20 Şubat 2009

Derki Sayı 31: Hayatım Değişti

Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başinda yazma işine ağırlık vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum ve bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.

Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiginde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamasirlar, beyaz ve ten rengi çamasirlar, uzun ince çoraplar, pantolon çoraplari, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çikarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.

Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasina daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalmasi ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.

Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsedigimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..

Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşiladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde ögrendigimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünemem. Doksandokuz yıl da düşünmem, cık, doksansekiz de...

Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdigi suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşisında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başindakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.

Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çikiyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla ögün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.

Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çiktiginda kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çikiyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşisında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.

Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.

Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşima çikan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşiyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…

Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşilaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşilıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çikarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.

Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim -hayal bile olsa- o doğrultuda yaşayayım -mümkün olduğunca- ve olmak istediğim insan olayım -uzun vadede kaçınılmaz olarak- Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştideki subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!

19 Şubat 2009

universalove

Bu akşam bu filmi izledim. Filmin bitişinin üzerinden daha saat dolmadan sonunu size yetiştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonunu anlatmayacağım gibi, ortasını ya da başını da anlatmayacağım. İzlemek isteyen ifistanbul kapsamında varsa bir gösterimi daha gider, izler.

Olay şöyle gelişti: Sonsuzluğun içinde bir an -bir an diyorum ama ne kadar sürdü bilemiyorum, ölçemediğimiz için öyle ifade ettim- big bang oldu, sonra gaz ve toz bulutları dağıldı -oralar biraz uzun ama özetle öyle deyip devam edebiliriz- ve ben kendimi caddenin bostanında ekin ekerken mi desem, hasat yaparken mi desem, yoksa ekinlerin üzerindeki kargaları kovalarken mi yok yok danayı kovalarken buldum. İş zahmetli ve yorucuydu ve üstelik uzun sürdü. Biter bitmez kendimi eve atmak yerine bir filme attım, o da hemen karşıdaki kültür merkezinin geniş mi geniş, kırmızı mı kırmızı, tiyatro mu tiyatro salonunda -anlam dediğin nedir ki diye sormak istiyorum şu noktada kendi yazdıklarımı okumamın akabinde- ifistanbul filmleri gösteriliyor olması sayesinde oldu. Maksat kafa dağıtmak.

Neticede kafa dağıtıldı mı? Dağıtıldı. Üstüne bir miktar da caddenin o geniş, o ferah, o yağmur altında ıslanmış, o insansız, o sevgili -demek istiyorum şu noktada- kaldırımlarında yürüyüş yapıldı mı? Yapıldı. Yürürken derin derin nefes verilip sonra alındı mı? Verildi ve alındı. E daha ne olsun?! Bir insanın midesi durduk yerde yanmıyorsa, gece dişlerini gıcırdatmıyorsa ve kendi diş gıcırtısının sesine uyanmıyorsa, yaptığı her ne ise bundan hoşlanıyorsa ve mutlu oluyorsa, bir insan daha ne ister azizim?!

Sevgili dokur, sen onu bunu bırak da derkinin 31. sayısı çıkmış, haberin var mı onu söyle. Ahanda burada!

17 Şubat 2009

Kedi var, kedi var

Kadıköyden ayrılmadan şubenin önunde yaşamaya başlayan bir kedimiz olmuştu. Sırtının arkasından kuyruğuna kadar siyah, başi göğsü ayakları beyaz, beyaz dediysem kirli beyaz, sokak kedisi malum... Siyah kuyruğunun ucu sanki beyaz boyaya daldırılmış gibi beyazdı. Kendisine yiyecek verenlere karşı bile pek nadan, sokak köpeklerini sindirmiş, ne sevdiren ne yaklaşan aksi bir kediydi. Bir yardımseverin sağladığı bir parça kartonun üzerinde uyur, güneş açarsa güneş gören bir yere geçer, yalanır da yalanırdı...

Yeni şubenin de kedileri var. Bir tanesi kapının hemen yanındaki girintiye konuşlanmiş tosun mu tosun bir sarman. Keyfine pek düşkün olduğunu sürekli kumasş kaplı süngerden yapılmış mini bir pusete benzeyen yatağından çıkmadığına bakarak anlıyorum. Cadde kedisi olmak başka birşey!

