Stephen King'in bu kitabını elime geçtiği andan itibaren her boş vaktimde okuyarak çabucak bitirdim. Yazın konusunda hiç kafa yormadığım, kafa yormakla birlikte herhangi bir çözüm bulamadığım birçok nokta olduğunu farkettim.
Okumaya eskisi kadar fırsat bulamayışımı yazma konusundaki ataletime bahane etmekte pek de haksız değilmişim. Kitabın bir yerinde hiç okumayan ya da çok az okuyan insanların nasıl olup da yazdıklarının beğenilerek okunacağını düşünebilmelerine hayret ettiğini belirttiği bir yer vardı Stephen amcanın. Bu cümle kitabın ilk cümlesi olsa biraz ağır olmuş derdim ancak kitabın tamamı boyunca süren samimiyet ve mütevazilik, bunu yazdığında haklı olduğunu düşündürtüyor.
İlham perisinin sadece seçilmiş bazı insanları ziyaret eden ve beraberinde dibimiz düşerek okuduğumuz bir öykü/roman vs getiren bir şey olmadığını yazıyor. Aksine, her gününün belirli bir saat dilimi boyunca kendisini dünyaya kapatma disiplinini gösteren herkese er ya da geç uğrayacağını söylüyor.
Bana en ilginç gelen birçok kitap yazmış bir yazar olarak benim özendiğim ve kendimi disipline etmeye çalıştığım, blog yazarlığı, gazete köşesi yazarlığı, film eleştirisi, kitap tanıtımı yazarlığını yaratıcı yazarlığı engelleyici faaliyetler olarak değerlendirmesi oldu. Bir yandan bu gibi düşüncelerinin tamamen kendi subjektif görüşü olduğunu ifade ediyor, kaldı ki bunu ifade etmese bile yazdıklarının Allahın emri olmadığının farkındayız okurken ancak bu hiç bu şekilde düşünmediğimi farketmek beni şaşırttı.
Daha önce yazaratölyesinde tartıştığımız konuyu kitapta detaylı okudum. yazaratolyesi.blogspot.com aynı zamanda benim bu kitaptan haberdar olmamı sağlayan blog. Yazmanın sahilde bir kemik parçası bulmak ve etrafındaki kumları açarak nazikçe ve sabırla bir dinozor iskeletini ortaya çıkarmaya benzediğini yazdığı bölüm. Yazmaya oturmak için bir fikir bulmayı bekleme bahanemi ortadan kaldıran başka bir bakış açısı daha...
Yazmak hakkında kendisine gelen soruların tamamını cevapladığı kitapta yazı atölyelerinden de bahsetmiş. Hastaya ilaç misali yazdıkları benim de bu konudaki sorularıma cevap oldu. Kimseye yazı atölyesine gidin ya da gitmeyin dememiş ancak kendi fikrinin yazı atölyelerinin yazı yeteneğini geliştirmek için değil eğlenmek için gidilebilecek yerler olduğunu belirtmiş. Hayatı boyunca yaşadığı yazar bloku dönemlerinin yazı atölyesine katıldığı dönemlere rastlamasını manidar bulmamak elde değil!
Yazarken dikkat etmemizin iyi olacağı bir dolu noktanın ardından neden yazdığını da anlatmış. Tabii ki herkesin nedeni onunkiyle aynı olmak zorunda değil, ancak bu son bölümün bana anlattığı yazmak için bir nedenin olması gerektiği oldu, ki benim de var!
11 Mayıs 2009
Yazma Sanatı
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:00
34
sesli koro
Kategorisi: yazmak üzerine
10 Mayıs 2009
Derki Sayı 32: La Viva İspanya
2008’in sonunda bir arkadaşımla birlikte, Mart’ın 28’inde Madrid'de oynanacak olan İspanya-Türkiye maçına gitmeye ve gitmişken İspanya’yı gezmeye karar verdiğimizde zamanın bu kadar çabuk geçeceğini hiç tahmin etmemiştim.
Uçak biletlerimizi aldıktan sonra uçuş tarihimize kadar geçen sürede önce gideceğimiz yerleri planladık, kalacağımız yerler için rezervasyonlarımızı yaptık, İspanya içi yolculuklarımıza karar verdik ve bulunacağımız şehirlerde kaldığımız süre içinde nereleri gezip göreceğimizi çalıştık. Onlarca hosteli tarayıp en güvenli, en temiz, merkeze en yakın ve en çok beğeni almış olanlarda fikir birliğine varmamız ve bunu kalacağımız dört şehir için de yapmamız epey yoğun bir mesai aldı. Sıra tam akşam atıştıracağımız tapas bar, kahvaltı yapacağımız kafe vs. için de rezervasyon yapmaya geldiğinde seyahat zamanı gelmişti. Yola çıkarken işimi kolaylaştıracak kadar olmasa da biraz sempati yaratacağını umduğum birkaç İspanyolca kelimeyi çat pat söyleyebiliyor ve gideceğimiz şehirlerin haritalarına aşina hale gelmiştim. O anda biraz fazla planlı bir tatil gibi görünse de İspanya topraklarına vardığımızda öyle yapmakla iyi ettiğimizi anladım. Uçaktan, otobüsten veya trenden yol yorgunu bir şekilde valizlerle indiğimizde yaptığımız tek şey, şehrin ve metronun haritasını edinmek, nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi bulmak oldu ve kalacak yer konusunda hep iyi kararlar verdiğimiz ortaya çıktı. Bize bu imkânı sağlayan interneti bulanın gözünü seveyim!
Yolculuğumuz maçtan bir hafta önce cumartesi sabah Madrid uçağına binerek başladı. Türk Hava Yolları’nın Amsterdam'daki kazası hala akıllardayken bir miktar tırsmadım değil. Ancak bu satırları yazıyor olduğuma göre sağ salim gidip döndüğümü anlamış olmalısınız. Pilotumuz öyle hafif kondurdu ki uçağı, indiğimizi anlamayanlar oldu. Üstelik yemekler de süperdi!
İlk günkü programımız akşama kadar Madrid'de vakit geçirip gece de Barcelona'ya geçmekti. Hemen bavulları emanete bırakıp kendimizi şehrin merkezine attık. Yorgun olsak da bir şehre bir ülkeye ilk ayak basmanın verdiği heyecan bizi ayakta tuttu, şehirde ilk Sol meydanını ve Plaza Mayor'u gördük ve İspanyol mutfağı lezzetlerini tatmaya başladık. Gelmeden önce okuduğumuz sokak sanatçılarını canlı canlı izlemek, baktığımız her yerde bir heykel, bir bina süslemesi, bir resimle karşılaşmak hatta spontane bir flamenko gösterisine tanık olmak çok güzeldi. Bunları dünyanın her yerinden gelmiş bir dolu turistle birlikte yapıyor olmayı turistik bölgede bulunmamıza bağlamıştık. Daha sonra turistik olmayan bölgelerin de turistlerle dolu olduğunu görünce İspanyollar’ın toptan şehri terk edip memleketlerini bize bıraktığını düşünmedim değil...
BARCELONA
Programımız sorunsuz ilerliyordu, Barcelona'ya otobüs biletimizi internetten aldık ve hareket saatine yakın havaalanındaki emanetten bavullarımızı alıp otogara gittik, geniş koltuklu otobüsümüze atladık ve sabah gözümüzü Barcelona'da açtık. Kalacağımız hostel Barcelona'nın en civcivli caddesi La Rambla'nın denize ulaşan ucundaydı. Erken saatte vardığımız için odamız henüz hazır değildi, biz de valizleri bırakıp kendimizi La Rambla'ya attık. Kahvaltı için dişimize uygun bir şeyler arar, kısmen bulurken bir pazar sabahına uyanmakta olan şehri izliyorduk. Yan masamızdaki İngiliz turistler güne birayla başlıyorlardı, Fransızlar kruasan buldukları için mutlu görünüyorlardı. Sırayla birbirlerinin fotoğrafını çeken, ancak birlikte fotoğraf çektiremeyen Amerikalı turistlerin imdadına başka bir Amerikalı aile yetişti, onlar da bir İspanya spesyalitesi olduğunu duydukları churros con chocolate yiyorlardı, yani çikolatali çuros.
Şehirdeki ilk durağımız Mirador de Colon oldu. La Ramblas’ın denizle birleştiği güney ucunda yer alan bu anıtın alt kısmı bile fotoğraf karesine ancak sığıyordu diyeyim, görkemini siz anlayın. Tepesinde yüzünü denize dönmüş halde Kristof Kolomb’un heykeli yer alan anıtın tepesine klostrofobiklere göre olmayan bir asansörle çıktık ve adım adım keşfedeceğimiz Barcelona'yı tepeden izledik.
Anıttan yere indikten sonra denize doğru devam edip fotoğraflarını gördüğüm Rambla del Mar ikinci durağımız oldu. Bir yanımızda Port Vell yürümeye devam edip, modern bir alışveriş merkezi diyebileceğimiz Maremagnuma vardık. Barcelona'yı heykellerle süsleyenlerin denizin yüzeyini unutmadığını görmek ilginç bir deneyimdi. Dönüş yolunda sadece pazar günleri kurulan bitpazarı kurulmuş hatta hareketlenmişti. La Ramblas'ın üzerindeki tezgahlar da açılmaktaydı.
Yorgunluğumuzu atmak için hostelimizin yolunu tuttuk, bir banyo ve siestanın ardından Barcelona'nın gece halini keşfetmek için hazırdık. Kahvaltı için alışveriş yaparken sokağımızda iki tane Türk dönerci olduğunu gördük, Plaça Reial'de birşeyler atıştırıp La Ramblas'ı boydan boya geçerek Plaça de Catalunya'dan sağa, Barrio Gotic'e yani Gotik Bölgeye döndük. Serinleyen akşam havası ve yorulmaya başlayan ayakları dinlendirmek için lokal bir barda mola verdik. Hem sonraki durağımız olan milongaya nasıl gideceğimizi çalistik hem de sangrialarımızı içtik. Barmenin tavsiye ettiği sanırım ev yapımı olan vermutu denedikten sonra soğuğu artık hiç hissetmiyordum!
Ertesi gün kahvaltıdan sonra ilk iş Barcelona'nın sembolü haline gelmiş olan La Sagrada Familia'ya gittik. Sabah saatleri olmasına rağmen girişindeki kuyruğu görünce dışarıdan fotoğraflamaya karar verdik. Henüz bitmemiş -ve bitecek gibi de durmayan- kulelerin ihtişamı fotoğraflarda gördüklerimizin çok üzerindeydi. Her santimetrekaresinde ayrı bir detay barındıran kulelerin etrafında bol fotoğraflı bir tur attıktan sonra mimarı Gaudi'nin ismini taşiyan caddeye yöneldik. Sadece yaya trafiği olan caddenin sonunda yine görülesi bir bina vardı: Hospital de la Santa Creu i Sant Pau, kısaca Sant Pau Hastanesi. Avinguda de Gaudi üzerinde gördüğümüz bir Türk lokantasında bir Türk bulup metronun gitmediğini farkettiğimiz Parc Guell'e nasıl gideceğimizi sorduk. Katalan bölgesi olan Barcelona'da iletişim kurmak İspanyolca bilen bir arkadaşla bile sorun olabiliyordu; sokak isimleri, menüler, durak isimleri ve konuşulan dil Katalanca’ydı ve Madrid'deki kadar İngilizce bilene rastlamıyorduk. Şansımıza Sant Pau'nun yakınındaki otobüs durağında duran ilk otobüs Gaudi'nin başka bir projesi olan Parc Guell'e gidiyordu. Şehrin kuzeyine doğru etrafı izleye izleye epey gittikten sonra parkın üst girişinde indik. Sangria içip güneşlenerek, Küba müziği çalan sokak sanatçılarını dinleyerek, bol bol fotoğraf çekip gördüğümüz detaylara inanamayarak Gaudi'nin kült haline gelmiş kertenkele heykelinin olduğu parkın alt girişine kadar gezdikten sonra indiğimiz noktadan dönüş otobüsüne binip Passeig de Gracia'ya gittik. Gaudi'nin tasarladığı kaldırım taşları üzerinde yürüyerek, Pere Falques'in eseri sokak lambalarının altından geçerken başyapıtı sayılan bina olan La Pedrera ya da diğer adıyla Casa Mila'ya ulaştık. Tasarımı şu anki mimariye göre bile sıradışı olan binadan sola dönüp ünlü Diagonal Caddesinde Les Punxesi gördük. Gracia caddesine geri dönüp başka bir Gaudi eseri olan Casa Batllo'ya geldik. Illa de la Discordia yani üç binalık uyumsuzluk bloğunun parçalarından biri olan Casa Batllo'nun gerçeküstü mimarisi hayli etkileyiciydi. Kötü olan şeyse, diğer blokların restorasyon geçirmekte olduğu için tüm cephesinin dev bir Chanel reklamı ile örtülmüş olmasıydı. Gün boyunca yürümekten bitap düştüğümüz için hostele gidip biraz dinlendik ve akşam yemeğinde bir İspanyol spesyalitesi olan paella denemek için aynı İspanyollar gibi gece 10’dan sonra dışarı çıktık. İspanya'ya özgü bir pilav türü olan paellanın orjinal valencia usulü yani deniz ürünlüsünü denedik ve pişman olmadık.
