teorik fizikçiler Mandelbrot’un çalışmalarına ilgi göstermezken Scholz fraktal geometri araçlarını alıp hemen kullanmaya hazır olan tamamen pragmatik karakter yapısına sahip bir araştırıcıydı. Benoit Mandelbrot’un adını 1960’lı yıllarda, Mandelbrot’un daha iktisat alanında çalıştığı günlerde duyduğunda, Scholz da MIT’de lisansüstü düzeyinde öğrenciliğine devam ediyor ve vaktinin büyük kısmını depremlerle ilgili çok zorlu bir konuda harcıyordu. Büyük ve küçük depremlerin dağılımının özel bir matematik paternini takip ettiği, bunun da serbest piyasa şartlarının bulunduğu bir ekonomideki kişi başına gelirlerin dağılımına hükmeder görünen boyutsuzlaşma paterninin aynı olduğu yirmi yıldan beri artık gayet iyi anlaşılmış bulunuyordu. Yapılan gözlemler, bu dağılımın dünyada, depremlerin sayılıp ölçülebildiği her yerde bulunduğunu gösteriyordu. Depremlerin ne kadar düzensiz ve öngörülemez olduğu bir yana bırakılırsa ne türden fiziksel süreçlerin bu düzenliliği izah edebileceği sorusunu sormaya değerdi. Ya da Scholz’a öyle geliyordu. Sismologların birçoğu bu olguyu böylece kaydedip işlerine devam etmekten dolayı gayet mutluydular.

Scholz Mandelbrot’un adını hatırladı ve 1978’de bol resimli acayip ukala ve denklemlerle dolu bir kitap satın aldı. Kitabın adı Fractals: Form, Chance and Dimension (Fraktal- Şekil, Tesadüf ve Boyut) idi. Sanki Mandelbrot evren hakkında bildiği ya da şüphe ettiği ne varsa hepsini karman çorman edip bu tek ciltlik eserin içinde toplamıştı. Birkaç yıl sonra, hem bu kitap hem de bunun genişletilmiş ve gözden geçirilmiş şekli olan The Fractal Geometry of Nature (Doğanın Fraktal Geometrisi) yüksek matematik alanında şimdiye kadar hiçbir kitaba nasip olmayan bir satış rakamına ulaştı. Bu kitap üslup bakımından takibi zor ve okuyanda umutsuzluk yaratan bir eserdir, yer yer de esprili, edebi ve saydamsıztır. Mandelbrot da eserini ‘bir manifesto ve bir derleme’ olarak adlandırmıştır.

Başka bir, iki bilim dalında faaliyet gösteren, özellikle tabiatın malzeme bölümü üzerinde çalışan birkaç bilim adamı gibi Scholz da bu kitaptan nasıl yararlanacağını anlayabilmek için yıllarca düşünüp durdu. Hiçbir tarafında açıklık yoktu. Scholz, Fraktalar kitabından bahsederken, ‘Ne nasıl yapılır itabı değil bir vay canına kitabıdır’ diyordu…

24 Aralık 2006

Dansınız Karakterinizdir

Gün geçmiyor ki bir dans etkinliğine katılmayayım sayın izleyiciler. Bir aktivite bir aktivite sormayın gitsin! Bu haftasonunun kısmeti de böyleymiş, Cuma Tango Pasion, Cumartesi Dansınız Karakterinizdir, bugün Pazar, dans dersime gitmek için evden çıkmadan önce hemen Tuncay Vural’ın dün akşam izlediğim stand up şovu hakkında birkaç satır yazayım, tam olsun.

Öncelikle bütün dans etkinliklerinden haberdar eden ve bu etkinlikleri cömertçe biz okurlarıyla paylaşan ve asla spam göndermeyen –bu devirde o da önemli- sevgili dancentrum.com'a teşekkür ediyorum. Nitekim dün akşamki gösteriyi onların davetlisi olarak izledik ve pek beğendik.



Tuncay Vural, net iki saat süren dolu dolu bir gösteri hazırlamış. 22 yıllık dans hayatında ki bu bilgi görüntüsüyle tam bir çelişki oluşturuyor, eğer bahsettiği dans hayatı 3 yaşında başlamadıysa, dansa bakışımıza dair gözlemlediği ve keşfettiği bulguları bizimle paylaşarak, dans ederek ve ettirerek geçen şov bittiğinde salonda bu kadarcık mıydı anlamında bir aaa sesi yükseldi. Gösteri boyunca topluma ayna olduğu anekdotlarda gülmekten yıkılanların sesi daha yüksekti gerçi ya… Şişli Belediyesi Kültür Merkezinin, küçük, samimi salonu mekan olunca gayet interaktif geçen bir şovdu ve tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Kapanıştan hemen önce gösterdiği, kaslarımızı çalıştıracak ve oturduğumuz yerde yapabileceğimiz hareketler de yanımıza kar kaldı. Az önce araştırma yaparken rastladım, bununla ilgili bir vcd’si varmış hatta. Buradaki örneklerini izledim, pek eğlenceli görünüyor…

23 Aralık 2006

Tango Pasion

Arjantin ruhunun Broadway sihri ile buluştuğu yer!



Tango grubunun buradaki resmi sitesini açtığınızda başlıkta yazan cümlenin ta kendisi olur bu açılış cümlemiz. Eğer Cuma akşamı gösterilerini izlememiş olsam ben söyleyenlerin yalancısıyım diyerek aktarırdım. Ancak o iki saatlik muhteşem şovdan sonra… Konuşmakta bile güçlük çekiyorum desem yeridir.

Neyse ki konuşma güçlüğü kalıcı olmadı. Gösteriden sonra nette bir miktar araştırma yapabildim, Türkiye turundaki gösterilerini yazım hatalarıyla geçtiklerini gördüm, sizi şirin şeyler, diye ona bile sevindim. Pul kadar da olsa aşağıdaki fotoları buldum. Daha ne olsun derken sitelerindeki videoyu izledim. Tavsiye ediyorum, meraklısı varsa mutlaka izlesin. Hakkında yazılacak bir şey değil bu, yaşanacak bir şey!



Tangocu değilim ben, Latin öğreniyorum şu sıralar. Eğlenceli, neşeli, herkesle yapılabilecek sosyal bir dans olduğu için. Tangonun imajı da içeriği de daha ağır, derin anlamlar içeriyor. Denememiş olmama rağmen öyle herkesle tango yapılmaz gibi geliyor. Ancak bu grubun gösterisini izlerken öncesinde beton bir duvar oluşturan bu önyargılar tül bir perdeye dönüştü ve bütün bunların sadece bahane olabileceğini kesinleştirdi. Sanırım profesyonelliğin anlamı burada belli oluyor.

İlk yarıda renkli kostümler ve bir tango kulübü dekorunda dans eden dansçılar ikinci yarıda bayanlar siyah, erkekler smokin giymişlerdi. Toplam altı çift vardı ve senkronize yapılan gösteriler çok azdı. Onun yerine teatral ambians korunmuş, her çiftin hikayesini ayrı ayrı anlatmasına izin veren bir koreografi oluşturulmuştu. Dönemin modasını yansıtan kostümler bayanlarda hep zarifti. Renkli ya da siyah, bacaklar rahat hareket etsin diye bir yandan derin bir yırtmaç bütün elbiselerin ortak yönüydü. Bir tek ilk yarıda erkeklerin kavuniçi renginde ya da çubukları bir karış aralı tafta takım elbiseleri iyi ki erkek modası diye bir şey icat edilmiş diye düşünmeme neden oldu o kadar. Detaycı bir kişilik olarak oturduğum yerden bayanların ayakkabılarına kadar inceledim ve en çok hayran kaldığım yer de orası oldu. O topukları ve kopçaları lame kendisi siyah olan ayakkabılar bir geceliğine dahi olsa hayallerimi süslemedi desem yalan olur. Bir de o ayakkabıları giymek o hatun gibi dans etmemi sağlasaydı, başka ne isterdim?!

Aklıma gelmişken hemen bahsedeyim. Bir süredir cumartesi öğlenleri bbc prime’da Strictly Come Dancing’i izliyorum. Tesadüfe bakın ki bugünkü programın sonunda tüm yarışmacıların katıldığı bir tango şovu vardı. Önce vtrleri sonra da bir şarkılık şovu izledikten sonra Tango Pasion’un ne kadar tutkulu ve akıcı olduğunu idrak ettim. Kostümler, koreografi yine üzerinde profesyonellerin çalıştığı konulardı üstelik her çiftin bir eşinin dans öğretmeniydi ancak bütün bunlar ne kadar yolun başında oldukları gerçeğini değiştirememişti. Belirtmeden geçemedim…



Bu kadar yazmışken arama motorlarını şaşırtmak için dansçıların ve koreografın ve yapımcının isimlerini de geçelim. Dansçılar;
Julia Hiriat Urruty & Juan Corvalan
Graciela Garcia & Osvaldo Ciliento
Claudia Diaz & Alberto Morra
Viviana Fortino & Omar Mazzei
Carla Chimento & Claudio Orso
Mariela Cerrezuela & Jesus Velazquez

Koreografi; Hector Zaraspe ve Osvaldo Ciliento. Osvaldo Bey aynı zamanda sanat yönetmenliğini yapmış. O pek beğendiğim ayakkabıların ve kostümlerin müsebbibi Emmylou Latour’u yazmasam olmaz. Bir de Mel Howard var ki o da bütün bu şaheserin yaratıcısı olarak anılıyor, elleri dert görmesin!