06 Şubat 2009

Slumdog Millionaire- Çömez Milyoner

Geçen akşam bu filmi izledim. Bir önceki filmin sonunu söyleyişim o kadar hoşuma gitti ki, bu filmi izledikten sonra hemen sonunu anlattığım bir mesaj yazmak istedim. Zaman geçti, bunu yazmaya ancak oturabildim. Önce spoiler’in anlamına bakayım dedim, bir daha kullanacağım ya, anlamını öğreneyim bari. Sesli sözlük (bkz. Seslisozluk.com) bir sürü alakasız şeyin ardından böyle demiş:

A topic that not everyone on the list may want to read about For example, the ending of a movie or the plot of a novel Spoilers can also include announcements of surprise events or discussion of sensitive subjects that may be painful for others to read about It is considered good netiquette to include descriptive information in the subject so that those who wish to skip such messages are forewarned See Netiquette for more information on how to handle spoilers

Türkçe olarak da bulabildiği en yakın karşılık yağmacı, şımartıcı ve bozucu olmuş, ben mızıkçıyı daha uygun buldum. Yaptığıma da internet mızıkçılığı diyebilirim.

Bunları okurken şu netiket için ne yazmış diye bir baktım ve amanın, neler yazmamış ki?! İnternet adabı muaşereti, şudur budur diye okurken ve içimden so vat derken bu maddede durdum:

The combination of the words Net and etiquette, this refers to the proper behavior on a network, and more generally the Internet The key element in Netiquette is remembering that actual people are on the other end of a computer connection, and offensive comments or actions are just as offensive even if you can't see your recipient.

Durdum ve ben internet mızıkçılığı yaparken eğleniyorum ama bunları okuyanlar ne düşünüyor, dahası ne hissediyor? Mesela benim dün yaptığım gibi ifistanbul bağımsız filmler festivalinin sitesinde hit filmler bölümünde görmüş bu filmin adını, izleyenler ne demiş, blogırlar ne yazmış diye ararken bu sayfaya gelmiş ve daha açtığı gibi, "bu filmin, eğer iki saat ayırıp filmi izlerseniz –hayli sürükleyici bir film, bence nasıl geçtiğini anlamayacaksınız- en sonunda oğlan kızı öpüyor. Gerçi öpmeyi, kız öp beni dedikten sonra akıl ediyor ama olsun, dediğim gibi o yaşına kadar kızın peşinden koşmuş, ama nasıl koşmak, senin benim aklımın ucundan geçmeyecek belalara karışmış, bir şekilde hayatta kalmayı ve hatta paçasını kurtarmayı becerip ancak kavuşmuş, ancak milyoner olmuş –bir kritik nokta daha, savaşta söylenmez- üzerinde bir şaşkınlık olması normal, ayrıca zaten şaşkın bir karakteri canlandırıyor. Kız da ayrı bir hikaye, öp beni diyene kadar niye kendisi öpmüyor diye düşündüm, ama o da normal, çocuğun ancak omzuna geliyor boyu. Ve öpüşüyorlar, ve birden onlarla birlikte tren garındaki herkes dans etmeye başlıyor ve bir hint filmi izlemiş olduğumuzu anlıyoruz. Yani biz de çocuk kadar şaşkın değilsek ve filmin hindistanda çekildiğini, karakterlerin Hintli olduğunu, hint aksanlı İngilizce konuştuklarını ve başlarını evet anlamında bir kukla gibi sağa sola salladıklarını görmemiş isek…" diye ballandıra ballandıra anlattığımı görüyor.

Bir üstteki paragrafta istediğin kadar "ben bir internet mızıkacısıyım, yok pardon mızıkçısıyım, filmlerin başını değil sonunu söylerim, ona göre oku" yazmış olursam olayım. Zaten okumasa bile beyin fotoğrafik olarak filmin sonunu anlattığım paragrafı da görmüş algılamış olacak. Çok geç yani, diğer bir deyişle tuu leyt. İyisi mi ben suçsuz günahsız insanlara böyle bir kötülüğü bir daha yapmayayım. Hoş hak eden insanlara bütün kötülükler yapılabilir, bu sayfayı tıklamakla da hak etmiş sayılabilirler ama sayılmayadabilirler, hüküm vermek bana mı kalmış canım?! Daha eğlenceli başka bir şey bulurum yapacak, onunla mı uğraşacağım?! Hayret bişey…

Bu mesaj mı? Nesi var bu mesajın? Sonunu söylemedim canım, örnek verdim. Onun onun sonu olduğunu nereden çıkartıyorsunuz hem?! Merak eden gider sinemada izler. Bak ifistanbulda da gösterilecekmiş hem. Bağlantı bile verdik, daha napalım?!