Bir sonraki gün La Ramblas'da yürüdüğümüz her zaman kapalı haline rastladığımız ünlü pazarı La Boquera'ya yöneldik. Girişte bizi meyveciler ve şekerlemeciler karşıladı. Ürünlerin çeşitliliği, renkleri ilk adımda başımı döndürdü. İlerledikçe balıkçıların ve deniz ürünleri, şarküteri, ekmek, baharat, kısaca bir mutfağa giren her şeyin tezgahlarını gördük. Bu market şehrin en taze ve en güzel ürünlerini bulabileceğimiz tek yermiş. Arka tarafında hemen orada satılan ürünlerin pişirilip servis yapıldığı birkaç ayaküstü yer vardı ve tabakları hayli iştah açıcı görünüyordu. Fiyatları biraz yüksek ve çalışma saatleri sınırlı olsa da bu pazarda sadece gezinmek bile büyük keyifti.
Pazarı gezmekten kendimizi güçlükle alıp yolun hemen karşısına Gotik Bölgeyi keşfe çıktık. Yolumuza çıkan meydanlarda fotoğraf çekip, ilgimizi çeken mağazalara girerek epey oyalandık. Mağazalar hem siesta yaptıkları hem de akşam erken kapandıkları için beğendiğimiz şeyleri bulduğumuz açık bir dükkanın kıymetini anlamaya başlamıştık. Gotik Bölgedeki son durağımız Picasso Müzesi idi. Ondan önce yorulmuş ayaklarımızı dinlendirmek ve ara öğün olarak churros denemek istiyorduk. Şansımıza sadece churros yapan bir yer bulduk ve orada bulunduğumuz süre boyunca hem leziz çukulatalı çuroslarimizi yedik, hem de nasıl yapıldığını izledik.
Yine bol miktarda dolaşarak odamıza döndük, dinlenip akşam yemeği için çıktığımızda sora sora hem lokal hem de çok iyi bir tapas bar bulduk. Tapas, yine gelmeden önce mutlaka denememiz tembihlenen, bizdeki mezelere benzeyen minik porsiyonlar halinde atıştırmalıklara deniyor. Bizimle ilgilenen bayan öyle canayakındı ki harika tapasların yanında bize sonraki duraklarımız hakkında bilgi verdi, bir de crema de orujo ikram etti. Bu da İspanya’ya özgü bir likörmüş, Baileys’i andıran bir lezzeti vardı.
İyice doyduktan sonra metroya yürüyüp Antiller’e doğru yola çiktik. Antiller dediğim bir latin klüp. Geç kaldığımızı düşünerek koştursak da gecenin hareketlenmiş haline denk geldik. Hemen bu harekete katılıp biz de kurtlarımızı döktük. Latin camiasının yeni yüzlere açık olduğunu görmek beni sevindirdi. İlginç olan, biz gece 2’de yorgunluktan bitap bir şekilde çıkarken, hala klübe gelenlerin olmasıydı. Onları gördükten sonra bir daha İstanbul’da latin gecelerinin geç başladığından bahsetmemeye karar verdim!
SEVİLLE
Sonraki gün olabildiğince erken kalkıp hazırlandık, sıra uçakla Sevilla'ya gitmeye gelmişti. Uçuşumuz, yetişmek için koştursak ve check-in kontuarı kapandığı için bagajlar konusunda bir miktar iletişim sorunu yaşasak da sorunsuz geçti ve kendimizi birden Barcelona'nın serin havasından uzun kolluların fazla geldiği Sevilla’nın ılık ve mis kokulu havasında bulduk. Sevilla’nın ağaçlarla çevrili yolları, portakal çiçeği kokan havası, rengarenk açmış çiçekleri insana adeta cennetteymiş hissi yaşatıyordu. Hemen hostelimize yerleşip şehri gezmeye çıktık. Katedral ve sarayın arasından yürüyüp, açık havadaki heykel sergisinin yanından geçerken faytonlara bağlı atların ahenkli nal sesleri az ilerde duran ultra modern görünümlü tramvayla ilginç bir ironi oluşturuyordu. Ara yollardan yürüyerek kanala vardık, önünden geçtiğimiz vitrinler artık Endülüs’te olduğumuzu gösteriyordu, gül desenli şallar, kastanyetler ve yelpazeler... Nehrin üzerini birbirinden güzel köprüler süslüyor, iki yanındaki yeşil alanlarda insanlar güneşleniyor, kendilerine ayrılmış yollarda bisikletçiler ve koşucular ve yürüyenler güzel havanın tadını çıkıyorlardı. Bu sene ilk açmış leylakları orada görüp kokladım ve Sevilla'yı görmeden dönmemem konusunda ısrar eden İspanyol arkadaşıma içimden teşekkür ettim.
Boğa güreşleriyle ünlü Seville'da akşamüzeri olmuş saatlerde gezebileceğimiz tek açık müze ünlü boğa güreşi arenası The Plaza de Toros de la Maestranza oldu. Rehber eşliğinde boş haldeki arenayı ve boğa güreşinin tarihçesini, eski boğa güreşi afişlerini, ünlü boğa güreşçilerin resimlerinin, giysilerinin bulunduğu müzeyi gezdik. Her müzede olduğu gibi hediyelik satan bir dükkanı vardı, bana ilginç gelen, boğa güreşi arenasının kumlarının olduğu minik kavanozların 6 Euro’ya satılıyor olmasıydı. Aynı kumları biz bedava olarak ayakkabılarımızda ve paçalarımızda Türkiye’ye kadar getirdik.
Oradaki ilk akşamımızda da Plaza de Espana'yı gezdik. Gece de açık olmasını takdir ederek, batan güneşin loşluğunda kalabalık gitmiş koca saray ve yarım daire şeklinde bir o kadar büyük meydanı bize kalmıştı. Yıldız Savaşlarının ikinci bölümünde sahne olmuş sarayın süslemelerinin bir kısmı tadilat halindeydi. Ancak tadilattaki bölümleri aynı boyutta kendi resimlerinin basılı olduğu tentelerle örttükleri için görüntü estetiği korunmuştu. Sarayı gezdikten sonra hemen önünde 1929 da Ibero-Americano Dünya Fuarı’na mekan olmuş Maria Luisa Parkı'ndan şehre doğru yürüdük. Parkta mis gibi açmış ağaç ve çiçeklerin kokusu bizi takip etti.
Seville’daki ikinci ve son günümüz hostelimizin hemen yanıbaşindaki Alcazar Sarayı’nı, orijinal ismiyle Alcázares Reales de Sevilla'yı ve bahçelerini gezerek başladı. Yoğun olarak Arap mimarisinin etkisini taşıyan sarayda attığımız her adımda süslemelerin güzelliğine, detaylardaki inceliğe, hayret ettik. Bahçeye, daha doğrusu bahçelere geçtiğimizde hayranlığımız bitmedi. Sarayın yapıldığı yıllarda da böylesine bakımlı mıydı bilmiyorum ancak ağaçların, çiçeklerin, havuzların yerleşimi ve bakımının özenli ellerde olduğu kesin görünüyordu.
Saraydan çıktıktan sonra kapılarını ziyaretçilere henüz açmış olan ilk hali cami olan ve daha sonra gotik mimarinin en büyük ve görkemli katedraline dönüştürülmüş olan Catedral de Santa María de la Sede'yi ziyaret ettik. Aynı zamanda dünyadaki dördüncü büyük olan bu katedralin çan kulesi olan Giralda ise cami zamanındaki minaresi imiş. Katedrali gezerken tepelere bakarken tutulan boynumuzun ve Giralda kulesinin 35 katlı eğimli yolundan tırmanırken yorulan bedenimizin acısı tepede şehri panaromik olarak izlerken geçti.
GRANADA
İki büyük eseri gezdikten sona programımız Granada'ya olan yolculuğumuzdu. Sevimli ve ingilizce bilen hostel görevlimiz otobüs yerine trenle gitmemizi önerdi, hatta bununla yetinmeyip telefonla tren saatlerini ve ücretlerini bizim için öğrendi. Pencereleri kırmızı sardunyalarla süslü hostelimizden güçlükle ayrılıp tren istasyonuna gittik. Hızlı, rahat ve kısa bir tren yolculuğunun ardından başka bir Endülüs şehri olan Granada'ya inmiştik. Sempatik bir taksi şoförü bizi buradaki hostelimize bıraktı. Orada bizi çok daha sempatik bir görevli bekliyordu. Bize akşam nereye gidelim, yemek için neresi iyidir, bağlantı var mı gibi sorularımıza sabırla cevap verdikten sonra nereden geldiğimizi sordu. Türkiye cevabı üzerine bize bir sarılışı vardı, İngilizce İspanyolca karışık İstanbul’u kastederek büyük tarih, çok güzel diyordu bir yandan da.
Onun sayesinde hemen bir haritamız olmuştu, bize akşam saati için hem şehrin tarihi yapısını, hem de Alhambra Sarayını karşıdan görebileceğimiz bir rota çizdi. Bu rotada ilerlemeden önce yemek yemeyi akıl etseydik daha keyifli bir gezi olurdu. Darro Nehri'nin kenarından, dere, hatta çay da diyebiliriz buna, yürüyüp yol bittiğinde yokuş yukarı çıkınca tüm şehri ve tabii ki sarayı panoramik olarak izleyebildiğimiz bir teras olan Mirador San Nicolas'a ulaştık. Bir restoran dışındaki tüm kafeteryalar kapalıydı, birçok insan kendi aracı ya da taksi ile gelmeyi tercih etmişti ve restoranların kapalı olduğunu bildikleri için o güzel manzara ve yaz akşamı kıvamındaki havanın tadını çıkarmak üzere tedarikli gelmişlerdi. İyice acıkan bünyemizi mutlu etmek için boş dönen bir taksiyle tekrar şehre döndük ve otelimizin altındaki Sultan isimli Arap Restoranına girdik. Giderken de dönerken de hakim mutfağın Arap mutfağı ve Türkçe tabelalı bir dolu kebapçı ve dönerci olduğunu görmüştük. Karışık salata olarak humuslu, muhammaralı, patlıcan salatalı bir tabak ve tavuklu pilavlarımızla karnımızın en çok doyduğu akşam oldu.
Ertesi gün önce şehri dolaştık. Çok sayıda dövmeli, piercingli, rasta saçlı gençle karşılaşınca Granada'nın hippi turistlerin gözdesi olduğunu sanmıştık. Ancak şehrin içine dağılmış Granada Üniversitesi’nin Fakülteleri ile karşılaştıkça onların üniversite öğrencisi olduklarını anladık. Granada Üniversitesi sayesinde bu şehir öğrenciler için İspanya'daki en iyi üç şehirden biri olmuş.
Bunları öğrenip, şehirdeki bir manastırı gezdikten sonra günün kalanını Alhambra sarayını gezmeye ayırdık. Çok büyük olduğunu okumuş, yakından görmeyi merakla bekliyorduk. Enerjimizi gezerken kullanmak için biletleri alacağımız, yokuşun taa tepesindeki noktaya bizdeki minibüs-halk otobüsü karışımı olan otobüsle gittik, ve turizm sezonu dışında gitmemiz sayesinde hemen biletlerimizi aldık. Bilgi masasındaki rehberler Nazari'nin sarayının randevusuna kadar hangi bölümleri yetiştirebileceğimizi anlattı. Bu bilgilerin ve sesli rehberin ışığında gezmeye, Alcazar’ın bahçeleriyle yarışabilecek denli güzel Generalife bahçelerinden başladık. Rengârenk çiçekler, havuzlar, havuzların ortasındaki fıskiyeler ve şu zaman için bile ince bir mühendislik gerektiren akarsu tasarımlarıyla büyülendik. 5. Carlos'un yaptırdığı sıra dışı mimarideki saray, şehre giriş çıkışların gözetlendiği kule, heybetli surlar arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Randevulu gezilen Nasr sarayının içi de dışı da 'dünyadaki cennet' olarak ünlenmiş olmasını doğrular nitelikteydi.