Buraya kadar dans kısmıydı. İşin bir de müzik kısmı var ki, onun için de ayrı bir mesaj yazmak gerekir. Böyle bir şovda canlı müzik tabii ki fark yaratırdı. Ancak bu canlı müziği başarısı en iyi tango orkestrası ödülü ile tescillenmiş Sextete Mayor orkestrası yapıyor olunca fark müthiş boyutlara ulaşıyor. Bir de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz solist Guillermo Galvé’nin söylediği şarkılar vardı ki tek kelimesini anlamadım, ancak bütün duyguları hissettim. Kulağımıza tanıdık gelen tango parçalarıyla iyice artan ritmin ardından şovun bittiğini belirten selamlamaya geçildiğinde tek bir şey düşündüm: Bize müziği ve dansı verdiğin için teşekkürler!

17 Aralık 2006

Yuri Denisyuk Kimdir Bilir misiniz?

Bugün size biraz ondan bahsedeceğim… Hologram tarihine 1962’de beyaz ışıkta da görünen ilk hologramı yaparak giren Denisyuk amca 1927’de Soçi’de gözlerini açmış ve bu yılın 14 Mayıs’ında aramızdan ayrılmış. Literatürde white light transmission holography olarak geçen, Türkçeye, günışığında görünen bildiğin hologram olarak aktarabileceğim buluşunu bir şema yardımıyla incelemeden önce Gabor’un şemasını hatırlayalım.



Daha önceki bir mesajda –lütfen beni aratmayın şimdi- bu tarz bir hologramın (laser transmission) holografik plakada, önünde duran objeye çarpıp ulaşan lazer ışınıyla (obje ışını), direkt giden lazer ışınının (referans ışın) oluşturduğu girişim deseninin, referans ışın ile aydınlatıldığında izlenebilen 3 boyutlu görüntü olduğunu anlatmıştık.

Denisyuk’un şemasında ışınların izlediği yol aynı olmakla birlikte düzeneğin 90 derece kayarak objenin plakanın altında (Gabor’un şemasına göre arkasında kalıyor) sabit bir düzlem üzerinde uzandığını görüyoruz. Hologramın da, iğne deliğinden geçirilip çoğaltılan ışın (referans ışın) ile aynı ışının objenin her noktasından yansıyıp (sinyal ışını) plakaya ulaşan ışın ile birlikte oluşturdukları girişim deseninden oluştuğunu görüyoruz. Bu sistemi uygulayabilmek için kullandığımız holografik plakanın önceki örneklerinden çok daha yüksek çözünürlüğe sahip ve şeffaf olması gerektiğini ekleyip gün ışığında istediğimiz açıdan bakarak göreceğimiz hologramların tadını çıkarabiliriz.



Buraya kadarki işin basit kısmıydı. Bir de hologram tarihinde geçen, ‘Denisyuk, Lippmann fotoğrafçılığını holograma uyarladı’ kısmı var ki sadece bu cümle bile sırada yenecek birkaç fırın daha ekmeğe karşılık geliyor. Gerçi fotoğrafla uğraştığım yıllardan hatırlamıyor değilim, Lippmann, fotoğraf henüz doğmakta ve ışığı tek bir noktada toplayacak mercekler kullanılmasına yıllar var iken ışığı iğne deliğinden geçirerek fotoğraf yapmasıyla 1908 yılının Nobel fizik ödülünü kaptı. Elimizde bunun hologramla ilgisini kuran güzel bir makale de var, başını sonunu güzel güzel holograma da bağlamış. Hadi bakalım, meraklısı varsa okusun, anlasın, bize de anlatsın. Bunun için beni bekliyorsanız, birazcık daha bekleyeceksiniz…



Son olarak burada yazılanların şu ve şu sayfalarda yer alan bilgilerin bir özet/ çeviri/ derlemesi olduğunu belirtmeyi ve Denisyuk amcanın elinde TEHLİKE tabelasıyla ‘sonunda kızlar beni fark edecek’ diyerek gülümsediği bir fotoğrafını forumdan araklayıp buraya koymayı bir borç bilirim. Gülüşüne bakılırsa ardından yazıldığı gibi matrak bir kişiliğe sahipmiş, toprağı bol olsun diyorum.

16 Aralık 2006

Bir Hologram Kursu Daha…

Bir hologram kursu daha buldum inanmazsınız! Benim inanamadığım ise bu siteyi neden daha önce bulmamış olduğum. New York’un göbeğinde bir Hologram Stüdyosunun olduğunu biliyordum. Gabor’un o stüdyoyu açarken çekilmiş bir fotosuna rastladığımı çok net hatırlıyorum. –gezmeye biraz ara verip nereden hatırladığımı bulup buraya da koysam hiç fena olmaz- Ancak o stüdyonun yıllardır beleş bir galeriyi hologram meraklıları için açık tuttuğu yetmezmiş gibi bir de portre hologram yapımı, hologram sınıfları gibi birçok fasiliteyi daha barındırdığını bilmiyordum. Dün öğrendim…

Evet dün, size biraz Denisyuk’dan bahsetmek için tırım tırım aranırken rastladım holographer.com’a. Üstelik giriş sayfam Jason Sapan’ın dünyanın bir dolu ünlüsüyle –içlerinden birinin Yuri Denisyuk olduğunu belirtmeme gerek var mı?- çekilmiş fotolarının olduğu albümüydü! Sen tut onca yıl yok hologram yapıyorum, yok titreşim ölçüyorum diye kendini labratuarlara kapat ve sosyal bir varlık olduğunu inkar et! Hiç olacak şey mi? Hologramın bu kadar gözünü çıkarıp da hologram forumuna üye olmamak aklımın aldığı şey değil. Dünya üzerinde on tane forum yok ki, hepi topu bir tane var zaten… -evet haber görünümlü reklamları izlediniz, bu reklamın amacı eğer hologram forumuna üye olsaydı biliyor olurdum mesajını yayarak kalbimizi bir nebze olsun rahatlatmak, işe yarıyor mu derseniz, eh işte-

Gerçi böyle bir domaini ilk elden –olduğunu varsayıyoruz- alabilmiş olmak zaten bu işlerde ne kadar eski olduğunu anlamak için yeter. Ben hala ilgiliyim sanıp bu işlerin kilit adamlarına yeni rastlıyor olmama esef ediyorum. Kendimize haksızlık etmeyelim yine de, dünyanın yüzde 98’ine göre hologram konusuna ilgiliyim, ben sadece yüzde 99’una göre ilgili ve bilgili sanıyordum kendimi. Öyle olmadığım gerçeğiyle yüzleşmem şaşkınlık yarattı, o kadar.

11 Aralık 2006

3. Salsa Cumhuriyet Kupası

Dansı, bakıyorum, profilimde beni enterese eden şeylerin ilki olarak yazmışım. Peki nasıl oldu da şimdiye kadar hologram yapmamanın yollarından biri, hatta en keyiflisi olarak dansla ilgili tek bir mesaj bile yazmadım ben de hayret ediyorum. Sanırım bunun için dün akşam gerçekleşen 3. Salsa Cumhuriyet Kupası gibi bir olayın gerçekleşmesini bekliyordum!



Kupanın gerçekleştiği Maslak Venue sanırım artık tamamen kapalı Refresh Venue adında bir yer olmuş. Ölçek bakımından düşününce kupanın popülasyonunu kaldıran başarılı bir seçim olmuş. Genel olarak yarışmanın programda yer aldığından daha geç başlaması dışında bir aksaklık yoktu.

Profesyonel çiftler, show çiftleri ve show grupları sırayla yarıştılar. Profesyonellerde ve show gruplarında birinciliği Antalyalılar (Esin Teke- Emre Çay) kaptı. Show çiftlerde ise aşağıda fotoğrafını gördüğünüz grup birinci oldu. Okullu dansçılardan olan iki delikanlıdan (Ümit Yumlu- Osman Aydın) oluşan bu grup yöresini bilmemekle beraber halk oyunlarından biri olduğunu bildiğim, fi tarihinde muhtemelen trt 2 de gördüğüm bu türü salsaya uyarlamışlar. Orijinal olmasına orjinaldi ancak ikinci grup olarak çıkan lastik gibi bir kız ve erkekten oluşan ve gecenin en enerjik showunu sunan Bursalı grubu (Sevgi Nur Bayraktar- İlker Gülcan) tartışmasız birinci olacağını düşündüğüm için birinciliği kapmalarına şaşırdım. İsimleri Hülya ve bişey diyesim geliyor, -kupa hakkında yazacağın belli, yanında kağıt kalem var, insan unutmamak için not alır değil mi- olan o çift hatırladığım kadarıyla çakmaktaşlardan (Esra Aydın- Hazım Muzaffer Gür Ankara) sonra gelip üçüncü oldu.



Profesyonel kısımda da benim favorim başkaydı. Antalyalı grubun performansını beğenmekle birlikte birinci olmalarına şaşırdım. Belki dansçıların vücut kütle endeksinin 18 civarında olmasını kıskanmışımdır, belki de dansı nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda öğreneceğim şeyler vardır, belki ikisi de geçerlidir. Puanlama sistemi daha önce karşılaşmadığımız bir sistem olduğu için açık puanlama yapılmasına rağmen onlar da şaşırdı. Üçüncülüğü yine Antalya’dan katılan bir başka çift (Gülşen Karatoprak- Volkan Akkaya) aldı. Birinci ve üçüncü olan bu çiftlerin oluşturduğu show grubu (Los Diablos) bu alanda yine birinci oldu. Show gruplarında yarışan zaten dört grup vardı. İkinciliği hababam sınıfı koreografisi (Salsa a la Turca İstanbul), üçüncülüğü gördüğüm en fırlama delikanlının başını çektiği fat boy slim isimli dört kişilik grup, dördüncülüğü ise rueda yapan Kocaeli grubu aldı.