02 Şubat 2009

Degrade

Ben bugün degrade kelimesinin anlamını öğrendim. Aferim bana! Ve bu kelimeyi cümle ve paragraf ve kompozisyon içinde kullandığım akıllara zarar bir metin yazdım, amanın diyorum.

Geçende bir öğlen, vitrinlerde ne var ne yok diye bakınırken bir mağazada mankenin üzerinde dehşetengiz bir elbise gördüm. Omuzlarından kıpkırmızı başlıyor, fuşyaya ve bordoya ve nihayet etekuçlarında mora dönüşüyor. Modelinde pek birşey yok, v yakalı kloş etekli bir elbise. Favori renk tayfımın tamamını bir elbisede görünce gözlerimi kamaştı. Mağazanın içinde bir süre o elbiseyi giyen cansız mankenle flört ettim diyebilirim. Etrafındaki raflarda dolaşıyorum, elime ne alsam onun yanında soluk kalıyor, bir elimdekine bakıyorum, bir de göz ucuyla mankene. Sırtımı dönüyorum, bu sefer karşımdaki aynada yansımasını görüyorum. Aklımdan düşünceler akıyor, böyle bir elbiseyi nerede giyeceksin, neyle giyeceksin, senin üzerinde iyi duracak mı, senin bedenin kalmış mı... Cık, o birbirinin içine geçmiş renkler aklımı çelmeye devam ediyor ve öğle tatilinin bitmesini fırsat bilerek kendimi dışarı atıyorum.

Sonra, hayat bu ya, o elbiseyi giyebileceğim bir olay olacak oluyor ve ben koşa koşa o mağazaya gidiyorum. İçimde elbise çok güzel olduğu için hepsinin satılıp bitmiş olduğu korkusuyla ulaştığımda hiç de öyle bir şey olmadığını görüyorum. Geriye bir tek üzerimde nasıl duracağı konusu kalıyor. Denediğimde sanki üzerime göre biçildiğini görünce derin bir oh çekip muzaffer bir havayla kasaya yönleniyorum.

Giyecek yer çıktı ya hazırlık yapmalı, ayakkabı çanta uydurmalı. Şu sıralar elimi attığım herşeyin gözünü çıkarma eğiliminde olduğumdan vitrinleri değil kumaşçıları gezmeye başlıyorum. Niyetim tam eteklerindeki mordan kumaş alıp Necmi Ustanın yolunu tutmak. Elbiseyi kumaş toplarının yanına tutarak uygun tonu bulmaya çalışıyoruz, elbiseyi düzgün katlamak için açınca kumaşçı şaşırarak 'e bunun kumaşı degradeymiş' diyor ve böylece hayatımda ilk kez bu kelimeyi duyuyorum. Duymakla kalmayayım öğreneyim diye soruyorum, baskı mı dokuma tekniği mi? Dokuma tekniği diyor ve kendisindeki örneklerden gösteriyor. Hmm, diyorum, ben bugün degrade kumaştan elbise aldım, degrade kumaşın bir dokuma tekniği olduğunu öğrendim, bunu anlatmalıyım.

01 Şubat 2009

Yes Man- Bay Evet

Dün bu filmi izledik ve aklıma geldikçe hala gülüyorum. Az önce aklımda bir çorba yapmak varken fakat nasıl başlayacağımı düşünürken aklıma yine filmden bir sahne geldi ve çorbayı boşverip -şimdilik- bunu yazmak üzere oturdum. Eskiden olsa sanki filmi imdb'de bulmak isteyen ben bağlantı vermesem bulamayacakmış gibi önce başlığa filmin imdb adresini bağlardım, ki aldığı not 7.3dü galiba, dün bakmıştım, daha sonra da kendimi bir film eleştirmeni sanırcasına film hakkında atıp tuttuğum, muhtemelen aynı zevki paylaşan insanlarda izleme isteği uyandıracak birkaç paragraf karalardım. Şimdi ise içimden filmde güldüğüm bütün sahneleri anlatmak geliyor ve sanırım bunu yapacağım. hahaha!