Alhambra'nın tamamını gezdikten sonra yokuş aşağı olmasına rağmen şehre yürüyecek halimiz kalmamıştı. Hatta gelen otobüscüğün dolduğunu görünce ayakta gitmemek için bir sonrakini bekledik. Şehirde güzel bir akşam yemeğinin ardından bir ispanya klasiği olan flamenko dansı izlemek istiyorduk. Gündüz uğradığımız bilgi merkezinde şehrin haritasıyla birlikte flamenko gösterisi olan mekânların yerleri ve programlarının yer aldığı bir döküm almıştık. Ancak tahmin ettiğimiz saatten daha geç toparlandığımız için gittiğimiz yerde flamenko sanatçılarının çıkışına rastladık ve daha sonra başka gösteri olmayacağını öğrendik. Biz de otobüsle otogara gidip otobüsle Madrid'e doğru yola çıktık.
MADRİD
Alsa firmasıyla ikinci yolculuğumuz da sorunsuz geçti. Varış saati olan tam 6:30 da Madrid otogarına ulaşmıştık. Odamızın hazır olmayacağına hazırlıklı olsak da bavulları bırakmak için ilk iş iki aktarma yaparak metroyla Sol meydanına oradan da hostelimize gittik. Uykusundan uyandırdığımız görevli girişlerimizi yaptıktan sonra odalarımızın öğlen hazır olacağını söyledi. Biz de yarım günü kaybetmemek için sıkı bir kahvaltı ve kafein takviyesinden sonra haritaya bakıp az zamanda çok şey görmeye yönelik bir plan yaptık. Önce metroyla Atocha Durağına gidip, içindeki kocaman botanik parkını görmek için Atocha Tren İstasyonuna ziyaret ettik. Dışından hayli heybetli görünen binanın içinde tam okuduğumuz gibi tropik bir park kurulmuş, öyle ki çeşitli bitki türlerine ek olarak çevreleyen havuzda mutlu mutlu yüzen su kaplumbağaları bile vardı.
İstasyondan sonra hemen yakındaki Real Jardin Botanico'yu yani kraliyet botanik bahçesini gezmekti niyetimiz ancak henüz açılmadığını ve açılmasına saatler olduğunu öğrenince sınırını oluşturan kaldırımdan yürüdük. Park alabildiğine geniş, temiz ve huzurlu görünüyordu. Yürüdüğümüz kaldırım aynı zamanda bizi Madrid'in ünlü müzelerinden Museo del Prado'ya götürüyordu. Zamanımızın darlığını göz önüne alarak Thyssen-Bornemisza ve Reina-Sofia müzelerini gezemeyeceğimizi üzülerek kabul ettik, enerjimizin yettiği kadar Prado müzesini gezdik. Cumartesinin sabah saatleri olmasına rağmen hayli kalabalıktı, ünlü tabloların ve heykellerin orjinallerini yakından görmek etkileyiciydi.
Müzeden çıktıktan sonra artık odamızın hazırlanmış olacağını düşünerek tekrar Sol meydanına yollandık. Gece yolculuğunun üzerine üç saat süren müze gezisi ve yürüyüşleri ekleyince hepimiz tükenmiştik. Oysa bu gezinin nedeni olan maç akşamı gelmiş, maça kadar yenilenmek için bir banyo ve siesta takviyesine ihtiyacımız vardı. O yorgunlukla sanırım hayatımın en deliksiz uykularından birini çektim. Maça gitmek üzere hazırlandık, karnımızı doyurduk ve Santiego Barnebeu Stadına doğru yola çıktık. Metroda her durakta maça gitmek üzere eklenen Türkiye ve İspanya taraftarlarının coşkusu bize de bulaştı ve uyku mahmurluğundan eser kalmadı. Güvenlik kontrolleriyle stada girip bizim yararımız için olduğunu öğrendiğim ağla çevrili tribünlere yerleştikten sonra bol bol fotoğraf çekmek için fırsatımız oldu. Benim için stadyumda maç izlemek, milli maç izlemek hatta bir maçı baştan sonra kadar izlemek gibi konularda bir ilk olan bu deneyimi coşkuyla yaşadım. Sesim kısılana kadar tezahürat yaptım, top bizim kaleye girince üzüldüm, arkadaşlar onun gol değil ofsayt olduğunu anlattılar. Sonra gerçekten gol olunca hep birlikte üzüldük.
Maç bittiğinde biz Türk taraftarları çıkarmak için bir süre beklediler. Metroya gitmeye şöyle bir niyetlendik ama adım adım ilerlediğini görünce taksiyle dönmeye karar verdik. Yerin üstündeki trafik altındakini aratmıyordu, gece saat bir olmasına rağmen sıkışık bir trafikte güçlükle merkeze vardık. Siestanın dinlendirici, maçın canlandırıcı etkisiyle, araştırdığım salsa klüplerinden birinin tam da hostelimizin sokağında olmasını fırsat bilerek Madrid'deki Latin arenasını keşfetmek üzere El Son'a girdik. Gece saat 1.30’a gelmiş olmasına rağmen içeride insanlar üst üste gibilerdi. Kendimize ayakta duracak bir alan bulmamız hiç kolay olmadı. Oradaki Latin ateşinin hiçbir bayanı kenarda ayakta bekletmediğini hayretle fark ettik. Bolca ayağımıza basılıp/ basıp, dirsek atılıp/atıp dumandan ve yüksek ses düzeyinden ve içerideki insanların yarısının Salsa’yla uzaktan yakından ilgisinin olmamasından sıkılıp kısa sürede çıkıp hostelimize döndük.
Ertesi gün pazardı ve İspanyadaki son tam günümüzdü. Kahvaltıya oturduğumuzda niyetimiz sadece pazarları kurulan bitpazarını gezmekti. Gayet tenha bir kafede olmamıza rağmen kalkarken arkadaşlarımızın birinin çantasının çalındığını fark edince önce toplu olarak panikleyip sonra kafenin sorumlusuyla konuşmak, tuvaletleri kontrol edip bir şey bulamayınca uluslararası polisi bulmak, orada çantasını cüzdanını çaldırmış başka turistlerle birlikte sıramızı bekleyip, önce telefonda İngilizce’yi tane tane konuşan bir polis, daha sonra ofisteki polislerle olayı, çantanın ve cüzdanın içindekileri detaylı olarak anlattığımız ifademizi verip tutanak tutturmak ve ertesi gün pasaport işlemlerini yaptırmak için Türkiye Büyükelçiliği’nin adresini almakla geçti. Hep tedbirli olduğumuz için beklemediğimiz bu olay hepimizi sarstı. Öyle ki fotoğraflarımızda hepimiz sırt çantasını öne asmış kangurular gibi çıkmıştık. Bu olaydan sonra bitpazarına gitmeyi boş verip plansız programsız dolaşırken Madrid'in simgesi olduğunu öğrendiğimiz ama bir türlü göremediğimiz ağaca tırmanan ayı heykeli ile karşı karşıya gelince sevinemedik bile. En azından harcayacağımızı harcamıştık, başında olsaydı on gün zehir olurdu, şimdi iki günle yırttık, zaten telefon eskimişti, yenisini almaya bahane oldu şeklinde birbirimizi avuttuk.
Olayın şokunu atlattıktan sonra toparlanmaya ve moralimizi bozmamaya karar verdik ve ögleden sonra için İspanya'nın Madrid'den önceki başkenti olan Toledo'ya gitmeye karar verdik. Atocha terminalinden gidiş dönüş tren biletlerimizi aldık ve sadece yarım saatlik bir tren yolculuğunun sonunda Toledo'nun tarihi ve bir o kadar güzel tren garına varmıştık bile. Dünyanın en romantik şehirlerinden biri olarak anılan Toledo, sakin ve huzur doluydu. Katedralin olduğu bölge daha çok taş yollar, taş binalardan oluşuyordu. Şehri çevreleyen nehrin kenarları ise yemyeşil ve ağaçlarla süslüydü. Küçük bir şehir olmasına rağmen Musevi, Hıristiyan ve Müslüman etkilerinin baskın olduğu bölgeleri vardı. Şehirdeki en görkemli yapı olan Katedral de Toledo'yu ve bir kiliseyi gezip, Yahudi mahallesinde biraz dolaşıp, açık bulduğumuz mağazalarda eşinirken dönüş saatimiz geldi ve Madrid trenine binmek üzere tekrar istasyona döndük.
O gece şehre fazla açılmayıp hemen hostelimizin sokağındaki bir biracıda tapaslardan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Şansımıza hem yediklerimizin lezzeti, hem fiyatı açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu. Hostele dönerken önünden geçtiğimiz El Son'dan Latin müziği geliyordu. Bir önceki akşam içeri bakmak için sadece birimize izin veren gudubet görevli bu sefer giriş ücretinin olmadığını ve hepimizin bakmak ya da kalmak için girebileceğini söyledi. Şöyle bir başımızı uzattığımızda bir önceki gece birbirini çiğneyen insan kalabalığından eser olmadığını, sadece iki çiftin dansetmekte olduğunu gördük. Yine de ertesi günkü elçilik ziyareti ve yolculuk programının selameti için odaya dönüp, yolculuk hazırlıkları yapıp uyuduk.
Son gün yolculuk belgesi işleri hallolduktan sonra uçuş saatine kadar alışveriş yaptık. Yeni uygulamalara göre sıvı taşımak hayli risk içerdiğinden ve yerel içkilerin marketlerde de freeshop kadar ucuz olduğunu öğrendiğimizden valize sığabilecek birkaç şişe sangria ve oruho ve İspanya’yı hatırlatan bir şeyler aldık, havaalanına gidip, uçağımıza bindik ve bizim gibi maç için gelmiş Türkler ve maçın rövanşı için gelen İspanyollar ve çanta çaldırmak dışındaki güzel anılarla birlikte yurda döndük.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:19
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar
29 Nisan 2009
Kars, Digor vs.
Şu anda bir yanımda kuru yemişlerim bağdaş kurmuş bu satırları yazıyorum. Altta kalan ayağımın serçe parmağındaki nasır, üzerine ağırlık bindiği için acıyor, onun dışında bir derdim yok. Neden bunları yazıyorum? Eh bir yerden başlamak gerek de ondan!
Bugün öğlenden şu ana kadar neredeyse aralıksız yazacaklarımı düşündüm. İşyerinde, işten çıktıktan sonra yürüyerek eve ulaşana kadar iç sesim hiç durmadı desem yeridir. Tabii ki onun söylediği herşeyi hatırlamıyorum, şu an önemi var mı, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim yazasım var ve gördüğünüz gibi yazıyorum.
Bu fikir öğlen geldi aklıma. Her öğlenden değişik olarak -mı acaba?- önce çıkıp biraz yürüdüm. Ayaklarım beni göztepe parkına götürmüş. Parkın haftaiçi gündüz halini hiç görmemiştim. Laleler açmış ve semt sakinleri kah çocuklarını parkta oynatarak kah bankta dinlenerek bir güzel parkı kullanıyorlardı. Bu insanlar muhtemelen onbeş dakika önce de oradalardı, aynı anda ben inanılmaz yüksek bir ses tonu ve agresif bir tavırla 'sözlerine dikkat et ben karslıyım' diyerek kafa tutan bir müşteriye laf anlatmaya çalışırken yani. Sadece bu bile başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlattı bana, mümkündür ya, mümkün olmalı!
Neyse, dıştan bir tur atıp parkın içindeki gül bahçesine geçtim. Güller henüz açılmamıştı ama gölgedeki banklar pek hoş görünüyorlardı. Oturdum, çantamdan elmamı ve bir önceki gün aldığım ve okumayı bitirmediğim Uykusuz'u çıkardım. Zamanım bol ya, didik didik okuyorum. İç sayfalarda mini mini puntolarla yazılmış yazılar var. Misal Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur yazmış, ya da Benim de Söyleyeceklerim Var, Umut Sarıkaya yazmış. Onları okudum. kah kah kah gülmesem de gülümsedim, sonuna kadar okudum ve dünyadan koptum, hoşuma gitti. Bunları yazanlar da yarı yaşımda zıpırlardır, onlar da şöyle insandır, ne kadar kazanıyorlardır, ne kadar okuyorlardır, toplamda ne kadar çalışıyorlardır diye düşünmedim, bir tek okuduğum yazıyı kaç kere tekrar yazmış ya da üzerinden geçmiş olabileceklerini düşündüm, o da birazcık. Sonuçta ortada üretilmiş bir şey var, bu ürün bana ulaştı ve ben o ürünü zevkle kullandım, bu kadar!