Yarışmalar ve ödül törenleri bittiğinde saat onikiye geliyordu. İzlenen onca güzel dansa rağmen aklımın bir köşesinde pek methedilen showlar vardı. Show yapacak çiftlerin ikisi de aynı zamanda jüride yer alıyordu: 2005 ve 2006 da dünya şampiyonu olan İtalyan çift Stefania Ressia ve Giorgio Bocca ile show salsa dalında kısa sürede dünya çapında ünlü olan İspanyol çift Roi Vasquez ve Talia Alvarez. Jüride adını özellikle anmamız gereken bir de Carlos Paz vardı ki kendisi Türkiye’ye salsayı getiren, ilk hocaları yetiştiren isim olarak biliniyor.

Buraya kadar gelmişken showlardan bahsetmek istiyorum, anlatacak kelime bulamıyorum. Süperdi! Stefania ve Giorgio iki showunda da aksesuar kullanımına dayalı koreografiler oluşturmuşlar ve bunda da çok başarılıydılar. Şampiyon olmaları boşuna değil yani. Düşününce teknik olarak zaten bütün detaylarını ustalıkla halletmiş dansçılar söz konusu olduğundan işe aksesuarları katmak fark yaratmak için etkili bir yöntem olmuş. Aksesuarlardan biri kendilerinden büyük bir plaj şemsiyesiydi dersem belki gözünüzün önünde canlanabilir…

Türkiye’ye ilk kez gelen Roi ve Talia da akrobatik salsanın tam anlamıyla gözünü çıkardılar. Onların showunda aksesuar kendi bedenleriydi. Öyle şekilden şekle girdiler ki Roi’nin bir tek Talia’yı top gibi sektirip basket atmadığı kaldı diyebilirim. Talia’nın o en zor, esneklik gerektiren figürlerde tüm mimiklerini kullanması, ben böyle de rahatım havaları tam bir profesyonellik ürünüydü sanırım.

Showların aralarında ve sonrasında gördüğüm en büyük Latin parti başladı. Tüm yarışmacılar, organizasyonda çalışanlar ve o zamana kadar dans etmek için yerinde zor bekleyen biz izleyiciler kendimizi piste attık. Neyse ki pist hepimizi alacak kadar büyüktü. Parti başlayınca duman üreten ve elinde kadehle dolaşan insanlar da eklendi ancak genel görünüm tam bir festival karnaval kutlama havasındaydı. Öyle ki sevgili hocamız Cihat Can ile katıldığımız Murphys gecelerinden sonra salsa ateşinin battal boyu böyle oluyormuş diye düşündüm.

07 Aralık 2006

Ne bulmuşuz ne?!

Kasımın sonlarıydı çarşaf çarşaf ilanlarla çıktı erke. Basın toplantısından, internet sitesinden, türlü türlü haberlerden bir yumurta çıkmasını bekliyor, lazerleri, fotonları, atomaltı tanecikleri okuduğum gibi okuyabileceğim, anlayabileceğim bir dokümanı hala bulamıyorum.

İşte kendi resmi sitesi, forumu, Türkçe vikideki başlığı (buluşlar/ sözde bilim kategorisinin altında olması pek manidar ancak işler böyle gelişiyor, galileoyu da afaroz etmişlerdi zamanında) burada. Gazetelerden bloglara kadar yer alan milyon çeşit haberi yorumu saymıyorum bile. Açıklanan kısa ve net:

…çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesi…

Üstelik;

…bu buluşun bilimsel açıklaması mevcut bilgiler ile yapılamamaktadır. Buluşun dayandığı bilimsel esaslar bilinen fizik kaidelerinin bazılarını içine almakla birlikte bu kaideleri genişletmektedir. Doğada var olan ancak mevcut sistemler ile faydalanılamayan bir enerji kaynağı, Erke dönergeci metodunda maddenin atalet özelliği kullanılarak güç alınabilir bir hale getirilmektedir…

Ve de;

Erke dönergeci sistemi ile çalışan ilk ürün olarak seçtiğimiz ve herhangi bir yakıt gerektirmeyen elektrik üreteci 2007 yılında halkımızın kullanımına sunulacaktır.

E güzel diyorum… Şuncacık bilgiyle kayda değer birkaç laf etme yeteneğimiz sınırlıdır. Öyle, bu kesin kanser yapar, biz bi halt ettik üçüncü dünya savaşı kapıdadır, olur mu canım öyle şey, biz Türkler neyi bulmuşuz ki, kopyadır bu kesin… gibi geyikleri ve daha fazlasını başkalarının yaptığını üzülerek fark ediyorum.

O cihetten yine orijinal olmayı tercih ederek tamamen imgesel ve simgesel boyutta içimden geleni yazıyorum. Sevdiğim bir söz vardı, okuduğum halini ve kimin söylediğini hatırlamıyorum ancak ‘birşeyin imkansız olduğunu bilmeyerek gerçekleştirmen mümkündür’ anlamına geliyordu ve çocuklarla ilgili bir örnekle devam ediyordu. Benim de belirgin bir çocuksu yönüm olduğu için böyle olmasını, olabilmesini çok sıcak karşılamış ve bir ara mottom haline getirmiştim. Sonra cehaleti yüceltmenin pratik bir yararını göremeyip unutmuştum ki yine hatırladım bu naif yaklaşımı…

Fizik hakkında okuduğum iki satırlık bilgi döne döne bildiklerimizin bilmediklerimizin yanında çok çok az olduğunu söylediği için öyle fizik kaidelerini genişleterek ancak açıklanacak şeyler karşısında hadi canım sende şeklinde bir tavır almaktansa kabaran iştahımı gözlüyorum. Tamam ikisi farklı şeyler ancak yine de Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyesim geliyor.

Bu gibi bilgiler insanın kafasını karıştırıyor, doğrudur. En basitinden, her gün haşır neşir olduğumuz para konusu var. Yenidünya anlayışında dünyada herkese yetecek kadar para olduğu, bunun aksinin geçerli olmasının ise tamamen bir bilinç meselesi olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Gelir tüketim dengesizliğinin bir tarafta açlıktan kırılan, diğer tarafta obeziteden çatlayan kıtalar yaratması falan hep hikayeymiş. Kaydi uygulamalardan fizikiye geçmiş bir bankacı olarak yüzde yüz eminlikle söyleyebilirim ki zaten insanlara istedikleri kadar parayı fiziksel olarak verseler kimse daha mutlu, sağlıklı, kısacası iyi olmaz. Kaydi olarak zaten o uçuk görünen yeniçağ anlayışı geçerli: Fiziki 1 lirayı bankacılık sistemine soktuğunda onunla çok 1 lira alım, ödeme takas teminat vs yapabilir ve onu çoğaltabilirsin. Bankacılık sistemi bunun için vardır ve Allah kuranlardan razı olsundur. Sivil toplum kuruluşu olarak geçinen uluslar arası kurumların yok dünya barışı, yok doğayı koruma, açlıkla savaş gibi manşetlerin ardında kendi keselerini doldurmak üzerine çalıştıklarını bilince –kar amacı gütmeyen kurumlar nasıl oluyorsa kendileri için gayet karlı işler yapıyorlar- bu işler insanın gözüne bambaşka görünüyor. Bu nedenle kendi adıma hiçbir popüler uygulamaya/ felsefeye değil sadece eğitime, bilime, bilinci yükseltecek şeylere destek verir oluyorum. O da başkasından önce kendime tabii ki, herkesin aklı kendine diyerek…

Konuyu döndürüp dolaştırıp yine kendime bağladım, helal olsun diyorum. Zaten çok değil, iki üç yıl önce düşünce gücüyle dünyayı kurtarabileceğine inanmış hatta birkaç kişiyi de inandırmış bir insanım, erke dönergeci merakımı şöyle bir ürpertiyor, o kadar. Benim şu an asıl merak ettiğim konu bunun bizim ve tüm insanlığın bilincini nasıl etkileyeceği konusudur, onu da yaşayıp göreceğiz anlaşılan.

01 Aralık 2006

Derki’nin Aralık Sayısı

Evet evet! Bir ay su gibi geldi geçti, yeni ayın ilk günüyle birlikte derki’nin yeni sayısı çıktı. Bilin bakalım bu sayıda neler var? Açıkçası detaylı okuma fırsatım henüz olmadı ancak birbirinden ilginç ve güncel konular içinde benim yazdığım bir yazı olduğunu biliyorum ve özellikle hologram hakkında olması nedeniyle bunu buradan ilan etmekte bir sakınca görmüyorum: buradan direkt olarak hologramcılık başlığına, buradan da 19. sayıya ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar…

27 Kasım 2006

Leonardo’nun Dehası



Şehre böyle bir serginin gelip de bir bilim tutkunu olarak ziyaret etmemem düşünülemezdi kanımca. Serginin aralık sonuna kadar süreceğini bilmeme rağmen boş bulduğum ilk pazarımı sütlüceye gidip Rahmi Koç Müzesinde sergiyi gezmeye ayırdım. Biz gittiğimizde saat on ikiyi biraz geçiyordu ve o hali bile bana fazlasıyla kalabalık gelmişti. Çıktığımızda saat iki civarıydı ve kuyruk binanın dışına doğru epey uzamıştı. Otobüsler dolusu gelen öğrenciler ve öğretmenlerinin yanı sıra sergiye katılım beklediğimden yüksekti.