Ey okur, bundan sonrası spoilera giriyor, benden söylemesi! (Spoilerin türkçesini bilmediğimi farkettim, özetle filmin sonunu söyleyeceğim, ortasını ve başını da söyleyebilirim, aaa, biz de izleyecektik filmi, çotang diye sonu söylenir mi birden demek yok) Yine de nezaketi elden bırakmıyorum, koyacak bir yer bulamadığımdan olabilir mi? haha, neyse... Filmi izlemeye karar verdik, baktık palladium'da da gösteriliyormuş, orayı da görmüş oluruz diyerek -keşif ruhu iş başında- yola çıktık. Temelde dört yolla ayrılmış bölgede, bulunduğumuzun çaprazındaki adaya ulaşma çabamız yaklaşık 45 dakikamızı aldı ve palladiumun otopark girişini resmen sezgilerimize güvenerek artı koklayarak bulduk! İnsan İstanbul trafiğinde çok rahat yolun karşısında kalma fobisi geliştirebilir, o yolculukta ben bunu anladım. Gideceğin binayı görüyorsun, oraya doğru gitmeye gayret ediyorsun fakat sadece karşı şeritte kaldığın için yanından geçmek zorunda kalıyorsun. Hoş otoparkı bulmakla da işin bitmiyor, bir de o otoparktan çıkışın, çıktıktan sonra yolunu yönünü buluşun var. Lafı eğlenceli kısımlara getirmek için o kısımları anlatmıyorum.

Otoparktan çıktık, çık babam çık, sırayla yürüyen merdivenlerden en alttan en üste doğru gidiyoruz, palladiumun otopark katlarını, sonra da mağaza katlarını görmüş oluyoruz, en üstte yemek katını görmüş oluyoruz, sinemasını görmüş oluyoruz, turnikeden geçip salona giriyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izliyoruz, reklamları izlemeye devam ediyoruz, tv izlemeyince insanın kırk yılda bir gittiği sinemada reklam izlemeye katlanabildiğini hatta bazılarını ilginç bile bulabildiğini farkediyoruz ve film başlıyor.

Filmin sonunda adam kızı tekrar birleşmeye ikna ediyor, mutlu son yani. Ohhh, sonunu söyleyeceğim deyince bir ağırlık olmuştu, yazdım, kurtuldum. Ama adam kim, kız kim, niye ayrıldılar, dahası niye birlikteydiler, sanırım onları öğrenmek için filmi izlemeniz gerekecek. Çünkü güldüğüm sahneleri düşünüyorum ve onları yazmak istediğimde o kadar komik gelmiyor, oysa filmde gözlerimden yaş gelene kadar gülmüştüm. Oyuncular iyiydi, senaryo iyiydi, zar adamla benzer yönleri olan bir felsefesi bile vardı ancak yüzeysel bir yazı yazmak istediğim için sadece bahsediyorum. Film Los Angeles'da çekilmiş, tanıdık bir yere rastlamadım ama mekan iyiydi diyebilirim, bunu da Los Angeles'i görmüş olduğumu belirtmek için yazdım, umarım herkes anlamıştır, arkamda hollywood yazan yamacın göründüğü fotoğrafım bile var. Özetle notumu veriyorum: iyi.

Hadi filmden bir replik de hediyem olsun. Filmin bir yerinde hatun, kendi hayat tarzını açıklamak için 'çocukken herşey bir oyundu, dünya da oyun alanıydı, büyürken bir yerlerde, bir zaman bunu unutuyoruz, halbuki dünya hala oyun bahçesi. koşarken çekilmiş blurlu fotoğrafların pek beğenilmediğini biliyorum ama kimin umrunda?!' diyor. Ben de bu felsefeyi kaptım ve konuya odaklanamamış, yüzeysel, herhangi bir bilgi veya yorum içermeyen ve hatta bir konusu olduğu bile şüpheli bu yazıyı yazdım ve bunu yapmak hoşuma gitti, kimse okumasa ve okuyanlar da beğenmese bile huu keerz demek istiyorum. Dedim gitti hatta...

31 Ocak 2009

Çeşitlerimiz Daima Taze, Temiz ve Nefistir

Yazıyor yanıbaşımda duran ve içindeki leblebileri atıştırdığım kesekağıdının üzerinde ve ben aynen bizim yazı çeşitlerimiz gibi diyerek tamamlamak istiyorum. Tamam buraya yazdıklarım taze, ancak temiz uygun bir sıfat mıdır, ve nefis kime göre neye göredir, ayrıca kimin umurundadır, bu hayatımızı değiştirecek bir soru mudur vs. vs. Kesekağıdının diğer yüzünde Tarihi Vefa Leblebicisi ve Kuruyemişcisi yazıyor ki zaten kendisi bugün Vefa Bozacısına uğramadan önce 1 liralık leblebi almak için ziyaret ettiğimiz leblebici olur. Açıkçası kesekağıdının üzerini okuyana kadar ben orasını Vefa Bozacısının karşısındaki leblebici olarak tanıyordum, meğer o da Vefa Bozacısı kadar tarihi ve ünlü imiş...