O anda zihnimde bir ampul yandı. Çünkü parka giderken müşteriyle uğraşmayacağın bir iş yapmalı, ne yapmalı acaba diye düşünürken kısa ve berrak bir şekilde üretmek lazım fikri geçti. Uykusuz da okuduğum yazılar da buna cevap oldu. Okunacak şeyler olur, gülünecek şeyler olur. Neden daha çok yazmıyorum? Neden Uykusuz da ya da ona benzer bir dergide yazmıyorum? Hadi onu bırak, terapi niyetine al işte blog, yaz yazabildiğin kadar! Değil mi ama?!
Akşam yürürken yazma konusunda acayip gaza gelmiş şekilde kendimi de ve reye attım. Ta ne zaman alıp okumaya karar verdiğim fakat okumaya başlayıp yarım bıraktığım kitaplar düzineyi bulduğu için almayıp, dolayısıyla okumadığım bir kitap vardı; Stephen King'in Yazma Sanatı. Olup olmadığını sormak için beklerken bir düşünce daha geçti: bunu alıp okuyunca ne olacak, yazar olmuş mu olacaksın?! İçsesim doğru dedi, o ya da bu kitabı okuyarak yazar olmayacaksın, yazarak, yazmaya bir yerden başlayarak olacaksın. Vakit kaybetmeden hemen çıktım. O kitabı ve çok takdir ettiğim başka bir yazar olan Asimov'un otobiyografisi olan Dolu Dolu Yaşadım'ı ve birkaç kitabı daha internet kitapçısından de ve reye göre çok daha uygun fiyatlarla sipariş verdim. Aferim bana!
Şimdi, yazımı geliştirmek için bir yazar koçuyla mı çalışsam acaba diye düşünüyorum. Şu sıralar pek moda ne de olsa... En son hayatım değişti seminerine gittim ya, hayatımda bir değişim yaratmak için adım atmam gerektiği konusunda feci motive hissediyorum kendimi. Yarın sabah altıbuçukta uyansam kendiliğimden tekrar uyumak yerine bilgisayarı açıp yazmaya başlayacak kadar diyeyim, siz anlayın! Bu konuda zaman limiti olan ve gerçekçi bir hedef de koymam gerek kendime. Ancak bu hedefin ne olacağını bilmiyorum. Ne gerçekçi olur, artı yaratıcılık gerektiren konularda gerçekçi olmak gerekir mi? Her gün bir mesaj girmek mi? Haftada bir öykü/deneme vs yazmış olmak mı? Yazdıklarımı bir yerlere göndermek mi? İşte koça danışılacak bir konu daha. Ve tabii bu hedefe ulaşma adımlarını belirlemece falan... Bir yanım alışıla geldiğim üzere bu kadar yapılacak işin üzerine aman uf diyor ama yok ya, harbi motiveyim, hala yazıyorum mesela...
Neymiş? Karslıyım diyene ben de Digorluyum diyecekmişiz! Ya da geçmişi sevgiyle bırakıp yeni bir geleceğe yol almak üzere gerekli adımları atacakmışız.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
20:40
6
sesli koro
Kategorisi: deneme, diğer herşey
09 Nisan 2009
Atina-İstanbul
Geçen Pazar bu filmi izledim. >Festival başlamış, bir festival klasiği olarak kelimenin gerçek anlamıyla koşarak filme yetişerek çok da beğenmediğimiz, film bittikten sonra ne kadar uzun, nasıl izlemişiz dediğimiz bir film oldu. Filmin özetini, sonunu anlatmayacağım. Bunu yaptığım mesajlardan birini buldum, sanki başkası yazmış gibi geldi, öylesine yabancı, çocuksu… Birden aklıma bir soru takıldı. Bunları yazıyorum, bağlantılarını falan da veriyorum, o bağlantılar ne kadar süreyle yaşıyorlar. Hadi iksv kurumsal bir yapı, herhalde geçmiş festivallerin sayfalarını yaşatıyorlardır. Hadi bağlantılar sonsuza kadar yaşasın, onlarla süsleyerek yazdıklarım ne kadar süre boyunca bir anlam ifade edecek?
İspanyadaki sarayları müzeleri gördükten sonra dünyaya anlamlı bir iz bırakma kaygısı edindim tekrar. Kurtulmak için ne çok çaba harcamıştım halbuki… İş güç diyoruz, diyorum yani, yoruldum yıprandım uf oldum diyorum, insanı yine de böylesi kaygılardan koruyor. Bir daha kendimi yorulmuş hissettiğimde bunu düşüneceğim, en azından içimi oyan, egomdan taşan ben kimim, ne yapıyorum, şu dünyaya anlamlı ve kalıcı ne iz bırakıyorum gibi bir kaygım yok diyeceğim.
Ben ispanyayı anlatayım en iyisi. Madrid metrosu çok ilginç, havaalanından bilet alıp metroya giriyorsun, istersen akşama kadar takılıp istediğin duraktan çıkabiliyorsun. Ama şehirde herhangi bir yerden binip havaalanı durağından çıkmak istediğinde çıkmak için 1 euroluk bilet alman gerekiyor!
Bir de bazı metro trenlerinde kapılar durakta durduğunda otomatik açılmıyor. Sen tam kapının önünde durup açılmasını beklersen, eğer o kapıdan inen biri kapıyı açmazsa sadece beklemiş oluyorsun. Eğer o kapıdan biri inmezse trenin 20 saniyelik bekleme süresi içinde kapının üzerindeki o minik kolu farketmen, çevirmen gereken yönü gösteren oku görüp anlaman ve tren kalkmadan kolu çevirip kapıyı açıp binmen gerekiyor. Zeka testi gibi bir şey…
Bir de bir de çok ilginç başka bir şey gördüm. Metroda trenin durduğu ve insanların beklediği uzun peron boyunca hemen hemen her metroda olduğu gibi aralıklarla banklar var. Bir de ne var, yere paralel, yerden 80 ve 100 cm yükseklikte iki kalın silindir var. Ne bu? Popo ve bel dayamalık. Eğer yorgunsan ve bütün banklar doluysa ve tabi ortalama bir boydaysan öndeki alçak demire otururmuş gibi dayanıyorsun ve arkadaki silindir de tam beline denk geliyor, oturmak kadar olmasa bile hayli dinlendirici bir pozisyonda beklemiş oluyorsun metroyu. Bunun tam arkasındaki duvarda da bir insan prototipini yandan bu şekilde dayanırken gösteren bir kare vardı, fotoğrafını çekmediğim için pişmanım!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
10:39
1 sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
20 Şubat 2009
Derki Sayı 31: Hayatım Değişti
Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başinda yazma işine ağırlık vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum ve bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.
Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiginde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamasirlar, beyaz ve ten rengi çamasirlar, uzun ince çoraplar, pantolon çoraplari, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çikarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.
Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasina daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalmasi ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.
Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsedigimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..
Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşiladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde ögrendigimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünemem. Doksandokuz yıl da düşünmem, cık, doksansekiz de...
Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdigi suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşisında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başindakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.
Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çikiyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla ögün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.
Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çiktiginda kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çikiyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşisında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.
Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.
Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşima çikan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşiyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…
Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşilaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşilıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çikarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.
Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim -hayal bile olsa- o doğrultuda yaşayayım -mümkün olduğunca- ve olmak istediğim insan olayım -uzun vadede kaçınılmaz olarak- Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştideki subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:25
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar
19 Şubat 2009
universalove
Bu akşam bu filmi izledim. Filmin bitişinin üzerinden daha saat dolmadan sonunu size yetiştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonunu anlatmayacağım gibi, ortasını ya da başını da anlatmayacağım. İzlemek isteyen ifistanbul kapsamında varsa bir gösterimi daha gider, izler.
Olay şöyle gelişti: Sonsuzluğun içinde bir an -bir an diyorum ama ne kadar sürdü bilemiyorum, ölçemediğimiz için öyle ifade ettim- big bang oldu, sonra gaz ve toz bulutları dağıldı -oralar biraz uzun ama özetle öyle deyip devam edebiliriz- ve ben kendimi caddenin bostanında ekin ekerken mi desem, hasat yaparken mi desem, yoksa ekinlerin üzerindeki kargaları kovalarken mi yok yok danayı kovalarken buldum. İş zahmetli ve yorucuydu ve üstelik uzun sürdü. Biter bitmez kendimi eve atmak yerine bir filme attım, o da hemen karşıdaki kültür merkezinin geniş mi geniş, kırmızı mı kırmızı, tiyatro mu tiyatro salonunda -anlam dediğin nedir ki diye sormak istiyorum şu noktada kendi yazdıklarımı okumamın akabinde- ifistanbul filmleri gösteriliyor olması sayesinde oldu. Maksat kafa dağıtmak.
Neticede kafa dağıtıldı mı? Dağıtıldı. Üstüne bir miktar da caddenin o geniş, o ferah, o yağmur altında ıslanmış, o insansız, o sevgili -demek istiyorum şu noktada- kaldırımlarında yürüyüş yapıldı mı? Yapıldı. Yürürken derin derin nefes verilip sonra alındı mı? Verildi ve alındı. E daha ne olsun?! Bir insanın midesi durduk yerde yanmıyorsa, gece dişlerini gıcırdatmıyorsa ve kendi diş gıcırtısının sesine uyanmıyorsa, yaptığı her ne ise bundan hoşlanıyorsa ve mutlu oluyorsa, bir insan daha ne ister azizim?!
Sevgili dokur, sen onu bunu bırak da derkinin 31. sayısı çıkmış, haberin var mı onu söyle. Ahanda burada!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:35
11
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar, diğer herşey, festivaller, filmler
17 Şubat 2009
Kedi var, kedi var
Kadıköyden ayrılmadan şubenin önunde yaşamaya başlayan bir kedimiz olmuştu. Sırtının arkasından kuyruğuna kadar siyah, başi göğsü ayakları beyaz, beyaz dediysem kirli beyaz, sokak kedisi malum... Siyah kuyruğunun ucu sanki beyaz boyaya daldırılmış gibi beyazdı. Kendisine yiyecek verenlere karşı bile pek nadan, sokak köpeklerini sindirmiş, ne sevdiren ne yaklaşan aksi bir kediydi. Bir yardımseverin sağladığı bir parça kartonun üzerinde uyur, güneş açarsa güneş gören bir yere geçer, yalanır da yalanırdı...
Yeni şubenin de kedileri var. Bir tanesi kapının hemen yanındaki girintiye konuşlanmiş tosun mu tosun bir sarman. Keyfine pek düşkün olduğunu sürekli kumasş kaplı süngerden yapılmış mini bir pusete benzeyen yatağından çıkmadığına bakarak anlıyorum. Cadde kedisi olmak başka birşey!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
12:02
1 sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
06 Şubat 2009
Slumdog Millionaire- Çömez Milyoner
Geçen akşam bu filmi izledim. Bir önceki filmin sonunu söyleyişim o kadar hoşuma gitti ki, bu filmi izledikten sonra hemen sonunu anlattığım bir mesaj yazmak istedim. Zaman geçti, bunu yazmaya ancak oturabildim. Önce spoiler’in anlamına bakayım dedim, bir daha kullanacağım ya, anlamını öğreneyim bari. Sesli sözlük (bkz. Seslisozluk.com) bir sürü alakasız şeyin ardından böyle demiş:
A topic that not everyone on the list may want to read about For example, the ending of a movie or the plot of a novel Spoilers can also include announcements of surprise events or discussion of sensitive subjects that may be painful for others to read about It is considered good netiquette to include descriptive information in the subject so that those who wish to skip such messages are forewarned See Netiquette for more information on how to handle spoilers
Türkçe olarak da bulabildiği en yakın karşılık yağmacı, şımartıcı ve bozucu olmuş, ben mızıkçıyı daha uygun buldum. Yaptığıma da internet mızıkçılığı diyebilirim.
Bunları okurken şu netiket için ne yazmış diye bir baktım ve amanın, neler yazmamış ki?! İnternet adabı muaşereti, şudur budur diye okurken ve içimden so vat derken bu maddede durdum:
The combination of the words Net and etiquette, this refers to the proper behavior on a network, and more generally the Internet The key element in Netiquette is remembering that actual people are on the other end of a computer connection, and offensive comments or actions are just as offensive even if you can't see your recipient.