Sergi hakkında buradaki resmi sitesinde söylenenden başka bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Müzenin büyük bir salonu ve asma katı Leonardo’dan kalan çizimlere dayanarak yapılmış maketlere ayrılmış. Hepsinin yanında açıklaması ve çizimlerinin bir örneği bulunuyordu. Eğer öyle olmasa çok fazla şey ifade etmeyebilirdi. Çünkü uzaktan baktığım ve bir şeye benzettiğim her alet istisnasız başka bir şey çıktı. Bana eşlik eden mühendis arkadaşım sağolsun, okusam da anlayamayacağım mekanizmaların hangi makinelerde kullanıldığını ve birçoğunun hala aynı prensiplerle çalıştığını anlatarak Leonardo’nun dehasına duyduğum hayreti artırdı. Adamın yaşadığı yılların koşullarını düşününce müthiş bir bilgi ve hayal gücüne sahip olduğunu çıkarıyorum. Çok zor bir hayat olsa gerek…Neyse, aşağıya sergide çekilmiş bir fotoğraf iliştirdim. Gördüğünüz alet bir içbükey ayna yapıcısı.



Oraya kadar gitmişken müzenin her tarafını gezdik. Dört sene önceki ziyaretimden hatırladığım kadarıyla pek bir şey değişmemiş. Açık havada uçağın bulunduğu yere bir de helikopter getirmişler. Arabalar, bisikletler, gemiler, tekneler, dükkânlar, atölyeler, kesiti çıkarılmış makineler aynen duruyordu. Bir tek gemici düğümü atmasını öğreten bir amcayı kaçırdığımızı hatırlıyorum belli saatlerde geldiği için. Denizcilikle ilgili kısımda ona dair bir iz aradım, bulamadım… Onun yerine muhtemelen akşam gerçekleşecek düğün için yapılan hazırlıklara denk geldik. Eskiden arabaların durduğu camekanlı salonu bu iş için boşaltmışlar, masa düzenlemesi yapılıyordu. Masa süsü olarak seçtikleri lilyumlar mis gibi kokuyordu…

25 Kasım 2006

84 Polonyum 210

Son haberlerle bu Ruslar beni korkutmaya başladı. Politikadan pek anlamam, olanları insani düzeyde değerlendirmeye gayret ederim. Bugün okuduğum bu haber beni isyanlara sevk etti. Tamam adam eskiden ajanmış, bir şeyler öğrenmiş, neyse ne! Ne biliyor olabilir ki açıklaması ya da sadece bilmesi hayatına malolsun?! Ve bunu yaptığı iddia edilen otoriteler… Yahu hiç mi başka yol yok? Sen tut güzide bilim insanlarının bambaşka şeyler için bulduğu şeyleri insanları zehirlemek için kullan. İnsan bir kaza falan ayarlar değil mi? Sanki suşi yedikten sonra kısacık süre içinde ölmek trafik kazası gibi sık görülen bir şey, bir de yok biz yapmadık diyorlar… Öyle olsa Japonya’da ve Amerika’da –onlar da tüm mutfakları amerikanlaştırıp marketlerde satılacak yaygınlığa ulaştırırlar ya- yaşayan adam kalmamış olması gerekiyordu. Böyle olunca bilgiyi böyle bir zihniyetin mevcut olduğu diyarlarda aramak şart mıdır diye sormadan edemiyor insan?!

Tabii ki cevap anında geliyor: İşte başka bir kıta başka bir hologram kursu! Hem de otuzda, ellide bir fiyatına! Dediğine göre Frank Defreitas amca, 20 küsur yıldır hayatını bu şekilde kazanıyormuş. Fiyatlama politikasına bakılırsa işini yaptığı sırada pek eğlendiğini söyleyebilirim. Yani hologramın temellerini anlatıp 4x5 inçlik hologramını da birlikte yaptığı iki saatlik bir workshopa 99 dolar biçip malzemeler için de sadece 20 dolar istiyorsa bu işi çok sevdiği içindir bu diye fikir yürütüyorum. Onun dışında festival festival gezerim, dilerseniz ayağınıza gelirim, hele bir sunum izleyin, benden olsun dediğini görünce bu sefer atlayıp batıya gidesim, Frank amcayı alnından öpesim geldi. Keşke herkes bilgiyi paylaşmada bu kadar cömert olsa, bileni öldürmek yerine yüceltse, ne güzel olur, değil mi?

Bu noktada aklıma bir komik anım geliyor aynı hizmete biçilen fiyat farklarıyla ilgili. Kısa saça ve havalı görünmeye meraklı olduğum zamanlarda yeni şehir değiştirmiş olmanın etkisiyle yeni bir kuaför edineyim diye aranırken arkadaş tavsiyesiyle yolum fiyatlar konusunda en başta olmaya iddialı bir salona düşmüştü. O zamanın parasıyla epey bir miktar bayılıp saçlarımı kestirmiştim. Asortik bir yer ya, adam üstüne para verseler razı gelmeyeceğin asimetrik bir kesimi bol iltifatlar eşliğinde yapıp beni mutlu göndermeyi başarmıştı. Fakat hem yeri sapa olduğundan hem de bütçemi sarsacağından bir sonraki kesim zamanı daha yakında ve yine kalburüstü bir salonu denemeye karar vermiştim. Koltuğa oturup saçlarımı incelerken salon sahibi kuaförümüz saçlarımın kesimini anlamaya çalışarak nerede kestirdiğimi sordu. Söyledim, o salonun ününü bildiği için bu sefer fiyatını sordu. Onu da söyledim ve adam hayretle bir cümle sarfetti ki durumu çok güzel özetliyordu: üh! Ne yaptı da o kadar para aldı? Guş mu gondurdu?!!! Hologram kurslarında da aynı hesap, yapılan iş, kullanılan malzeme ve bilgi malum. Ne yapıyor bu Ruslar? Kuş mu konduruyorlar acaba diye merak ediyoruz doğal olarak…

20 Kasım 2006

Hologram Kursu Buldum!

Evet evet, gerçekten! Sanki bir önceki mesajımı okumuş utanmış gibi az önce mesaj adresime Moskova’daki hologram stüdyosundan Sergey’in resmi bir dille yazılmış fakat bir o kadar da içten mesajı geldi. Gösterdiğim ilgiden ötürü teşekkür etmiş ve sabırla sorularımı yanıtlamış ve bir de dosya eklemiş. Gizli bir şey değildir, sitelerinin bir yerinde bağlantısı bile olabilir. Yine de mesajla gelmiş bir tabloyu burada ifşa etmek yerine kısaca bahsedeyim.

Stüdyonun başlıca hizmetinin hologram yapımı olduğunu biliyordum. Fakat 28x40 a kadarki boyutları için 200 euro istediklerini bilmiyordum. Her ek kanal için, yani farklı açılardan görülecek başka görüntüleri de aynı plakaya kaydetmek için 100er eurocuk daha talep ediyorlar. Biraz pahalı mı geldi? Yaygınlaşmamış bir teknolojinin dünya üzerindeki en iyi örneklerinden bahsediyoruz, ne pahalısı?!!

Beni asıl ilgilendiren ise hologram yapımını öğrenme kısmı oldu. Sağ olsunlar benim gibi meraklı bünyeleri de düşünüp bir haftalık hologram prensipleri eğitimi, 1-3 haftalık hologram yapımı eğitimi ve 1-2 aylık hologram yapımının ileri teknikleri eğitimi olmak üzere anladığım kadarıyla birbirini tamamlayan üç eğitim programları varmış. Fiyatları, sıkı durun, 3,5 ve 7 biner avro! Tabii ki bunlara ulaşım, konaklama ya da kullanılan malzemeler dahil değil.

Şimdi bununla ilgili bir anekdot anlatmazsam olmaz: Elimde işe yaramaz plakalarla, bitmeyen bir sabırla denemeler yaptığım sıralarda bir arkadaşımın bir arkadaşı ile tanışmış ve yine heyecanla anlatmaya başlamıştım. Öyle ki kız benim bu konuda epey bir şey bildiğimi düşünüp, ‘Peki nerede öğrendin bunları? Kursuna falan mı gittin?’ diye sormuştu. Ben de pişkin pişkin ‘Yok güzelim, Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?’ diye cevaplamıştım. Gelen mesajla, Urfa’da değilse bile Moskova’da olduğunu öğreniyoruz ama ne fayda…

Gerçi sakin kafayla programa bir kez daha baktığımda kendimi daha iyi hissetmek için hemen bir neden buluyorum. Bir haftalık hologram prensipleri hmm? Kursa ne hacet?! Ben anlatayım. Yeter ki karşımda dinleyecek adam olsun. Kaç aydır ne yapıyoruz burada değil mi?! Demek ki bu bilgileri onların fiyatlarıyla 4 kişiye pazarlasam benim pratik derslerimin kaynağı hazır demektir. Evet, bakalım istatistiklere; birkaç meraklı müşterimiz var, her satırı onlarca öyro değerinde olduğu tescillenmiş blogumuzda saatlerini geçiren. Ip adreslerini verebilirim. O kadar kampanya var haydi kızlar okula diye, bu da haydi Pınar okula kampanyası olur, fena mı?

12 Kasım 2006

Bakar mısınız Elin Ruslarına?