Boza doyurucu bir kış içeceği. Vefa Bozacısının Vefa'daki -doğal olarak- yerini geçende haritaya bakarak bulduk gittik ve öğrendik ya, zırt pırt gidiyoruz. Marketlerde boza diye Vefa Bozacısı markası ile 1 litrelik plastik şişelerde satılan ve şansına göre ekşi ya da çok katı çıkabilen sıvı hikaye! Asıl olay karşıdan sıcak leblebi alıp taze taze yerinde içmek. İsteyene plastik kaşık da veriyorlar ama bence o da olayı bozan unsurlardan. Bardağı kafana dikip akmasını beklemek boza içmenin raconunda var ama günümüzde nerede ve kimde o sabır?!

Neyse, ben aslında dün akşamki garsonları anlatacaktım, kesekağıdı dikkatimi dağıttı. Cumaları dans etmeye gittiğimiz bir yer var. Geçtiğimiz yaz başladı latin gecelerine, açıkhavada geniş bir pisti ve süper bir diceyi olduğu için yazın en kalabalık en hip en in mekanıydı, söylentiye göre 400 kişinin geldiği oluyordu ve tabi bu ne oturacak ne de dans edecek yer olmamasını ve piste baktığında sadece kımıl kımıl kafalar görülmesini açıklıyordu. Velhasıl havalar dışarıda dans edilemeyecek kadar soğuyunca süper dicey içerideki bir salonda çalmaya ve biz de içeride dans etmeye başladık. Daha küçük bir alandayız ama bir köşede hoş bir şömine yanıyor, elini kaldırdığında çarptığın ilginç ışık düzenleri var, tavanlar yüksek halbuki şeklinde eksiler artıları götürüyor mu, yok o üç yanlış mıydı bir doğruyu götüren... Olan her ne ise bizi oraya gitmekten alıkoyamıyor ve neredeyse her cuma işten çıktıktan sonra eve gidip, yemek yiyip, belki biraz uzanıp, ne giysem diye düşünüp, hazırlanıp, hazırlanırken latin dinlemeye, ısınmaya ve hatta dans etmeye başlayıp soluğu orada alıyorum. Orada dediğimin farkındayım bu arada, bilen nasılsa biliyor, bilmeyen de benim anlatacağım garsonları ve dans eden güzel kızları izlemek için gitmesin diye özellikle yazmıyorum.

Ne kadar uzatıyorum lafı, ben bile hayret içindeyim. Nasıl yazacağımı bilmiyorum, belki ondandır. Neyse, gittiğimiz bu yerde doğal olarak görevli insanlar var. Seni karşılıyorlar bir masaya yerleştiriyorlar, ne içmek istediğini soruyorlar, sonra siparişini getiriyorlar, arada kül tablasını boşaltıyorlar, çerezini yeniliyorlar vs. Sanırım onlara garson deniyor ve işlerini layığıyla yapıyorlar. Mesela başka bir dans mekanında neredeyse müşteri sayısı kadar garson vardı ve sürekli masaların aralarında dolaşırlardı ve gözleri hep pistte olurdu, müzik de yüksek sesle çalındığından ondan birşey isteyeceğin zaman dikkatini çekmek mümkün olmazdı, özetle hiçbirşeye yaramadıkları gibi bir de pisti görmene engel olan bir kalabalık! Neyse, bizim garsonlara dönelim, gerçekten işlerini layığıyla yapıyorlar, kesinlikle ayakaltında dolaşmıyorlar ve bu nedenle onlara dikkat etmiyoruz. Etmiyordum, ta ki birini barın yanında diğer iki arkadaşına 'işte böyle' diyerek bir dansçıyı taklit ettiğini görene kadar! Durduğu yerde yaptığı abartılı bir beden kıvrılmasıydı, işyerinde işbaşında! Ve izleyen arkadaşları da ona cesaretinden ötürü mü yoksa onu yetenekli buldukları için mi yoksa dans gecelerinde görevlerinin yanı sıra bir de dans edenlerin nasıl dans ettiklerini izleyip, konuşup, yapmaya çalıştıkları için mi bilmem, işyeri için taşkın sayılabilecek bir neşe ile karşılık verdiler.