Durdum ve ben internet mızıkçılığı yaparken eğleniyorum ama bunları okuyanlar ne düşünüyor, dahası ne hissediyor? Mesela benim dün yaptığım gibi ifistanbul bağımsız filmler festivalinin sitesinde hit filmler bölümünde görmüş bu filmin adını, izleyenler ne demiş, blogırlar ne yazmış diye ararken bu sayfaya gelmiş ve daha açtığı gibi, "bu filmin, eğer iki saat ayırıp filmi izlerseniz –hayli sürükleyici bir film, bence nasıl geçtiğini anlamayacaksınız- en sonunda oğlan kızı öpüyor. Gerçi öpmeyi, kız öp beni dedikten sonra akıl ediyor ama olsun, dediğim gibi o yaşına kadar kızın peşinden koşmuş, ama nasıl koşmak, senin benim aklımın ucundan geçmeyecek belalara karışmış, bir şekilde hayatta kalmayı ve hatta paçasını kurtarmayı becerip ancak kavuşmuş, ancak milyoner olmuş –bir kritik nokta daha, savaşta söylenmez- üzerinde bir şaşkınlık olması normal, ayrıca zaten şaşkın bir karakteri canlandırıyor. Kız da ayrı bir hikaye, öp beni diyene kadar niye kendisi öpmüyor diye düşündüm, ama o da normal, çocuğun ancak omzuna geliyor boyu. Ve öpüşüyorlar, ve birden onlarla birlikte tren garındaki herkes dans etmeye başlıyor ve bir hint filmi izlemiş olduğumuzu anlıyoruz. Yani biz de çocuk kadar şaşkın değilsek ve filmin hindistanda çekildiğini, karakterlerin Hintli olduğunu, hint aksanlı İngilizce konuştuklarını ve başlarını evet anlamında bir kukla gibi sağa sola salladıklarını görmemiş isek…" diye ballandıra ballandıra anlattığımı görüyor.
Bir üstteki paragrafta istediğin kadar "ben bir internet mızıkacısıyım, yok pardon mızıkçısıyım, filmlerin başını değil sonunu söylerim, ona göre oku" yazmış olursam olayım. Zaten okumasa bile beyin fotoğrafik olarak filmin sonunu anlattığım paragrafı da görmüş algılamış olacak. Çok geç yani, diğer bir deyişle tuu leyt. İyisi mi ben suçsuz günahsız insanlara böyle bir kötülüğü bir daha yapmayayım. Hoş hak eden insanlara bütün kötülükler yapılabilir, bu sayfayı tıklamakla da hak etmiş sayılabilirler ama sayılmayadabilirler, hüküm vermek bana mı kalmış canım?! Daha eğlenceli başka bir şey bulurum yapacak, onunla mı uğraşacağım?! Hayret bişey…
Bu mesaj mı? Nesi var bu mesajın? Sonunu söylemedim canım, örnek verdim. Onun onun sonu olduğunu nereden çıkartıyorsunuz hem?! Merak eden gider sinemada izler. Bak ifistanbulda da gösterilecekmiş hem. Bağlantı bile verdik, daha napalım?!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
13:14
10
sesli koro
Kategorisi: festivaller, filmler
02 Şubat 2009
Degrade
Ben bugün degrade kelimesinin anlamını öğrendim. Aferim bana! Ve bu kelimeyi cümle ve paragraf ve kompozisyon içinde kullandığım akıllara zarar bir metin yazdım, amanın diyorum.
Geçende bir öğlen, vitrinlerde ne var ne yok diye bakınırken bir mağazada mankenin üzerinde dehşetengiz bir elbise gördüm. Omuzlarından kıpkırmızı başlıyor, fuşyaya ve bordoya ve nihayet etekuçlarında mora dönüşüyor. Modelinde pek birşey yok, v yakalı kloş etekli bir elbise. Favori renk tayfımın tamamını bir elbisede görünce gözlerimi kamaştı. Mağazanın içinde bir süre o elbiseyi giyen cansız mankenle flört ettim diyebilirim. Etrafındaki raflarda dolaşıyorum, elime ne alsam onun yanında soluk kalıyor, bir elimdekine bakıyorum, bir de göz ucuyla mankene. Sırtımı dönüyorum, bu sefer karşımdaki aynada yansımasını görüyorum. Aklımdan düşünceler akıyor, böyle bir elbiseyi nerede giyeceksin, neyle giyeceksin, senin üzerinde iyi duracak mı, senin bedenin kalmış mı... Cık, o birbirinin içine geçmiş renkler aklımı çelmeye devam ediyor ve öğle tatilinin bitmesini fırsat bilerek kendimi dışarı atıyorum.
Sonra, hayat bu ya, o elbiseyi giyebileceğim bir olay olacak oluyor ve ben koşa koşa o mağazaya gidiyorum. İçimde elbise çok güzel olduğu için hepsinin satılıp bitmiş olduğu korkusuyla ulaştığımda hiç de öyle bir şey olmadığını görüyorum. Geriye bir tek üzerimde nasıl duracağı konusu kalıyor. Denediğimde sanki üzerime göre biçildiğini görünce derin bir oh çekip muzaffer bir havayla kasaya yönleniyorum.
Giyecek yer çıktı ya hazırlık yapmalı, ayakkabı çanta uydurmalı. Şu sıralar elimi attığım herşeyin gözünü çıkarma eğiliminde olduğumdan vitrinleri değil kumaşçıları gezmeye başlıyorum. Niyetim tam eteklerindeki mordan kumaş alıp Necmi Ustanın yolunu tutmak. Elbiseyi kumaş toplarının yanına tutarak uygun tonu bulmaya çalışıyoruz, elbiseyi düzgün katlamak için açınca kumaşçı şaşırarak 'e bunun kumaşı degradeymiş' diyor ve böylece hayatımda ilk kez bu kelimeyi duyuyorum. Duymakla kalmayayım öğreneyim diye soruyorum, baskı mı dokuma tekniği mi? Dokuma tekniği diyor ve kendisindeki örneklerden gösteriyor. Hmm, diyorum, ben bugün degrade kumaştan elbise aldım, degrade kumaşın bir dokuma tekniği olduğunu öğrendim, bunu anlatmalıyım.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
22:40
2
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey
01 Şubat 2009
Yes Man- Bay Evet
Dün bu filmi izledik ve aklıma geldikçe hala gülüyorum. Az önce aklımda bir çorba yapmak varken fakat nasıl başlayacağımı düşünürken aklıma yine filmden bir sahne geldi ve çorbayı boşverip -şimdilik- bunu yazmak üzere oturdum. Eskiden olsa sanki filmi imdb'de bulmak isteyen ben bağlantı vermesem bulamayacakmış gibi önce başlığa filmin imdb adresini bağlardım, ki aldığı not 7.3dü galiba, dün bakmıştım, daha sonra da kendimi bir film eleştirmeni sanırcasına film hakkında atıp tuttuğum, muhtemelen aynı zevki paylaşan insanlarda izleme isteği uyandıracak birkaç paragraf karalardım. Şimdi ise içimden filmde güldüğüm bütün sahneleri anlatmak geliyor ve sanırım bunu yapacağım. hahaha!
Ey okur, bundan sonrası spoilera giriyor, benden söylemesi! (Spoilerin türkçesini bilmediğimi farkettim, özetle filmin sonunu söyleyeceğim, ortasını ve başını da söyleyebilirim, aaa, biz de izleyecektik filmi, çotang diye sonu söylenir mi birden demek yok) Yine de nezaketi elden bırakmıyorum, koyacak bir yer bulamadığımdan olabilir mi? haha, neyse... Filmi izlemeye karar verdik, baktık palladium'da da gösteriliyormuş, orayı da görmüş oluruz diyerek -keşif ruhu iş başında- yola çıktık. Temelde dört yolla ayrılmış bölgede, bulunduğumuzun çaprazındaki adaya ulaşma çabamız yaklaşık 45 dakikamızı aldı ve palladiumun otopark girişini resmen sezgilerimize güvenerek artı koklayarak bulduk! İnsan İstanbul trafiğinde çok rahat yolun karşısında kalma fobisi geliştirebilir, o yolculukta ben bunu anladım. Gideceğin binayı görüyorsun, oraya doğru gitmeye gayret ediyorsun fakat sadece karşı şeritte kaldığın için yanından geçmek zorunda kalıyorsun. Hoş otoparkı bulmakla da işin bitmiyor, bir de o otoparktan çıkışın, çıktıktan sonra yolunu yönünü buluşun var. Lafı eğlenceli kısımlara getirmek için o kısımları anlatmıyorum.
Otoparktan çıktık, çık babam çık, sırayla yürüyen merdivenlerden en alttan en üste doğru gidiyoruz, palladiumun otopark katlarını, sonra da mağaza katlarını görmüş oluyoruz, en üstte yemek katını görmüş oluyoruz, sinemasını görmüş oluyoruz, turnikeden geçip salona giriyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izlemeye devam ediyoruz, tv izlemeyince insanın kırk yılda bir gittiği sinemada reklam izlemeye katlanabildiğini hatta bazılarını ilginç bile bulabildiğini farkediyoruz ve film başlıyor.
Filmin sonunda adam kızı tekrar birleşmeye ikna ediyor, mutlu son yani. Ohhh, sonunu söyleyeceğim deyince bir ağırlık olmuştu, yazdım, kurtuldum. Ama adam kim, kız kim, niye ayrıldılar, dahası niye birlikteydiler, sanırım onları öğrenmek için filmi izlemeniz gerekecek. Çünkü güldüğüm sahneleri düşünüyorum ve onları yazmak istediğimde o kadar komik gelmiyor, oysa filmde gözlerimden yaş gelene kadar gülmüştüm. Oyuncular iyiydi, senaryo iyiydi, zar adamla benzer yönleri olan bir felsefesi bile vardı ancak yüzeysel bir yazı yazmak istediğim için sadece bahsediyorum. Film Los Angeles'da çekilmiş, tanıdık bir yere rastlamadım ama mekan iyiydi diyebilirim, bunu da Los Angeles'i görmüş olduğumu belirtmek için yazdım, umarım herkes anlamıştır, arkamda hollywood yazan yamacın göründüğü fotoğrafım bile var. Özetle notumu veriyorum: iyi.
Hadi filmden bir replik de hediyem olsun. Filmin bir yerinde hatun, kendi hayat tarzını açıklamak için 'çocukken herşey bir oyundu, dünya da oyun alanıydı, büyürken bir yerlerde, bir zaman bunu unutuyoruz, halbuki dünya hala oyun bahçesi. koşarken çekilmiş blurlu fotoğrafların pek beğenilmediğini biliyorum ama kimin umrunda?!' diyor. Ben de bu felsefeyi kaptım ve konuya odaklanamamış, yüzeysel, herhangi bir bilgi veya yorum içermeyen ve hatta bir konusu olduğu bile şüpheli bu yazıyı yazdım ve bunu yapmak hoşuma gitti, kimse okumasa ve okuyanlar da beğenmese bile huu keerz demek istiyorum. Dedim gitti hatta...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
18:05
4
sesli koro
Kategorisi: filmler
31 Ocak 2009
Çeşitlerimiz Daima Taze, Temiz ve Nefistir
Yazıyor yanıbaşımda duran ve içindeki leblebileri atıştırdığım kesekağıdının üzerinde ve ben aynen bizim yazı çeşitlerimiz gibi diyerek tamamlamak istiyorum. Tamam buraya yazdıklarım taze, ancak temiz uygun bir sıfat mıdır, ve nefis kime göre neye göredir, ayrıca kimin umurundadır, bu hayatımızı değiştirecek bir soru mudur vs. vs. Kesekağıdının diğer yüzünde Tarihi Vefa Leblebicisi ve Kuruyemişcisi yazıyor ki zaten kendisi bugün Vefa Bozacısına uğramadan önce 1 liralık leblebi almak için ziyaret ettiğimiz leblebici olur. Açıkçası kesekağıdının üzerini okuyana kadar ben orasını Vefa Bozacısının karşısındaki leblebici olarak tanıyordum, meğer o da Vefa Bozacısı kadar tarihi ve ünlü imiş...
Boza doyurucu bir kış içeceği. Vefa Bozacısının Vefa'daki -doğal olarak- yerini geçende haritaya bakarak bulduk gittik ve öğrendik ya, zırt pırt gidiyoruz. Marketlerde boza diye Vefa Bozacısı markası ile 1 litrelik plastik şişelerde satılan ve şansına göre ekşi ya da çok katı çıkabilen sıvı hikaye! Asıl olay karşıdan sıcak leblebi alıp taze taze yerinde içmek. İsteyene plastik kaşık da veriyorlar ama bence o da olayı bozan unsurlardan. Bardağı kafana dikip akmasını beklemek boza içmenin raconunda var ama günümüzde nerede ve kimde o sabır?!