Evet evet doğru okudunuz… İşte yeni bir hologram sitesi: holography.ru Hologram forumundan çıkan bir tavşan daha. Her ne kadar kendi forumlarında ya da Colin Caminsky’nin forumunda hala bir cevap alamamış olsam da sitelerine bayıldım. Galeride yaptıkları hologramları, 25 derslik hologram teknolojisini –bu da içinde bir miktar ironi barındırmıyor değil, biz amerikan sisteminde her şeyin tek hadi bilemedin üç basit adımda gerçekleşmesine alışığız ya- ve Moskovadaki hologram stüdyo ve sergi salonlarını görünce oralara gidesim geldi. İpucu yok! Bu kesinleşince kutlanacak hayallerden henüz. Şimdilik biz siteyi satır satır hatmedelim, zamanı gelince ‘bir zamanlar forumda mesajlarını cevaplamayı geciktirdiğiniz fakir ancak meraklı bir genç vardı’ diyerek dayanırız kapılarına, matrak olur! Ve tabii ki hologram bağlantılarında komşumuza sıcak bir yer vermeyi ihmal etmeyelim.

İçinden Kuantum Geçen Filmler II

Derki'deki yazımın linkini daha önce vermiştim, yine veriyorum. Ancak loglarda çıkış sayfalarında görmediğim için –evvet, biri bizi gözetliyor- ve konusu tamamen burada çiziktirdiklerimle ilgili olduğu için ve de yeni bir mesaj yazacak vaktim olmadığı için –hemen de nasıl sallarım- açık ve seçik olarak buraya da kopyalıyorum. Afiyet olsun…

Tavşan Deliğinden Aşağıya (Down The Rabbit Hole) (2006)

2004 de spritüel film piyasasını sallayan ‘Ne Biliyoruz ki?’nin devam filmi olduğunu umarak izlediğim Tavşan Deliğinden Aşağıya hakkında yazarak başlıyorum derki’deki yazılarıma. Dvdsi bir aya kadar raflarda yerini alacağı ilan edilen film elime mucizevî bir şekilde geldi desem yalan olmaz. Ben de bu önceliği değerlendirerek izleyicisi bol olacağını tahmin ettiğim film hakkında ilk ahkâm kesenlerden olma ayrıcalığını kullanmayı tercih ettim. –filmde öğrendiğimiz gibi, bu tercihimi yapana kadar izlemek, izlememek, izleyip yazmak, yazmamak ve daha bir dolu başka olasılık söz konusuyken gözlemimi bu eylem üzerinde yoğunlaştırarak bu olasılıklardan birini gerçekleştirmiş oldum-

Hakkında yazmaya karar verdiğim için olaya ciddiyetle yaklaştım ve film başlamadan yanımda kalem ve defterimi hazır ettim. İlk filmi izlemeyen kalmadığını düşünerek bakalım notlara girecek denli dikkatimi çeken bilgileri paylaşayım... Yok, izlemedik, filmde görmek istiyoruz diyenler italiklerin altından okumaya devam edebilir.

Beynimizin saniyede 400 milyar bitlik bilgi aldığı ancak bunun 2000’inin farkında olduğumuzu. Buradan da mevcut bütün olasılıkların beynimizde yer aldığı, realitemizi oluşturan kısmının düşüncelerimizle şekillendiği

Kuantum mekaniğinin dört özelliği
-aynı anda birden çok yerde olabilme olarak açıklanan süper pozisyon
-dalga gibi davranan parçacık olarak açıklanan dalga/ parçacık ikiliği
-uzak mesafelerden iletişim kurma becerisi olarak açıklanan bağlılık
-bir dalga fonksiyonu ile çevrelenmiş kuantum durumları olarak açıklanan- bose-einstein yoğunluğu

Kuantum mekaniğinin dünyayı, elektronlar dünyası olarak değil, potansiyel elektronlar dünyası olarak tanımlaması

Somut dünya olarak algıladığımız maddelerin moleküllerden, moleküllerin atomlardan, atomların ise çoğunlukla boşluktan oluştuğu

Çok küçük alanların çok kısa zamanlarda inanılmaz büyük enerjiler çıkardığı, bir big bang yaratmanın problem olmadığı

Hiçbir şeyin hiçbir şeye gerçekte dokunmadığı, yaklaştığında elektronların birbirini ittiği

Beynin gördüğü şeyle hatırladığı şey arasında ayrım yapmadığı

Beynin arkasındaki hipotalamusun görevinin peptitler üretip yaymak olduğu. Peptitlerin ise her duyguya karşılık gelen proteinler olduğu ve kan dolaşımıyla vücuda yayılıp kendisini kabul eden hücrelere ulaştığı, hücrelerin algılayıcılarıyla buluştuğunda hücreyi aktive ettiği ve aktive olan hücrelerin de ihtiyaçlarını karşılamak için beyine seslendiği ve beynin de bu çağrıya kulak verip ihtiyaç duyulan kimyasalları salgılayacak durumlar/ deneyimler yarattığı… Belli duyguları günlük olarak ne kadar sık hissediyorsak o duyguların kalıplaştığı, ne kadar uzun süre hissetmiyorsak da o kalıpların yok olduğu…

Olumsuz duyguların hücrelerdeki algılayıcıları kapattığı, hücreleri bölünmeye zorladığı ve oluşan yeni hücrelerin çok daha az algılayıcıya sahip olduğu, dolayısıyla yemeklerden alınan kimyasalları algılayamayacak hücreleri besinlerle tedavi etmenin imkânsızlığı

Bağımlılığın kimyasallara ya da duygusal durumlara karşı olabileceği ve en basit tanımının duygusal durumu kontrol edemediğimiz şeylere bağımlı olduğumuz olduğu ve biz o durumlara bağımlı olduğumuz sürece beynimizin bunu tatmin edecek deneyimler hazırladığı

Zihnimizi değiştirirsek seçimlerimizi, seçimlerimizi değiştirirsek de hayatımızın değişeceği

Dr Kuantumun dalga parçacık ikiliği ve gözlemcinin farkını çift yarık deneyi ile anlatması. Maddenin gözlemlendiği zaman parçacık, gözlemlenmediği zaman dalga özelliği göstermesi…

Dr Kuantum’un iki boyutlu ve üç boyutlu yaşayanların farkını göstermesi ve bilinç sıçramasını deneyimleyenlerin geriye dönemediğini anlatması

Kısa cümleler halinde bir a4 ü geçmeyen bu notlar ve filmin kendisi sizce de çok tanıdık değil mi? Görev bilincim bastıran uykuma galip geldi ve farkı neymiş diyerek bir de 2004’de çıkan ilk filmi izledim. Yine defterim kalemim elimde… O da nesi? Aynı konular aynı sırayla aynı şekilde yer alıyor. Ve anlıyoruz ki iki film arasındaki yaklaşık yarım saatlik fark sadece iki ayrı yerde görünen Dr. Kuantum animasyonları!

Şimdi benim bu satırları yazıyor ve derki okurlarına ulaştırıyor olmam bile filmde karşılık bulan gerçeklik yaratma konusu ile açıklanabilir. Ya da düşüncelerimizin geleceği yarattığı mekanizma ki filmdeki favorim bu olmuştur. Bundan sonra laf çok icraat yok saldırısına karşı kullanabileceğim en sağlam savunma. Düşünüyoruz ya kardeşim, geçiniz sen yanmazsan, ben yanmazsamları, düşüncelerimizle değiştiriyoruz dünyayı… Şimdi moda bu! Derken yine duraksıyoruz, düşünüp düşünüp vazgeçerek düşüncelerimizle dünyayı/ hayatımızı değiştiremeyeceğimize inandığımızı ve böylece de bunu deneyimlediğimizi açıkladığı bölüm aklımıza geliyor… Bir an filmin her soruya cevap, her derde deva olacak her şeyi içinde barındırdığı hissine kapılıyorum.

Velhasıl, kuantum mekaniği karışık bir şey. Toplumun medyadan, popüler kültürden ve bunların dayattığı şartlanmalardan yeteri kadar nasibini almış herhangi bir üyesi olarak ben de materyalist, keskin sınırlara sahip bir hayat kurmuştum. Kuantum fiziği ile tanışıp, algıladıklarımızın sandığımız gibi olmayabileceğine, her şeyin mümkün olabileceğine bir şekilde ikna olduktan sonra biraz daha hafif moda geçiş yapabildim ve hayatım daha az stresli ve daha çok keyifli anlardan oluşmaya başladı. Ve evet, filmde dediği gibi hiç eskisi gibi olmadı. Yine de bunlar bir öneri değil, özetle hazır bünyelerde bazı devreleri ateşleme etkisi gösterebilecek bu filmi ya da öncekini isteyen istediği dozda alsın. Ben üzerime düşen görevi –tabi eğer varsa öyle bir şey- düşüncelerimi ve hayatımı gözlemleyerek yapıyorum.

05 Kasım 2006

Festival Kuşu Yine İşbaşında

Perşembe günü biten Komedi Filmleri Festivalinde izlediğim son filmler Kraliçeler -Reinas ve Kahrolsun Sevgililer Günü -Deadpan Valentine idi.

Kraliçeler, uzunca olmasına rağmen izlerken hiç sıkılmadığım bir aile komedisiydi. Homofobiklere göre olmadığını konusunu okuyan herkes anlamıştır sanıyorum. Tarafsız olmayı başaran izleyicilerin filmin aslında kadın gücüne dair olduğunu keşfetmekte zorlanmayacağını düşünüyorum. Kişisel düşüncem; insan söz konusu olduğunda her şey mümkündür, kadınlar söz konusunda olduğunda buna mucize olarak tanımlanabilecek şeyler de dahildir. Erkekler lütfen alınmasın bu yazdığıma, zira içtenlikle söyleyebilirim ki onlar olmadan hayat bu kadar keyifli olmazdı.