Bu sahneyi gördükten sonra dikkatim tamamen onlara yöneldi ve gecenin kalanında onları gözlemledim. Üç kişiydiler, ikisi beyaz gömleklilerden -beyaz gömlekli başkaları da vardı- biri de tek siyah gömlekliydi sanırım o daha sorumluk taşıyan bir konumdaydı. Sonuçta bu üç garsonumuz, iş icabı geceler boyu latin müziğine ve dansına maruz kaldıkları için latin ateşi kanlarına nüfuz ettiğinden olsa gerek, büyük bir dikkatle dans edenleri izliyorlar. Dans edenler derken, kendi başına shine yapmaktan hoşlanan ve incecik fiziğiyle adeta dansı kendisine muhteşem bir giysi gibi giyen bayan dans hocasını ya da diğer güzel bayanları değil, dans eden erkekleri izliyorlar. Beyaz gömlekliler merdivenin alt basamaklarında iki yandaki trabzanlara dayanmışlar, komik dans eden birini gözleriyle işaret edip birbirlerine bakarak kaçamak gülüyorlar, iyi dans eden birine işte bu dercesine kaşlarını kaldırarak onaylıyorlar, birisi birşey istediğinde gülümseyerek bara gidiyorlar, gülümseyerek servis yapıyorlar ve gülümseyerek trabzanların yanındaki yerlerini alıyorlar. İçlerinden neşe taştığı görülüyor, sanki en mutlu anını yaşıyormuş gibiler. Siyah gömlekli diğer yanda, bir bar sandalyesine yan oturmuş, bir dirseğini sandalyenin arkalığına çenesini de eline dayamış adeta kilitlenmiş bir şekilde izliyor.

Müzik değişiyor, bachata oluyor, salsa oluyor, cha cha oluyor ve gecenin sonuna doğru herkesi ayaklandıracak neşeli bir merengue çalmaya başladığında garsonlar tarafında da birşeyler olacağını hissediyorum. Diceyin çabasıyla o ana kadar piste çıkmamış utangaçlar da çiftler halinde sıraya giriyorlar. Her çift yan yana durup ellerini yukarıda birleştirerek pisti boylu boyunca kaplayan bir koridor oluşturuyor ve koridorun ucundakiler dans hocalarının önderliğinde onun gösterdiği hareketleri tekrarlayarak o koridorun içinden geçiyor. Koridoru oluşturanlar her adımda yana kayıyorlar ve sıra kendilerine geldiklerinde onlar da el ele, çömelerek, emekleyerek, geri geri ya da kendi etraflarında dönerek koridorun içinden geçiyorlar. Herkesin yapabileceği ve eğlenceli bir dans, başı sonu, alengirli bir kuralı yok. Öyle eğlenceli ki bir an garsonları unutup dans edenlere dalıyorum ve birden koridorun içinde ilerleyen kimleri görüyorum?! Evet bildiniz, siyah gömlekli diceyle, beyaz gömlekliler de birbirleriyle eş olmuş dans ederek geçiyorlar! Yüzlerinde 'yaşasın biz de dans ediyoruz' neşesini okumak zor değil. O an anlıyorum ki dünyada dans etmekten sonraki en keyifli şey, coşkuyla dans eden birini izlemek.

Aklıma yıllar önce Pariste girdiğim yeni yılda geceyarısından sonra müşteriler gitmeye başladığında cezayirli garsonların ses sistemini ve dans pistini ele geçirdiği ve dansın ne olduğunu gösterdikleri şov geldi. Sanki o saate kadar çalışmak onları yormamış gibi dans ediyorlardı. Evet bunu Paris gördüğümü cümle aleme bildirmek için yazdım ama lütfen fotoğraf ile kanıtlamaya zorlamayın, dijital fotoğraf makinelerinin henüz yaygınlaşmadığı zamanlardı...

Neyse, bizim garsonlar bir kere piste kendilerini atarak şeytanın bacağını kırdılar. Bir gece ansızın işi bir kenara bırakıp kendi şaynlarını yapmak, ve hatta birbirleriyle kapışmak üzere bizi pistten süpürebilirler. Böyle birşey olur mu olmaz mı bilmiyorum ama olabileceğini düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara dair hikayeler uydurmak istiyorum, hikayelerin sonunda onların hep iyi bir dansçı, belki tanınmış bir dans hakemi, ya da yarışmacı oldukları, dansın coşkusunu bir kere yaşadıktan sonra bir daha bırakmadıkları güzel hikayeler...