Neyse, ben aslında dün akşamki garsonları anlatacaktım, kesekağıdı dikkatimi dağıttı. Cumaları dans etmeye gittiğimiz bir yer var. Geçtiğimiz yaz başladı latin gecelerine, açıkhavada geniş bir pisti ve süper bir diceyi olduğu için yazın en kalabalık en hip en in mekanıydı, söylentiye göre 400 kişinin geldiği oluyordu ve tabi bu ne oturacak ne de dans edecek yer olmamasını ve piste baktığında sadece kımıl kımıl kafalar görülmesini açıklıyordu. Velhasıl havalar dışarıda dans edilemeyecek kadar soğuyunca süper dicey içerideki bir salonda çalmaya ve biz de içeride dans etmeye başladık. Daha küçük bir alandayız ama bir köşede hoş bir şömine yanıyor, elini kaldırdığında çarptığın ilginç ışık düzenleri var, tavanlar yüksek halbuki şeklinde eksiler artıları götürüyor mu, yok o üç yanlış mıydı bir doğruyu götüren... Olan her ne ise bizi oraya gitmekten alıkoyamıyor ve neredeyse her cuma işten çıktıktan sonra eve gidip, yemek yiyip, belki biraz uzanıp, ne giysem diye düşünüp, hazırlanıp, hazırlanırken latin dinlemeye, ısınmaya ve hatta dans etmeye başlayıp soluğu orada alıyorum. Orada dediğimin farkındayım bu arada, bilen nasılsa biliyor, bilmeyen de benim anlatacağım garsonları ve dans eden güzel kızları izlemek için gitmesin diye özellikle yazmıyorum.
Ne kadar uzatıyorum lafı, ben bile hayret içindeyim. Nasıl yazacağımı bilmiyorum, belki ondandır. Neyse, gittiğimiz bu yerde doğal olarak görevli insanlar var. Seni karşılıyorlar bir masaya yerleştiriyorlar, ne içmek istediğini soruyorlar, sonra siparişini getiriyorlar, arada kül tablasını boşaltıyorlar, çerezini yeniliyorlar vs. Sanırım onlara garson deniyor ve işlerini layığıyla yapıyorlar. Mesela başka bir dans mekanında neredeyse müşteri sayısı kadar garson vardı ve sürekli masaların aralarında dolaşırlardı ve gözleri hep pistte olurdu, müzik de yüksek sesle çalındığından ondan birşey isteyeceğin zaman dikkatini çekmek mümkün olmazdı, özetle hiçbirşeye yaramadıkları gibi bir de pisti görmene engel olan bir kalabalık! Neyse, bizim garsonlara dönelim, gerçekten işlerini layığıyla yapıyorlar, kesinlikle ayakaltında dolaşmıyorlar ve bu nedenle onlara dikkat etmiyoruz. Etmiyordum, ta ki birini barın yanında diğer iki arkadaşına 'işte böyle' diyerek bir dansçıyı taklit ettiğini görene kadar! Durduğu yerde yaptığı abartılı bir beden kıvrılmasıydı, işyerinde işbaşında! Ve izleyen arkadaşları da ona cesaretinden ötürü mü yoksa onu yetenekli buldukları için mi yoksa dans gecelerinde görevlerinin yanı sıra bir de dans edenlerin nasıl dans ettiklerini izleyip, konuşup, yapmaya çalıştıkları için mi bilmem, işyeri için taşkın sayılabilecek bir neşe ile karşılık verdiler.
Bu sahneyi gördükten sonra dikkatim tamamen onlara yöneldi ve gecenin kalanında onları gözlemledim. Üç kişiydiler, ikisi beyaz gömleklilerden -beyaz gömlekli başkaları da vardı- biri de tek siyah gömlekliydi sanırım o daha sorumluk taşıyan bir konumdaydı. Sonuçta bu üç garsonumuz, iş icabı geceler boyu latin müziğine ve dansına maruz kaldıkları için latin ateşi kanlarına nüfuz ettiğinden olsa gerek, büyük bir dikkatle dans edenleri izliyorlar. Dans edenler derken, kendi başına shine yapmaktan hoşlanan ve incecik fiziğiyle adeta dansı kendisine muhteşem bir giysi gibi giyen bayan dans hocasını ya da diğer güzel bayanları değil, dans eden erkekleri izliyorlar. Beyaz gömlekliler merdivenin alt basamaklarında iki yandaki trabzanlara dayanmışlar, komik dans eden birini gözleriyle işaret edip birbirlerine bakarak kaçamak gülüyorlar, iyi dans eden birine işte bu dercesine kaşlarını kaldırarak onaylıyorlar, birisi birşey istediğinde gülümseyerek bara gidiyorlar, gülümseyerek servis yapıyorlar ve gülümseyerek trabzanların yanındaki yerlerini alıyorlar. İçlerinden neşe taştığı görülüyor, sanki en mutlu anını yaşıyormuş gibiler. Siyah gömlekli diğer yanda, bir bar sandalyesine yan oturmuş, bir dirseğini sandalyenin arkalığına çenesini de eline dayamış adeta kilitlenmiş bir şekilde izliyor.
Müzik değişiyor, bachata oluyor, salsa oluyor, cha cha oluyor ve gecenin sonuna doğru herkesi ayaklandıracak neşeli bir merengue çalmaya başladığında garsonlar tarafında da birşeyler olacağını hissediyorum. Diceyin çabasıyla o ana kadar piste çıkmamış utangaçlar da çiftler halinde sıraya giriyorlar. Her çift yan yana durup ellerini yukarıda birleştirerek pisti boylu boyunca kaplayan bir koridor oluşturuyor ve koridorun ucundakiler dans hocalarının önderliğinde onun gösterdiği hareketleri tekrarlayarak o koridorun içinden geçiyor. Koridoru oluşturanlar her adımda yana kayıyorlar ve sıra kendilerine geldiklerinde onlar da el ele, çömelerek, emekleyerek, geri geri ya da kendi etraflarında dönerek koridorun içinden geçiyorlar. Herkesin yapabileceği ve eğlenceli bir dans, başı sonu, alengirli bir kuralı yok. Öyle eğlenceli ki bir an garsonları unutup dans edenlere dalıyorum ve birden koridorun içinde ilerleyen kimleri görüyorum?! Evet bildiniz, siyah gömlekli diceyle, beyaz gömlekliler de birbirleriyle eş olmuş dans ederek geçiyorlar! Yüzlerinde 'yaşasın biz de dans ediyoruz' neşesini okumak zor değil. O an anlıyorum ki dünyada dans etmekten sonraki en keyifli şey, coşkuyla dans eden birini izlemek.
Aklıma yıllar önce Pariste girdiğim yeni yılda geceyarısından sonra müşteriler gitmeye başladığında cezayirli garsonların ses sistemini ve dans pistini ele geçirdiği ve dansın ne olduğunu gösterdikleri şov geldi. Sanki o saate kadar çalışmak onları yormamış gibi dans ediyorlardı. Evet bunu Paris gördüğümü cümle aleme bildirmek için yazdım ama lütfen fotoğraf ile kanıtlamaya zorlamayın, dijital fotoğraf makinelerinin henüz yaygınlaşmadığı zamanlardı...
Neyse, bizim garsonlar bir kere piste kendilerini atarak şeytanın bacağını kırdılar. Bir gece ansızın işi bir kenara bırakıp kendi şaynlarını yapmak, ve hatta birbirleriyle kapışmak üzere bizi pistten süpürebilirler. Böyle birşey olur mu olmaz mı bilmiyorum ama olabileceğini düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara dair hikayeler uydurmak istiyorum, hikayelerin sonunda onların hep iyi bir dansçı, belki tanınmış bir dans hakemi, ya da yarışmacı oldukları, dansın coşkusunu bir kere yaşadıktan sonra bir daha bırakmadıkları güzel hikayeler...
Neyse, cumaları dansa ve garsonları teftişe devam. Bakalım hangi hikayeler hikaye olarak kalacak hangileri gerçek olacak...
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
21:13
0
sesli koro
Kategorisi: dans
29 Ocak 2009
E Merhaba!
Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başında sevgili bloguma çekidüzen vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum. Ocak ayı bitti ve ben bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.
Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiğinde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamaşırlar, beyaz ve ten rengi çamaşırlar, uzun ince çoraplar, pantolon çorapları, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çıkarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.
Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasına daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalması ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.
Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsediğimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..
Neyse, bu yazı yazma konusuna umutsuzca takık olduğum bir zaman diliminde araştırdım. Söyle gugıl dedim, nasıl yazar olunur ve karşıma yazaratolyesi çıkmaz mı? Okudum, oradan besinimi aldım, hala da alıyorum. Sonra gugıl dedim, işin daha bitmedi, yazı nasıl geliştirilir, bir bakıver ve karşıma atakansonmez’in benimblog sayfası çıkmaz mı? Sayfanın bağlantısını şimdilik veriyorum ancak içerik foruma taşındığı için burada sonsuza kadar kalacağına çok güvenemediğimden yazı geliştiricinin orijinal ve çeviri metnini buraya -buraya nereye?- kopyalıyorum. Bu sayfayla ilk karşılaştığım anı hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım annem bana forumun adresini göndermiş ben de kilo verme müziklerini dinlemeye başlamıştım. Bir de yazı yazmayla ilgili olanı gördüğümde dehşete düşmedim, sadece dertlerimin devasının aynı adrese çıktığını anlayıp vaauv demişimdir. Zaten forumda bu metnin yer aldığı ücretsiz bir müzik yok, ya da ben rastlamadım. Ve zaten kendinizi bombardımana tutmayın, konuları sırayla dinleyin öneriliyor.
Neyse, ikidir neyse ile başlıyorum paragrafa, farkındayım. Bunu fark edince yine neyse demek geliyor içimden. Koyuvermiş günümde miyim neyim! Ay bunun üzerine de neyse diyesim ve koca bir kahkaha atasım geliyor. Hahaha! Yazmanın iyi tarafı bu, yazmaya başlayana kadar kıvranıyorum, başladıktan sonra da eğleniyorum ve buna değdiğine hükmediyorum. Konuyu dinlediğim telkinlerin etkilerine getiremedim bu arada, onun da farkındayım…
Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşıladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde öğrendiğimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünmem.
Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdiği suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşısında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başındakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.
Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çıkıyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla öğün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.
Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çıktığında kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çıkıyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşısında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.
Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.
Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşıma çıkan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşıyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…
Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşılaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşılıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çıkarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.
Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim, hayal bile olsa, o doğrultuda yaşayayım ve olmak istediğim insan olayım. Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştinin subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:26
0
sesli koro
Kategorisi: diğer herşey, yazmak üzerine
28 Ocak 2009
YAZMA SANATI Writing Skills
Aşağıdaki ingilizce ve türkçe metinler şu anda www.hayatimdegisti.com adresinde bulunan Atakan Sönmez'in önceki blogu olduğunu tahmin ettiğim http://www.benimblog.com/atakansonmez/14769/Yaz%FD+YAZMAY%DD+GEL%DDST%DDREN+MP3+H%DDPNOZ+SUBLIMINAL+SCRIPT+www.hayatimdegisti.com.html sayfasından alınmıştır. Güncellenmeme, silinme ihtimaline karşılık metinleri korumak için buraya kopyalıyorum.
You love writing. Ideas and stories come easily to you, and you have so many stories and characters, that will take you years to tell them all, and still not tell them all. People, friends and strangers, all enjoy reading what you have written, and they ask you to write more. You want to write more, because you enjoy writing, but you have a few problems that keep you from writing as much or as frequently as you like.
Remember those times, when you were deep into writing a story? You were watching the screen intently, letting your fingers type without watching the keyboard, as the words and actions of your characters were appearing in front of you just as they were transpiring in your imagination? You felt like you were just a conduit, a silent observer recording and dictating what your imagination was showing you. It was delightful, because you knew it was your wonderful imagination that was creating what you were seeing, and you were typing it down as fast as you could, letting it appear in words on the screen in front of your eyes.
Remember the feeling of accomplishment you felt when you finished your story? As you looked at the printed pages, knowing you held the product of your imagination of your mind in your hands, feeling the weight of the paper with the words you wrote? You felt so wonderful that you created this story and that you finished it and were ready to show it to other people.
Remember when your family, your friends read what you wrote and how wonderful you felt as they told you how much they liked your story and characters? How delighted you were when people were involved with the story and characters, waiting to see how the story was going to go? How they enjoyed the story as you told it and finished it? How proud you were when they told you that it was as good, and usually better than much of what was professionally published?
Feel those feelings of wonder, achievement and satisfaction again, knowing that you have done it before, and you are doing it again. This is why you have decided to use self-hypnosis. You know hypnosis works, because you have seen it improve your memory and give you a better attitude to life and other people. Now you want to use hypnotism to help you enhance your writing skills. That is what we are doing here now.
You are not learning anything new here. Everything I am telling you to do, are things you can and have done already. You simply wish to make it easier for you to do these things again.
Your mind is a wonderful, creative tool. You have wonderful, deep characters that people care about, and you have stories that delight and surprise your readers. You know what stories that the characters get involved in, and the way the stories develop can even surprise you, as you learn about the stories even as you write them, yet they follow your expectations, following the outline and story ideas that you originally thought up.