Kahrolsun Sevgililer Günü
beni açıklamasında yer alan anti romantik komedi tanımlamasıyla tavladı. Sinema konusunda, -aslında hiçbir konuda- öyle elit bir zevkim yoktur. Öyle romantik komedi neyin izlemem, nerde Almadovar, hani Lars Von Trier diye tutturmuşluğum yoktur. Her şeyde olduğu gibi, film seçerkenki başlıca kıstasım, hoşuma gitmesidir ve birbirinin kopyası, kadınların yalnız güçsüz olduğunu dikte eden alt mesajlar içeren amerikan romantik komedileri bu kategoriye girmediği için genellikle izlemem. Aslında çok film de izlemem ya, olsun, serbest kürsüde içimi döküyorum işte…


Neyse, anti romantik komedi nasıl oluyormuş merakıyla Fransız Kültür’e gittim ve bana çok daha uzunmuş gibi gelen ilk 15 dakika boyunca filmde bir şeyler olmasını bekledim. Tam çıkmaya niyetlenmiştim ki o kendini hayattan izole etmiş delikanlının sinir bozucu sessizliği yerini filmlerde pek görmediğimiz, rom-comlarda hiç göremeyeceğimiz bir özeleştiriyle bozuldu. Toplumu, hayatlarımızı, tercihlerimizi, rollerimizi, rol kesmelerimizi sakin ses tonunu hiç değiştirmeden sorgulasa da bendeki etkisi biri bana dan dun girişiyormuş şeklindeydi. Bu arbedeyi sağ sağlim atlatanları sütliman bir son bekliyormuş. Hayat sandığımızdan çok daha kötü olabilirmiş ancak en berbat hayatı bile düzeltmek mümkünmüş şeklinde gerilen sinirlerimizi gevşeten ana fikir benim de gayet anti bulduğum filme yakışmıştı.

02 Kasım 2006

İki Haber

Size bir iyi, bir de daha iyi haberim var!

Önce iyi haber: Hologramcı, blogcu, hologram blogcusu Pınar etki alanını genişletti, hologram bloguna ek olarak derki.com da yazıyor. Ve işte yeni yayımlanmaya değer bulunarak bir özgüven cilası atan ilk yazısı da burada!

Daha iyi haber ise, yan sütunda ifade ettiğim dileklerim gerçekleşiyor. Biliyorum bu biraz genel bir ifade oldu. Ancak şimdilik verebileceğim tek ipucu bu!

29 Ekim 2006

Favori Film Festivalim Başladı!

Bugün Cumhuriyetimizin 83. doğum günü. Kutlu olsun! Sabah yürüyen öğrencilerle caddede kutladık, akşam da Cumhuriyet Balosu’nda kutlayacağız.

Ancak bugünkü mesajın asıl konusu başlıktan da anlaşılacağı gibi bir film festivali. Bu sene 5. kez düzenlenen, İstanbul’a geldiğimden beri takip edip müptelası olduğum ve yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birine hizmet eden bir festival: Komedi Filmleri Festivali! Ve bu da festival sponsorlarından Garanti Bonus’un izleyicilere yaptığı bir hoşluk!


Diğer seneleri hatırlamıyorum, ancak bu senenin afişlerini beğenmiştim. Biletimi aldığım gibi koluma giren şarlo kılığındaki pandomimciye direnmedim ve kendimi birden hatıra panosunun önünde poz verirken buldum. Sonrasında çekilen poloroidi buzdolabına iliştirmemizi sağlayacak çerçeve şeklinde bir mıknatısla birlikte elime tutuşturdular ve bir kez daha kalbimi kazandılar…

Festival açılışını Cuma akşamı 2005 yapımı bir İspanyol yapımı olan Tapas ile yaptık. Film hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan gittik ve festivalin film seçimine güvenimizi tazeleyerek çıktık. İspanya’da –sanırım Barcelona- kenarda bir mahallede yaşayan insanların birbirinin içine geçen öykülerinin –bu da bir film eleştirisi klişesidir ancak buraya cuk oturuyor- anlatıldığı film ruhumu okşadı, kadife gibi yaptı. Conchi idolüm oldu, Don Mariano ile arasındaki sevgi idealim, Mao’ya, Cesar’a bayıldım ve Raquel’i hiç ayıplamadım! Keşke Conchi ile Don Mariano’nun o son gecelerine dair bir görsel bulabilseydim. Onun yerine filmdeki tek meşelik kişilik olan –ama o da insan- Lolo’nun yer aldığı bir kare koyuyorum ve filme on üzerinden on, beş üzerinden beş yıldız verdiğimi beyan ediyorum.


Dün akşamki film ise 2006 Fransız Belçika yapımı Dikkenek idi. Ukala anlamına gelen ismi film hakkındaki en başarılı tanımı yapıyor aynı zamanda. Belçikalıların zengini ortalaması, kadını erkeği nasıl da topluca kafayı yediklerini gayet ironik ve muzip bir şekilde ortaya koyuyor. Sapık mezbaha müdürü, alkolik mirasyedi, adapte olamamış azınlık, bitirim serseri, lezbiyen polis, ne yapacağını şaşırmış zengin çıtır, uyuşturucu kullanan öğretmen, sürekli dayak yiyen ukala, hiçbir konuda dikiş tutturamamış kaybeden… hepsi bu filmde! Böyle anlatınca kulağa pek hoş gelmiyor belki ancak film hepsinin aslında senin benim gibi insan olduğuna ikna ederek bitiyor ve geride bütün bunların arasında aşkın yeşerebileceğine dair hoş bir umut bırakıyor.

Filmde Stef’i oynayan Dominique Pinon’u nereden hatırladığımı da buldum. Yıllar öncesinin Kayıp Çocuklar Şehri’nden. Yedi tane mi sekiz tane mi klonlanmıştı ve aynı sarkık dudaklarla ortalıkta koşturuyordu. Sonra Amelie’de gördük, bu üç filmde de oyunculuğunu beğendik. Aşağıdaki afişinde kendisini alt sırada sağdan üçüncü olarak diğer renkli kişiliklerle birlikte görüyoruz.


Programa bakınca
21:30 seansındaki In a Day- Bir Günde’yi de izlemek üzere seçmiştim. Ancak ona bilet kalmamıştı. G-mall’ın hemen yanındaki Küçükçiftlik Eğlence Parkı da açık olunca çok dertlenmedim. Rezervasyondan alınmayan bilet var mı diye bakmadan çocukluğumuzdan bir anı tazelemek için ışıkları yanan ancak müşterisi olmayan parka gittik, bir seans çarpışan arabalara binip çocuklarla birlikte onlar gibi şenlendik…

27 Ekim 2006

Hologram Yarışması Sonuçları

Madem söz vermişiz, sözümüzde duralım. Festivallerden biri bitmiş, bir diğeri yoldaymış, araya bayram tatili girmişmiş. Üç gün değil beş gün süren bayramda hologramın h siyle ilgili tek satır okumamış, safi ders çalışmışım. Bitmesine üç sayfa kalmış kitabımı bile bitirmemişim, yorgun argın gelmiş, bir iyi bayramlar mesajı bile yazamamışım gibi bahaneler üretmeyelim!

Blogu en çok hologram nedir ve hologram nasıl yapılır diye merak edenler buluyor ve halen hologramın ne olduğunu ve nasıl yapıldığını bireysel imkan ve deneyimlerimizle gösterememekteyim. Neyse ki dünyada hologram hobiciliği bana gelene kadar almış başını gitmiş, yarışmaları düzenlenir hale gelmiş durumda. Daha önce burada duyurduğum yarışmanın sonuçlarını gecikmeli olsa da aşağıda görüyorsunuz.

Inaki Beguiristain nasıl olup da animasyona benzettiğini anlayamadığım –bu konuda yalnız değilim neyse ki- bu hologramıyla birinciliği kaptı. Bu yetmezmiş gibi gayet sportmence bir davranış ile hem kazandığı ödüllerin bir kısmını diğer yarışmacılara hem de eşi benzeri bulunmayan bu hologramını gelecek yılın ödülü olmak üzere hologram yarışmasına bağışladı.


Tom Burgess bu hologramıyla ikinci oldu.


Dave Battin üçüncülüğü elde etti. Kendisi benim yardım çığlığıma acilen cevap vermiş ve elindeki holografik filmlerden göndermeyi teklif etmiş bir amca olarak hologram camiasında yere göğe koyamayacağım bir şahsiyet oluvermiştir. Belirtmeden geçemedim…


Ve Michael Harrison da pek beğendiğim snopy hologramıyla dördüncü oldu. Forumu takip ettiğim kadarıyla kendisi hologram camiasının eski ve aktif üyelerindendir.


Toplamda sekiz hologramın yarıştığı 2006 Hologram Yarışması böylece başka hiçbir yerde görmediğim bir olgunluk içinde tamamlandı. Hazır hologramların nasıl olduğundan bahsediyorken yine forumda yer alan bir bağlantıyı paylaşmak istiyorum. Oradakiler forumda reklam yapıyor diye biraz bozuk atsalar da buradaki bağlantıda gördüğüm gibi vurulduğum müthiş kalitede iki hologram yer alıyor. Evet evet, dikkatli bakın! Bir düzlemin üzerinde yer almasına rağmen süper çözünürlükte, renkli hologramlar başka bir gerçekliğe açılan pencereler gibi değil mi?! İşte ben bunlardan yapmak istiyorum, böyle biline! Hem eşek yüküyle de para ediyormuş. Gerçi yaptıktan sonra satmaya kıyabilir miyim emin değilim ancak, onu yaptıktan sonra düşünürüm…

19 Ekim 2006

Film Ekimi Devam…

Salı günü, alttaki mesajı yazarken elimde dün akşam için iki filme biletim ve aklımda ardından hemen bu filmler hakkında bir mesaj daha yazmak vardı. Bunu engelleyen bir şey yok tabii ki ancak iki günde benim için o kadar büyük bir değişiklik oldu ki film ekiminin birbirinden güzel filmleri yanında sönük kaldı.