Neyse, cumaları dansa ve garsonları teftişe devam. Bakalım hangi hikayeler hikaye olarak kalacak hangileri gerçek olacak...

29 Ocak 2009

E Merhaba!

Uzun zamandır yapmak istediğim ve ertelediğim işlerin başında sevgili bloguma çekidüzen vermek geliyor. Daha sık yazmak ve yazdıklarımı beğenmek istiyorum. Ocak ayı bitti ve ben bu işe başlama gayretini ancak şimdi bulabiliyorum. Sanırım bu da benim değil, dinlediğim subliminal telkinlerin yaptığı, yapmamı sağladığı bir şey. Olsun, önemli olan sonuç.

Evet, bu telkin içeren müzikleri iki hafta önce annem sayesinde buldum. Geçen hafta sonu gardırobun kapılarını bir iki kere açıp, içine pis pis bakıp, kapatıp, tekrar açıp, gerilerde neler olduğunu görebilmek için parmaklarımın ucunda yükselip, aklımdan iyi bir düzenleme yapmalı düşüncesini geçirdiğim birkaç günün ardından ansızın bütün kazakları aşağı indirdiğimde, bu hareketin ardından böyle bir atağın geleceğini anlamıştım. Evet bütün kazakları, trikoları, tişörtleri, dolabın içinde katlı duran her şeyi döktüm, uzun zamandır giymediklerimi ve giymeye niyetimin olmadıklarını ayırdım. Uzun zamandır giymemiş olmakla birlikte artık giymeye karar verdiklerimi tek tek inceledim, kokladım, denedim, yıkanacakları ayırdım, diğerlerini mağaza raflarındaki gibi katladım: kazak yüzüstü yatırılır, iki yanından iki dikey kat arka ortada birleştirilir, kollar katlara paralel yerleştirilir, kazağın boyuna göre enine ortadan ikiye yada üçe katlanır. Ters çevrildiğinde ta taam! Bu şekilde katladıktan sonra askılıları, kolsuzları, kısa kolluları ve uzun kolluları üst üste koyup yan yana sütunlar halinde dizdim. Aklımda çekmecelere benzer bir uygulama yapmak vardı. Siyah ve renkli çamaşırlar, beyaz ve ten rengi çamaşırlar, uzun ince çoraplar, pantolon çorapları, soket çoraplar, pijamalar, Allahım daha nasıl gözünü çıkarabilirim dolap düzenlemenin sorusunu sormadan halihazırda geçirdiğim sürenin 2 saat olduğunu fark edince durdum. Zaten saydığım her unsur kendi çekmecesinde duruyor, sadece görmeyi arzu ettiğim düzende değiller, sanırım buna bir süre daha katlanabilirim diye düşündüm. Katlanabilir miydim? Sonuçta bir oturup bir kalkmaktan, ayakta parmakucumda ellerim havada yükselerek geçen iki saatin ardından belime yerleşen ağrı ile çekmecelerin dağınık kalmasına katlanmak arasında bir seçim yapmam gerekti. Tamam, kabul, çekmecelerim, modern sanat, raflarım daha konservatif daha naif bir sanat eseri olsun, ben de pilates topunda bir sırt üstü bir yüzüstü devrilerek sırt kaslarımı esneteyim. Buna katlanabilirdim işte! Katlanmak ne demek? Bu zevkle kabul edeceğim bir çözüm olur ve oldu.

Sonra bugün, öncelikle hayatıma yeni giren her şeyi böyle bayıltırcasına anlatmak, yazmak isteğiyle uyandım diyeceğim, yalan olacak. İlginç bir şekilde uyandığımda ya da uyandıktan işe başlamadan önceki zaman diliminde kendimi şarkı söylerken buluyorum. Güzel bir gelişme. Onun dışında sabahları zınk diye kalkmayı isterdim. Henüz öyle bir şey yok. Tek değişim, saat çalmadan önce kendiliğimden gözlerimi açmam fakat saatin çalmasına daha vakit olduğunu görünce kapatıp uykuya devam etmem ve saatin çalması ve sonrası aynı: çalan saati 8 dakika sonra tekrar çalacak şekilde susturmam ve bunu üç kere yapmam ve yine koşturarak hazırlanmam ve servise kıl payı yetişmem… Belki sabahları çalar saatle kalkmayı bırakmam gerek. Hatta başucumdan saati toptan kaldırabilebilirim, böylece uyanıp saatin erken olduğunu görüp tekrar uyumamış olurum.