Sometimes the path of the story isn’t clear. When that happens, you just close your eyes for a few minutes and relax. As your mind relaxes, your mind will clear, and the details of the story will come, fully detailed and fleshed out, only requiring you to write it down.
As you sit down and prepare to write, you take a moment to relax and focus yourself for the task. An enjoyable task but still one that requires you to think about what you will write and what the end product will look like. As you consider where you are in the story, the scene will appear in your mind and the characters start moving.
Imagine you are on a movie set. You decide what scene will be played out and the set designers decorate the stage. Then the actors come out, fully dressed and in character, their lines memorized. You call out for action, and watch as the characters come alive on the stage within your mind, and as you watch and listen to them, you begin to type, recording their movements, their sounds, their appearance, and their words like a movie camera records the actions and speech of the actors in a movie.
The words flow through your mind, down through your arms and fingers, where they tap the correct keys to spell out each word in the proper order. You watch the screen in front of you, watching as the words that appear match the scenes that play out in your mind.
There is no hesitation in your typing. You are simply describing the scenes in your mind, and dictating the character’s words and motions. You have done this in the past, and revel in the sensation as you see the characters move and perform in your mind, and you do it again. As each scene in the story is played out, you write it down, typing it into the computer as fast as it happens in your mind, clearly, accurately typing each word of the story. It flows though you and onto the screen in front of you. Your eyes watch the screen, watching each word appear as you type it.
Your fingers and hands know how to type the words that come into your mind. You know, in the past, when you have been writing for a while, that you did not watch your fingers and hands. The words just appeared on the screen in front of you because you know how to type. You have been typing for years. No longer do you need to watch your fingers type the letters. They can type automatically. You only need to relax and let your trained fingers do the typing as you watch the story you have in your mind unfold with the words appearing on the screen, almost magically, as your fingers unconsciously type the letters that form those words.
You know how to type and spell, and your fingers do as well. You have no need to watch them. Trust your fingers to type out each word correctly on the keyboard. You have been using these keyboards for years, and have typed a lot of stories with them. Just relax, and watch the screen, and trust your mind to tell your stories, and trust your fingers to type the words so that others may read your stories.
Always remember that people like to read your stories. Your friends, your family, and even strangers have read your stories and loved them. They have, many times, asked for more. You want to write more and you are writing more. You are also writing easier and faster than ever before.
Your mind knows what a good story is, and what a bad story is. You know the difference, and you know you write good stories. Not just because you think they are, but because others have told you. You know they like your stories because they have become involved with the characters. They care about the characters, and they love the stories that the characters are in.
Not every story is perfect, but when you go over it, you can see the problems and rewrite sections to fix the problems. You don’t worry about what you are typing if is good or bad. The good you will keep, the bad you will fix. It’s important to keep writing to get the story finished, then you can work over the story to make it better.
Some things you know you will have to rewrite again, but you know that the story is good, and all you need to fix is the way the story is told. It’s important that you write the story. Some parts will be hard, but all you need to do is relax, and let your wonderful mind solve any problems you have, and then you start writing again.
So remember this, each time you sit down to write. You trust yourself, your mind to tell interesting stories with great and diverse characters. You trust your fingers to type in your stories into the computer, making your writing easy. You have confidence in your stories, knowing that people want to read them. You want them to read your stories, and you want to write them. Have fun in writing, knowing you do write because you love writing, and that is the only true reason you need.
YAZMA SANATI-TÜRKÇE
Yazmayı seviyorsun. Düşünceler ve öyküler kolayca aklına geliyor ve sen hepsini anlatman yıllar alacak kadar pek çok öykü ve karaktere sahipsin, ve onlara hala hepsini anlatmıyorsun. İnsanlar, arkadaşlar ve yabancılar, hepsi de yazdıklarını okumaktan hoşlanıyor ve senden daha fazlasını yazmanı istiyorlar. Daha fazla yazmak istiyorsun çünkü yazmayı seviyorsun, ancak yazmaktan hoşlandığın kadar seni yazmaktan alıkoyan ufak tefek problemlerin de var.
Yazmaya yoğunlaştığın zamanları hatırla. Kelimeler ve karakterlerin hareketleri tam da hayal gücünde canlanmaya başladığı sırada önünde görünmeye başlıyorlardı ve sen, parmaklarının klavyeye bakmaksızın yazmasına izin vererek sahnede onları izliyordun. Kendini, hayal gücünün sana gösterdiklerini kayıt eden, belirleyen sessiz bir gözlemci, bir kanal (conduit) gibi hissettin. Zevkliydi çünkü biliyorsun ki bu senin, gördüğün şeyleri yaratmanı sağlayan muhteşem hayal gücündü ve sen onun, gözlerinin önündeki sahnede kelimelerle görünmesine izin vererek olabildiğince hızlı bir biçimde yazıyordun.
Öykünü bitirdiğin sıradaki başarıya ulaşma duygunu hatırla. Zihninin kontrolünde olan hayal gücü ürününe sahip olduğunu bilerek, yazdığın kelimelerinle doldurduğun sayfanın ağırlığını hissederek, yazılmış sayfalara baktın. Öylesine mükemmel hissettin ki bu öyküyü yarattın onu tamamladın ve artık onu diğer insanlara göstermeye hazırdın.
Ailenin ve arkadaşlarının yazdıklarını okuduklarını ve onların sana yazdığın öyküyü ve karakterleri okurken ne kadar keyif aldıklarını anlatırken kendini ne kadar mükemmel hissettiğini hatırla. İnsanlar, öykün ve karakterlerinle yoğun bir ilişki halindeyken, sana öykünün nasıl devam edeceğini sorduklarında nasıl keyif aldığını hatırla. Öykün hakkında konuşurken ve onu bitirdiğinde insanlar nasıl da beğenmişlerdi. Onlar yazdığın öykünün, profesyonel olarak yayınlanmış kitaplar kadar hatta onlardan daha da iyi olduğunu söylediklerinde nasıl da gururlandın.
Mükemmellik, elde etme ve başarı duygularını, daha önce de yaptığını yeniden yapmakta olduğunun bilincinde olarak yeniden hatırla. Çünkü sen kendi kendine hipnozu kullanmaya karar verdin. Hipnozun çalıştığını biliyorsun, çünkü hafızanı geliştirdiğini ve sana ve diğer insanlara daha iyi bir yaşam alışkanlığını kazandırdığını görüyorsun. Şimdi yazma yeteneğini geliştirmene yardım edebilmesi için hipnotisizmi kullanmak istiyorsun. Bu bizim şu anda yaptığımız şey.
Burada yeni hiçbir şey öğrenmiyorsun. Sana söylediğim her şey, zaten yapabildiğin ve yaptığın şeyler. Sen sadece, bu şeyleri yeniden yaparken daha kolay bir biçimde yapmayı diliyorsun.
Aklın mükemmel, yaratıcı bir araç. Sen, insanların ilgilendiği mükemmel ve yoğun karakterlere sahipsin ve sen okuyuculara keyif veren ve şaşırtan öykülere sahipsin. Karakterlerinin de içine karıştığı öyküleri biliyorsun ve öykülerin gelişim biçimi seni bile şaşırtabiliyor, öyküleri yazdığın kadar onları öğreniyorsun da. Yine de onlar senin beklentilerini karşılıyor, senin orijinal bir biçimde geliştirdiğin taslağa ve öyküye uygun bir biçimde devam ediyor.
Bazen, öykünün gidiş yolu açık değil. Böyle bir durumla her karşılaştığında gözlerini birkaç dakika için kapat ve rahatla. Zihnin rahatlarken, açılacak, ve öykünün ayrıntıları aklına gelecek, sadece yazman için gerekli olan bütünüyle ayrıntılı ve yoğun bilgiler.
Otururken ve yazmaya hazırlanırken, rahatlamak ve kendini metne odaklamak için bir dakika harcıyorsun. Eğlenceli bir metin ancak hala ne yazacağın ve eserin sonunun neye benzeyeceği hakkında düşünmen gerekiyor. Öyküde nerede olduğunu düşünürken, sahne zihninde canlanacak ve karakterler sahnede hareket etmeye başlayacak.
Kendini bir film setinde hayal et. Sen, oynanacak sahneye ve set tasarımcılarının seti dekore etmelerine karar veriyorsun. Sonra, bütünüyle kostümlü ve ezberledikleri satırlara uygun karakterlere sahip oyuncular çıkıyor sahneye. Oyunu başlatıyor ve zihninin içinde karakterlerinin sahnede canlanmalarını (görünmelerini) seyrediyorsun. Ve sen onları dinliyor ve izliyorken yazmaya başlıyorsun, onların hareketlerini seslerini, görünüşlerini ve sözcüklerini bir film gibi kaydediyorsun. Kamera aktörlerin film içindeki konuşmalarını ve hareketlerini kaydediyor.
Sözcükler zihnine doğru akıyor, aşağıya doğru, uygun bir düzen içinde her bir sözcüğün doğru bir biçimde seçimini sağlayan doğru tuşlara ufak ufak basan parmaklarına doğru iniyor. Önündeki sahneyi izliyorsun, zihninde, oynanan senaryoya uygun sözcükler görünürken sen, seyrediyorsun.
Yazarken en ufak bir kararsızlık yaşamıyorsun. Aklındaki senaryoyu kolayca betimliyor ve karakterler’in sözcüklerine ve eylemlerine yön veriyorsun. Bunu daha önce yapmıştın ve karakterlerin rollerini oynayışlarını ve hareketlerini izlerken, bu duygudan zevk almıştın ve bunu yine yapıyorsun. Öykünün içindeki sahnelerin her biri canlandırılırken sen, onları yazıyorsun, onları zihninde olanlar kadar hızlı bir biçimde ve öyküdeki her sözcüğü açıkça, doğru bir biçimde yazıyorsun. Onlar sana rağmen, önündeki sahneye akıyor. (it flows though you and onto the screen…)Gözlerin sahneyi izliyor, yazmak için her bir sözcüğün görünüşünü izliyor.
Parmakların ve ellerin zihninde canlanan sözcükleri nasıl yazacaklarını biliyor. Biliyorsun ki geçmişte, yazdığın sırada parmaklarını ve ellerini izlemedin. Sözcükler önündeki sahnede hemen beliriverdi çünkü nasıl yazacağını biliyorsun. Yıllardan beri yazıyorsun. Harfleri yazan parmaklarını izlemeye artık ihtiyacın yok. Onlar kendi başına yazabilir. Sahnede beliren sözcüklerle gelişen öyküyü neredeyse büyülü bir biçimde izlerken, senin parmakların bilinçsizce zihnindeki sözcükleri oluşturan harfleri yazarken, sen sadece rahatlıyor ve eğitimli parmaklarının yazmasına izin veriyorsun.
Sözcükleri nasıl sıralayacağını ve yazacağını biliyorsun ve parmakların da yapıyor. Onları izlemeye artık ihtiyaç duymuyorsun. Parmaklarının sözcükleri klavyeye doğru bir biçimde yazması için onlara güven. Bu tuşları yıllardır kullanıyorsun ve onlarla pek çok öykü yazdın. Sadece rahatla, ve sahneyi izle, öykülerini anlatan zihnine güven, ve başkaları okuyabilsin diye sözcükleri yazan parmaklarına güven.
Her zaman insanların senin öykülerini okumaktan hoşlandıklarını hatırla. Arkadaşların, ailen, ve yabancılar bile senin öykülerini okudular ve onları sevdiler. Senden defalarca daha fazla öykü istediler. Daha fazla yazmak istiyorsun ve daha fazla yazıyorsun. Hiç olmadığı kadar kolay ve hızlı yazıyorsun.
Zihnin iyi bir öykünün ne olduğunu ve kötü bir öykünün ne olduğunu biliyor. Sen farkı biliyorsun, ve sen iyi öyküler yazdığını biliyorsun. Öyle olduklarını düşündüğünden değil, başkaları öyle olduklarını söylediğinden. Onların senin öykülerini sevdiklerini biliyorsun çünkü onlar öyküdeki karakterlerle özdeşleşmeye başladılar Onlar karakterlerden eminler ve karakterlerin içinde olduğu öyküleri seviyorlar.
Her öykü mükemmel değildir, ama onların üstüne gittiğinde (onları incelediğinde: go over), problemleri görebilir ve problemleri düzelterek bölümleri yeniden yazabilirsin. İyi ya da kötü yazacağın konusunda endişe etmiyorsun. İyiyi koruyacaksın ve kötüyü düzelteceksin. Yazmaya devam etmen, öyküyü bitirmen için önemli, öyleyse sen öyküyü daha iyi yapabilmek için üzerinde çalışabilirsin.