Ne olduğunu burada anlatmalı mı? Bilmem… Belki birkaç ipucu verebilirim. Bu değişikliği büyük olarak nitelendirme nedenim pratik yaşamımda bir sürü değişiklik yaratıyor olması diyebilirim. Onun dışında son iki yıl içinde olabilecekken belirgin bir talebim hatta haberim bile olmadan bir günde gerçekleştiğini söyleyebilirim. Başka başka? Benim için iyi, ilerlediğim anlamına gelen bir şey olduğunu da eklersem sanırım tahmine yer bırakmayacak şekilde açıklamış olurum.

Bendeki etkisi ise, düşününce sadece iki günden bahsettiğimiz halde bana iki aylık deneyimmiş gibi gelmesi. Hazır olduğunda değişim bir anda olur deyişini daha önce duymuştum. Teoride inanırdım da. Ancak pratikte de gerçekten öyle olduğunu görmek bugüne kısmetmiş…



Neyse, fonda Leonard Cohen amca güzel güzel söylerken şarkılarını, hayatı hakkında yapılmış güzel bir belgesel olan filminden bahsetmezsem olmaz. Açıkçası filmi izleyene kadar Leonard amca hakkında sesini ve şarkılarını beğenmekten öte bir fikrim yoktu. Şairliği, şarkı sözü yazarlığı bir yana bir Budist keşiş olduğunu film sayesinde öğrendim. Sizler benim gibi müzik cahili olmayıp bunları zaten biliyor olabilirsiniz ancak bu Coheni kendi sözlerinden dinlemek ve şarkılarının muhtemelen birbirinden iyi sanatçılar tarafından –ben aralarında sadece Nick Cave’i biliyordum, cehaletimiz sadece Coheni kapsamıyor yani- yapılan yorumlarını dinlemek için bile gidilesi bir film. Bir albümünün punkçular tarafından beğenilmesini başarısızlık olarak nitelendirdiği üstelik akımın adını da bir süre hatırlayamadığı kısımda gerçekten keşiş olduğuna ikna oldum ben.


I’m your man ile başlayıp aynı şarkıyla biten filmden sonra Kim Ki-duk amcanın dialoglarıyla bizi koparttığı ‘Zaman’ vardı sırada. Kim Ki-duk amca Güney Korenin ünü parlayan bir yönetmeni. Bir an ünü parlayan diyorsun, say bakalım filmlerini dedim ve aklıma sanırım bu hafta cnbc-e de de yayımlanan Boş Ev’den başkası gelmedi. Hemen Imdb den baktım, zaten diğer filmlerini bilemezmişim. Sanırım bana göre ünlü olması sadece güney Koreli olup da isminin kolay okunup akılda çok yer kaplamayacak kadar kısa olmasından kaynaklanıyor. Öyle ya da böyle yine buradaki yazılara rağmen gittiğim filmde beklediğimin aksine çok eğlendim. İlişkiler konusunda öyle dialoglar geçiyor ki tıkabasa dolu olan salonun tamamından sitcomlarda efekt olarak kullanılan kahkahalar aynı anda yükseliyordu. Üstelik bir iki yerde değil, filmin neredeyse tamamında! Muhtemelen vizyona girecek olan filme ilişkilerin dünyanın her yerinde kaotik olabileceğine dair matrak bir film izlemek isteyenler gönül rahatlığıyla gidebilir derim.

Şimdilik bu kadar… Hologram forumundaki gelişmelerle pek yakında burada olacağım…

17 Ekim 2006

Yardım Beklerken Film Ekimi

Sadece beklemeyi her zaman zor, gereksiz ve sıkıcı bulmuşumdur. Tamam, siz hazır olabilirsiniz ancak o hazır değildir. Eninde sonunda olacağını umarak bir şey yapmamak benim gibi kurtlu birinin yapacağı şey değildir…

Tamam, bekleyerek geçirdiğimiz zamanı hayatımızın en unutulmaz anları yapalım haydi şeklinde hayalci bir teklifte bulunmayacağım. Yine de tercihim öncelikle beklediğim şeye hazır olmak, ardından da beklediğim zaman dilimini bir şekilde eğlenceli geçirmektir.

Ben de hala gelmeyen yardımı beklerken kendimi film ekiminden iki filme götürdüm. Üstelik yarım günlüğüne işi kırarak! (en eğlenceli kısmı buydu zaten!)

İlk filmimiz, Keanu Amcanın güzel yüzü hatırına öğlen öğlen yetiştiğim, A Scanner Darkly. İksv’nin ilgili sayfasında filme dair bilgiler ve sinopsis yer alıyor. Çok güvenmemek gerektiğini belirterek iletiyorum. Çünkü orada yazılanları okuyup filme katlanacağımı düşünerek gitmiştim, ancak gayet insancıl ve mantıklı bir şekilde bitti. Kullanılan değişik teknikten bahsetmiyorum bile. Meraklısı zaten benim söyleyeceklerimden fazlasını bilir…

İkinci filmimiz ise Habana Blues. Çok eğlendiğim, biraz ağladığım ve kesinlikle izlediğime pişman olmadığım bir film oldu. Coğrafyamıza uzak diyarlarda özümüze yakın insanların öyküsü, bolca güzel müzik ve biraz da dram.


Geçen seneki rekorum üst üste üç film izlemekti. İksv gündüz seanslarını gitmemeye pişman edecek şekilde fiyatladığı için tam gün izin alıp soğuğa aldırmadan limitlerimi zorlayan bir performans göstermiş ve bunun o kadar da gerekli olmadığı kanaatine varmıştım. Üst üste izlenecekse, iki film idealdir. Devamı Çarşamba akşamına…

(Kozmik ışınlarla yıkanırken bir de beni festival festival gezdirecek bir iş dilesem mi diye düşünmeden edemiyorum. İşim bu olmasın ancak şu, pek içlenip de gidemediğim açılış konserleri, galalar, festivallere gani gani gidebileceğim zaman ve kaynak sağlayan ve zevkli ve çok başarılı olduğum ve iyi ve bana trafik sorunu yaşatmayacak bir iş olsa tek kelimeyle süpper olur!)

16 Ekim 2006

Deney #5

Ekipman: Mevcut Hologram Seti ve 8mWlık yepisyeni lazer diyotum
Pozlama: 10+3 ve 15+5 dakika
Sonuç: Kendimi akıl sağlığımı sorgularken bulmam

Bir Cumartesi daha hologram deneyi ile geçti. Bu sefer bir öncekinden farklı olarak yaptığım ışın ayırıcıyı da olaya dahil etmem. Obje olarak da –nasıl olsa görünen bir şey yok- değişiklik olsun bari diyerek boyadığım deniz kabuklarından birini kullandım.

Yeni lazer daha geniş olduğu için onu ışın ayırıcının hizasında sabitlemek, ışını odaklayıp tam ışın ayırıcı denen o minik merceğin içinden geçecek şekilde ayarlamak zaten akıllı insanların uğraşmayacağı cinsten bir faaliyetti. Bir de uzun sürelerde pozlamak ve pozlama boyunca sessiz, hareketsiz, nefesimi bile yavaşlatarak geçirmek de sabır taşı olsa çatlardı durumları yaratıyor.

Ama ben? Gördüğünüz gibi hala hayattayım! Bir miktar motivasyon güçlüğü çekmiyor değilim. Ancak düştüğüm her yerden bir avuç toprakla kalkmayı ilke edinmiş inatçı –yok yok kararlı diyelim- kişilik olarak o gerçekte 20 dakika olan bana bir ömür gibi gelen süreyi gayet meditatif ve cool bir şekilde hayatın gizemine benliğimin derinliklerinde rastlayarak geçirdim.

Neyse, bu kadar uhrevi muhabbetten sonra dünyaya dönüp dünyevi işlerimizi tamamlayalım. Nitekim burada bulunma nedenimiz budur zaten. Pazar günü, bu böyle olmayacak bir yardım almak gerek diye düşünüp bir bilene sormak için foruma girdim. Tabii ki soru sormak için üye olmak gerekiyormuş. Hesaba katmadığım konu, üye olmak için de üyelik talebinin onaylanması gerekiyormuş! Hologram camiasına girmek bile öyle ben geldim şeklinde olmuyormuş meğer… Pazar akşama kadar bekledim ancak üyeliğimi kabul eden maili bu sabah okudum. Üstelik onda da üyeliğimin bir de aktive edilmesi gerekiyormuş, aktive olunca bir mail daha gelecekmiş şeklinde okuyunca hiç hoşuma gitmeyen şeyler yazıyordu. Oysa dünyanın -onlara göre- doğu koordinatlarında bir can, ‘abiler ablalar, ben bu allahın cezası litiholoyu aldım, onunla nasıl hologram yaparım?’ diye sormak için yanıp tutuşuyor, umurlarında mı? Değil tabii ki!