Bildiğin bazı şeyleri yeniden yazmak zorunda kalacaksın, ama bildiğin gibi öykü güzel ve düzeltmek istediğin şeyler öykünün konuşulan biçimi. Öyküyü yazman önemli. Bazı bölümler zor olacak, ama bütün yapman gereken rahatlamak, ve mükemmel aklının, karşılaştığın herhangi bir problemi çözmesine izin vermek, ve böylece yazmaya yeniden başlıyorsun.
Öyleyse yazmak için her oturduğunda hatırla. Kendine, sana büyük ve çeşitli karakterlerle dolu ilginç öykülerini anlatan zihnine güven. Yazmanı kolaylaştıran bilgisayara, öykülerini yazan parmaklarına güven. Öykülerinden eminsin, biliyorsun ki insanlar onları okumak istiyor. Sen onlardan senin öykülerini okumalarını istiyorsun, ve onları yazmak istiyorsun. Yazarken eğleniyorsun, biliyorsun ki, yazıyorsun çünkü yazmayı seviyorsun, ve bu ihtiyacın olan tek doğru neden.
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
16:47
2
sesli koro
Kategorisi: yazmak üzerine
15 Ocak 2009
Derki Sayı 30: Kırıklar Üzerine
"Sakın ola düşüp de bir yerini kırma Pınar!" Geçirdiği trafik kazasında biryerini kıran arkadaşimı nasıl olduğunu ögrenmek için aradığımda ilk cümlesi bu oldu. Sanırım kemik kırıkları kalp kırıklarından daha çok can acıtıyor diye düşündüm ilk ve neden böyle düşündüğüme şaşirdım.
Daha bir önceki gün başka bir arkadaşim arkadaşlıklarının ölene kadar sürdüğünü ifade etmek için katolik sözcüğünü kullandığında ilk merak ettiğim, arkadaşi kalbini kırsa da arkadaşlıklarının ölene kadar sürüp sürmediği oldu. Arkadaşlık söz konusu olduğunda kendiminkilerin kalbimin kırılana kadar olduğunu farkettiğimde yine şaşirdım.
Kalp aslında bir kas demeti ve gerçek anlamda kırılması söz konusu değil. Ancak biz kalbimizden gelen şeyler karşilığını bulmadığında, yanlış anlaşildığında, kötüye kullanıldığında ya da sadece kullanıldığında kalbin kırıldığını söylüyoruz. Kemik kırığını yaşamadım hiç, ancak kalp kırıklığını yaşadığım için kendimce tedavi yöntemlerim var. Bu konunun internet deryasındaki yerini merak edip kalp kırık tedavi sözcüklerini içeren bir arama yaptığımda karşima çok ilginç bir yazı çikti.
Kemik kırıkları ile kalp kırıklarını karşilaştırmalı düşünen ilk kişi ben değilmişim. Bir ortopedi merkezi ile bir psikiyatri merkezi eş zamanlı olarak, yarısı ortopedi yarısı psikiatri hastası olan toplam 804 hasta üzerinde, kemik ve kalp kırıklarında iyileşme süreleri, tedavi maliyetleri ve tedavi başarı oranları gibi birçok konuyu araştırdıkları bir çalisma yapmışlar. Detaylarını burada http://www.maksimum.com/saglik/haber/187/172398.php okuyabileceğiniz yazının en çok sonuçları ilgimi çekti:
İlk olarak 402 ortopedi hastasının 399'u iyileşmiş. Kalan üç kişiden biri kaybedilirken ikisinin tedavisi sürüyormuş. Buradan kırılan kemiğin çok büyük olasılıkla iyileşeceği sonucunu çikarabiliriz sanırım. Psikiyatri hastalarında ise 402 hastanın 278'i iyileşerek tedavilerini tamamlamış. Hastalardan biri intihar nedeniyle kaybedilirken 112 hastada orta, 90 hastada kötü sonuç alınmış ve 90 kişinin tedavisi sonlandırılamamış. Yani kalp kırığı söz konusu olduğunda kemik kırığı gibi net konuşamıyoruz, ya iyileşirsiniz ya da iyileşmezsiniz...
Dikkatimi çeken diğer sonuç hastaların anket sorularına verdiği cevaplar oldu. Ortopedi hastalarının %94'ü bu halde de mutlu olduğunu işaretlemiş, psikiatri grubunun ise sadece % 2si mutlu olduğunu ifade etmiş. Yani kemik kırığı çok acı verici olsa da mutluluğu azaltmıyor.
Anketteki en ilginç soru bence hastalara hangi tür kırığı tercih ettikleri sorusu. Bu soruya ortopedi hastalarının %78 gibi yüksek bir bölümü kalp kırığını, psikiatri hastalarının % 64'ü de kemik kırıığını tercih edeceği şeklinde cevaplamış. Bu cevaplardan, araştırmaya katılan ortopedi hastalarının % 28'inin yaşadığı kemik kırığından daha çok can yakan bir kalp kırığı yaşamış olabileceğini anlıyorum. Psikiatri hastalarının % 64'ünün kalbimin kırılmasındansa kemiğimin kırılmasını tercih ederim demiş olması bu değerlendirmeyi bir ölçüde doğruluyor. Kalbinin kırılmasını tercih eden ve öyle olan % 36'lık bölüm için ise ne düşüneceğimi bilmiyorum. Aklımdan daha önceki soruda bu şekilde mutlu olduğunu ifade eden % 2lik grubun bu grubun içinde yer aldığına dair ironik bir düşünce geçiyor.
Bana sorsalar ne kemiğimin ne de kalbimin kırılmasını isterim. Ancak hayat anket sorularına verdiğimiz cevaplara göre akmıyor yazık ki. Yine de yapılan bu araştırmadan ve anket sonuçlarından yararlanabiliriz. Kırıkların en büyük nedeninin ortopedi hastalarında dikkatsizlik, psikiyatri hastalarında da hayal kırıklığı olarak belirlendiğini hatırlayıp benim gibi ne kalbini ne kemiğini kırmak istemeyenler olarak her konuda daha dikkatli olabiliriz.
Kemikteki kırıklar mı, kalpteki kırıklar mı daha geç iyileşiyor?
Orthopedia Özel Dal Merkezi ile Değişim Psikiatri Merkezi'nin eş zamanlı seçilmiş 804 hasta üzerinde yapmış olduğu çalismada, kalp kırıkları ve kemik kırıkları ‘’iyileşme süreleri, tedavi maliyetleri, tedavi başarı oranları ve iş gücü kayıpları” gibi birçok başlık altında karşilaştırıldı
Yaşları 14 ile 98 arasında değişen 804 hastanın değerlendirildiği çalismada, ikisi ortopedist, ikisi psikiatrist, biri plastik cerrah, biri çocuk psikiatristi, biri fizik tedavi uzmanı, biri de radyolog olmak üzere toplam 8 doktor görev aldı. Bu ekibe dört uzman fizyoterapist, iki klinik psikolog, bir pedagog, bir aile terapisti, bir masör, bir yönetici asistanı, bir halkla ilişkiler uzmanı yardım etti. Yani çalismada toplam 19 kişi görev aldı.
Koordinatörlüğünü Op. Dr. Adnan Bağrıaçık’ın yaptığı Ortopedi bölümündeki 402 hastanın 260'ı erkek, 142'si kadındı. 17 farklı kemik kırığı mevcut olup, bunun 205 tanesi omuz-kol-el bölgesi, 172 tanesi kalça-bacak-ayak bölgesi, 14'ü omurga kırığı ve de 11 tanesi de leğen kemiği kırığıydı. Kırıklarda etyolojik neden çogunlukla trafik kazası, düşme, ateşli silahla yaralanma ve darptı. Hastaların 108 tanesi ameliyat, 204 tanesi alçı, 90 tanesi de tesbit, bandaj veya istirahatla tedaviye alındılar.
Koordinatörlüğünü Uz. Dr.Hüsamettin Güldoğan'ın yaptığı Psikiatri grubundaki 402 hastanın 301 tanesi kadın, 101 tanesi erkekti. Hastalarda 13 farklı hastalık teşhis edildi. 280 hasta depresyon, 72 hasta genel anksiete bozukluğu, 19 hasta seperasyon -ayrılık- anksietesi, 69 hasta da fibromiyalgi (somatizasyon) teşhisi ile tedaviye alındılar. Tüm vakalar ”bir kırgınlığın ardından” gelişen bulgularla doktora başvuran hastalardan oluşmaktaydı. Hastaların tedavisinde çogunlukla ilaç tedavisi ve psikoterapi yöntemlerinden faydalanıldı.
Ortopedi grubundan bir hasta akciğer embolisi nedeniyle kaybedilirken, Psikiatri grubundan da bir hasta intihar sonucu öldü.
Ortopedi grubundaki hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi sonucu: 399 vaka iyileşirken, tedavi sonuçlarının 341 tanesi iyi, 58'i orta, üçü de kötü olarak değerlendirildi. Kötü sonuç olarak değerlendirilen 3 hastanın ikisinin tedavisi halen devam etmekte olup 2. kez opere edildiler. Bu 2 hastada kırık kaynamamış olup birinde enfeksiyon da tabloya eşlik etmektedir. Diğer tek hasta ise emboli nedeniyle vefat eden hastaydı.
Psikiatri grubundaki hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi sonucu: 278 vakada iyileşme tesbit edilirken, tedavi sonuçlarında 278 hasta iyi, 112 hasta orta, 91 hasta da kötü sonuç olarak değerlendirildi. Bu 91 vakanın 90 tanesinde halen tedavi sonlandırılamazken, bir vakada intihar sonucu vefat etti.
Ortopedi hastalarının 189'unda fizyoterapist, psikiatri hastalarının 218' inde psikolog yardımı alındı. Ortopedi hastalarının işyeri istirahat ortalama süresi 36, psikiatri hastalarında bu süre ortalaması 17 gündü. İyileşme süresi boyunca maliyet karşilaştırmasında, ortopedi hastalarında yaklaşik ortalama maliyet 1300 YTL, psikiatri hastalarında ise yaklaşik ortalama maliyet 1450 YTL olarak belirlendi. Ortopedi hastalarında ortalama iyileşme süresi 94 gün olarak tesbit edilirken, psikiatri hastalarında bu süre 120 gün olarak belirlendi. Ortopedi grubundaki 29 hasta için psikiatri konsultasyonu ihtiyaç nedeniyle yapılırken, psikiatri grubundan 2 hastayı ortopedi-psikiatri beraber takip etti. Bu 2 vakanın biri alkollü araç dışı trafik kazası, diğeri de dalgınlık sonucu düşme neticesinde gerçekleşen kol kırığıydı. Tedavi ve takipten çikista (psikiatri grubunun ağırlıklı kayıpları nedeniyle) 96 vaka genel toplamdan çikartildi. Psikiatri grubundan 9 vaka intihar sonucu tedaviyle hayata döndürülürken, ortopedi grubundan 2 hasta erken basma sonucu yeniden kırılma yaşadılar.
Hastalar arasında yapılan ankete verilen cevaplar değerlendirildiğinde ise: Tıbbi rahatsızlığınızda esas neden neydi sorusuna, ortopedi hastalarının % 86'sı dikkatsizlik, psikiatri grubunda ise % 48 hayal kırıklığı, kandırılma cevapları en sık alınan cevaplardı. Ortopedi grubundaki hastaların % 94'ü bu halde de mutlu olduklarını söylerken, psikiatri grubunda % 2 hasta mutlu olduğunu söyledi. Hangi tür kırığı tercih ederdiniz sorusuna: Ortopedi grubundan % 78 oranda hasta kalp kırığını, psikiatri grubundan ise % 64 oranda hasta kemik kırığını tercih edeceğini söyledi. Ortopedi grubundan 400 hasta yaşamak isterim, psikiatri grubundan ise 51 hasta ölmek isterim seçeneğini işaretlediler. Ortopedi grubundan % 85 oranda hasta, hastalığı sırasında etrafından daha çok ilgi gördüğünü söylerken, psikiatri grubundan % 74 oranında hasta hastalığı sırasında etrafından daha az ilgi gördüğünü söyledi.
Bu çalisma sonucunda; kalp kırıklarının kemik kırıklarına oranla daha geç sürede iyileştiği, tedavisinin daha zor ve masraflı olduğu ortaya çikmistir. İş gücü kaybında süre olarak ortopedi hastaları, performans kaybı olarak psikiatri hastaları öne çikmistir. Bu nedenle, araştırma sonucu hepimizin kalp kırmamaya özen göstermesi gerektiğini ortaya koymuştur.
ORTHOPAEDİA
DR.ADNAN BAĞRIACIK
Solist
Pınar Y.
Kayıt anı
11:32
0
sesli koro
Kategorisi: derkideki yazılar