Özetle, bildiğim bütün yolları denedim, olmuyor. Yardım bekliyorum…

11 Ekim 2006

Blogger Betayı Test Ediyorum

Evet, gördüğünüz gibi blogger betaya geçtim, test ediyorum. Şimdilik herşey kolay görünüyor. Betaya geçmekten daha çok, mesaj sütununun daha geniş olduğu -şimdiki gibi- bir stil istiyordum. Beyaz sayfadan memnundum ancak sevdiğim renkleri de göz yormadan kullanabilmek istiyordum. Betaya geçişi bahane edip yeni stilime de kavuşmuş oldum.

Bakıyorum, başlık, mesajın paragraf yapısı, mesajdaki monokrom yapı hoşuma gitti. Eski halleri bilen okuyucu, sen ne dersin?

08 Ekim 2006

Holografik Obje(lerim)

Hologramı yapılacak objeler hakkında atıp tutmayı ve kendi objelerimi sergilemeyi ne zamandır istiyordum. Deney ve konu yokluğundaki şu hafta bunun için ideal görünüyor.

Hologramın her detayında olduğu gibi hologramı çekilecek objeler de hologramda iyi çıkmak için bir takım alengirli özellikler taşımak zorunda. Böyle olduğunu setim gelip de kutuyu açtığımda öğrendim. Öneri mahiyetinde de olsa iyi çıkmasını sağlamak için ya parlak kırmızı renkli veya gümüş ya da altın gibi ışığı yansıtan cinsten olması gerektiğini yazıyordu. Aşağıda gördüğünüz prenses leia heykelciği (ortada) ve oyuncak otobüs (sol önde, hahaha çok eğleniyorum burada) setin içinden çıkan objeler olarak bu özellikleri taşıyorlar. Bir de işi bilen bir hologramcıya rastlasalar ne güzel çıkacaklar, oysa garibanlar geceler boyu poz verdikleriyle kaldılar… Aynı fotoğrafta solda arkada yarışmaya göndermek için gelen biraz irice bir dalmaçyalı ve sağ arkada ise parlak olması itibariyle denemeye değer bulduğum fil şeklindeki tütsülük yer alıyor. Evet, doğru okudunuz, o minik porselen fil, tütsülük olarak geçirdiği ömrü yeterince çileli değilmiş gibi bir de holojenik mi (bunu da şimdi uydurdum, fotojenik’e muadil olması bakımından, o kadar çalışıyoruz, literatüre katkımız olsun değil mi?) diye denenmek üzere sırasını bekliyor.


Bu fotoğrafımızda zamanında denizden ya da kumsaldan topladığım deniz kabukları var. Orijinal materyalleri lazer ışığını yansıtmaz da soğurursa diye birer tanesini yaldızla boyadım.


Ve bu fotoğrafımızda da yine zamanında ormandan topladığım kozalaklar ve at kestanelerini görüyoruz. At kestanelerinden biri açık havada kahvaltı yaparken ağaçtan tak diye masamıza düştü, sekti, ortalığı devirdi. Ben de bu saldırısını kınadığımı onu yaldıza bulayarak ifade ettim. Red kit’de suçluları önce katrana sonra kuştüyüne bularlardı ya, onun gibi…


Ve son olarak, hologramla hiç ilgisi olmayan bir mor kuvars görüyoruz. Doğal parlak olması nedeniyle ve tamamen deneysel takıldığım için onu da sıraya koyuyorum…


Sonuçta monokrom çalıştığımız için –şu an için- ya parlak olması nedeniyle ya da rengi nedeniyle bizim kırmızı lazer ışınımızı yansıtacak objeler holojenik olacaktır. (hala bir tanecik yapamadık ya, olacaktır cektir demek zorunda kalıyoruz, pek gücümüze gidiyor, öyle ki birinci tekil değil birinci çoğul zaman kullanarak genele yansıtıyoruz aklımız sıra, o da komik oluyor) Olur da renkli hologram yapmaya geçersek o zaman bu konuda daha az sorun yaşayacağızdır. Hele bir de pulsed lazer geçerse elimize, o zaman objelerden portrelere terfi ederiz ki, artık o lazeri yer miyiz, yanında mı yatarız bilemiyorum.

01 Ekim 2006

Carlsberg ve Bilim

… Bunlar 1900-1930 yıllarıydı, fizikte en önemli keşifler Bohr, Sommerfield, De Broglie, Einstein, Planck, Dirac, Heisenberg ve diğerleri tarafından yapılmıştır. Her hamleden sonra bu bilim adamları bir araya toplanır ve bir Danimarka birası olan Carlsberg eşliğinde, Carlsberg Sarayında bunu kutlarlardı. Bu bira fabrikasının kurucusu, yapıcı eylemlere yatkın, döneminin bilim insanlarına yardım etmiş bir hayırseverdi. Şirketinin kazançlarını bilimin gelişmesi için kullanılmak üzere Danimarka Kraliyet Akademisi’ne bağışlamıştı. Mirasında kendi muhteşem evinin dönemin en ünlü Danimarkalı bilim adamının hizmetine sunulmasını özellikle belirtmişti ve Bohr buraya taşınmıştı. Bohr Enstitüsü, Kuvantum Fiziği dünyasının merkezi oldu. İnsanlığın bir bira fabrikası sahibinin eylemleri aracılığıyla bilgide bu denli dev bir aşama yapacağını kim hayal edebilirdi?

Ruhun Fiziği, Fabio Marchesi, Goa Yayınları, 2006, sayfa 25, 26

Bu satırları okumuş, ilginç deyip geçmiştim. Daha sonra sadık okurumuz Metin Beyin ısrarıyla bulup buraya da aktarmaya niyet etmiştim. Bu sabah yatakta daha çok kalmaya bahane olması için buna rastlamış olabileceğim kitapları sayfa sayfa karıştırıp hangisinde yer aldığını buldum. Tabii ki baktığım son kitaptan çıktı!

Klasik bir titiz başak eğilimiyle bu kadarıyla yetinmedim ve bunun hakkında rastlayabileceğim başka kaynaklar için gugıla başvurdum ve o da bana kanıtları bir bir sundu.


İlk olarak Bohr (sağdaki amca) ve Heisenberg’i (o da soldaki yakışıklı) bir masada bahsi geçen seanslardan birinde görüyoruz. Fotoğrafın sağındaki Carlsberg şişelerine dikkatinizi çekerim.


Ve burada da Carlsberg bira fabrikasının sonradan Bohr’un emrine amade edilen binası. Yeşillikler içinde taş bina tek kelimeyle süper! Evet, ben de düşündüm, karar verdim, ben hologram yaparken böyle bir sponsorum olması benim için de hiç fena olmaz… Aynen bunun gibi bir mekan, ancak içinde parke bir salonu da olsun isterim, dans etmek için. Yediğin önünde yemediğin ardında, sen kafana göre takıl modeli bir sponsor diliyorum! Zaten öyle boğazlı biri değilimdir, otla çöple doyarım. Kimseye zararım da yoktur, normal insanların öldüresiye sıkıcı buldukları anlamsız rutinleri bıkmaksızın tekrarlayabilirim, deney güncelerimden şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Hem, belli mi olur, böyle bir sponsorum olur da tüm mesaimi hologram yapmaya ayırırsam bir Nobelcik de ben kaparım! Lab dışındaki zamanlarda da öyle çimenlerin üzerinde yatar yuvarlanır, yüzümde bir tebessümle huzur meleği şeklinde takılırım. Yurdumuzun gelişecek alanlarında destekleyecek adam arayanlar, beni bir düşünün diyorum!

Hikayeyi özetlemek gerekirse, J. Carl Jacobsen adındaki biracı hayırsever bir amca, -ismi Bohr ve Carlsberg arattığımızda ilk sayfada çıkan sonuçların sadece birinde yer alıyor. Sadece onun adını arattığımızda ise karşımıza daha çok Danca sonuçlar çıkıyor- yaptığı biraları ve kazandığı paraları dönemin bilim insanlarına hibe etmiş, miras bırakmış. Ancak yatırımları da karşılıksız kalmamış, Neils Bohr, muzip kişiliği, alçak gönüllülüğü ile İleri Araştırmalar Enstitüsünü bilim adamlarını mıknatıs gibi çeken bir hale getirmiş. Daha sonra enstitü kendi ismini almış ve daha sonra bu enstitü de, inanmazsınız Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi’nin, ki biz onu kısaca CERN diye biliriz, kurulmasına yardım etmiş. Ya, nereden nereye!

Niels Bohr'un altı çocuğu olduğunu -eski topraklar nesli geliştirmek için bizden daha çok çalışmışlar- ve kendisi gibi, oğullarından Aage Bohr’un da fizikçi olup 1975’de Nobel Fizik Ödülü aldığını da buradan öğreniyoruz. İkinci dünya savaşı sırasında Danimarkalıların Nazilerden kaçışına yardım ettiğini, Manhattan Projesinin atom bombasını bulacak çalışmalarından rahatsız olup bu bilgilerin dönemin Sovyetler Birliğine de iletilmesi gerektiğini savunduğunu öğrenince ‘heyt bee, işte heykeli dikilecek adam!’ dememize kalmıyor, zaten yaptıklarını görüyoruz. Eh, peynirleri, gemileri ve masalcı Andersen’iyle birlikte Danimarka’nın simgesi olmak böyle bir şey demek ki!



Tarihin tozlu yapraklarında çıktığımız bu keyifli yolculuktan –nasıl bir klişedir bu da- dönerken rastladığım üç Türkçe bilim sitesinden bahsetmek istiyorum. Biri, elektromania.net; diğeri, atominsan.com; ve sonuncusu da, bilim.biz. Şimdilik burada yerlerini alsınlar, detaylı olarak kurcaladıktan sonra belki kalıcı olarak bağlanırız onlara da.