Bunları anlatmayacaktım, yazmaya başlayınca spontane olarak gelişti. Henüz okumadım, okuyunca beğenecek miyim bilmiyorum. Yazdıklarımı beğenmeyi neden bu kadar önemsediğimi de bilmiyorum. Ya da ne zaman beğenmemeye başladığımı… Ancak bu gelişmeleri olumlu yorumluyorum. Belki eve gidince zen tarot kartlarına da sorabilirim. Nasılsa onlara sorduğum soruların saçmalığında herhangi bir sınır yok. Sevgili zen tarotu kartları, spontane bir şekilde yazmaya başlamamın ardındaki derin gerçek nedir? Hahaha..

Neyse, bu yazı yazma konusuna umutsuzca takık olduğum bir zaman diliminde araştırdım. Söyle gugıl dedim, nasıl yazar olunur ve karşıma yazaratolyesi çıkmaz mı? Okudum, oradan besinimi aldım, hala da alıyorum. Sonra gugıl dedim, işin daha bitmedi, yazı nasıl geliştirilir, bir bakıver ve karşıma atakansonmez’in benimblog sayfası çıkmaz mı? Sayfanın bağlantısını şimdilik veriyorum ancak içerik foruma taşındığı için burada sonsuza kadar kalacağına çok güvenemediğimden yazı geliştiricinin orijinal ve çeviri metnini buraya -buraya nereye?- kopyalıyorum. Bu sayfayla ilk karşılaştığım anı hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım annem bana forumun adresini göndermiş ben de kilo verme müziklerini dinlemeye başlamıştım. Bir de yazı yazmayla ilgili olanı gördüğümde dehşete düşmedim, sadece dertlerimin devasının aynı adrese çıktığını anlayıp vaauv demişimdir. Zaten forumda bu metnin yer aldığı ücretsiz bir müzik yok, ya da ben rastlamadım. Ve zaten kendinizi bombardımana tutmayın, konuları sırayla dinleyin öneriliyor.

Neyse, ikidir neyse ile başlıyorum paragrafa, farkındayım. Bunu fark edince yine neyse demek geliyor içimden. Koyuvermiş günümde miyim neyim! Ay bunun üzerine de neyse diyesim ve koca bir kahkaha atasım geliyor. Hahaha! Yazmanın iyi tarafı bu, yazmaya başlayana kadar kıvranıyorum, başladıktan sonra da eğleniyorum ve buna değdiğine hükmediyorum. Konuyu dinlediğim telkinlerin etkilerine getiremedim bu arada, onun da farkındayım…

Evet, dolabımın içi kadar olmasa da biraz toparlanayım. Bir akşam bilgisayarı açtığımda annemin offline mesajı beni karşıladı. Bana bir iki internet adresi göndermişti ve onlardan biri buydu: hayatimdegisti.com Bunu annem sayesinde öğrendiğimi özellikle belirtmek istiyorum ama nedenini bilmiyorum. Nedenini bulmakla şu anki konuyu dağıtmak istemiyorum. Dediğim gibi, bağlantıyı annem gönderdi, herkesin böyle bir annesi olması gerekir. Ama o sadece benim ve ağabeyimin annesi, dolayısıyla böyle bir annesi olmayanların ne halde olduğunu yüz yıl düşünsem bile bilemem. Ama bu onların sorunu, bu konu üzerinde yüz yıl falan düşünmem.

Konuyu dağıtma konusundaki becerimi hayretle fark ediyorum. Bu da telkinlerin bir etkisi mi acaba? Hadi yeni bir paragrafa başladık, inşallah burada toparlarız. Yaptığım şey basit, adresteki bütün bilgileri, forumu, forumdaki rehber kısmını okudum, ücretsiz müzikleri indirdim ve gece gündüz onları dinliyorum. Dinlediğim metinler site sahibinin önerdiği suçluluk, ego güçlendirici ve kendimce ihtiyaç duyduklarım, kilo verme, topluluk karşısında konuşma ve zinde uyanma. Doğa sesi versiyonlarını gece boyunca çalacak şekilde ayarlayıp uyuyorum, ki kafadan 7 saat eder. Klasik müzik ve new age versiyonlarını da usb ile bilgisayara bağlanıp minik hoparlörü ile en azından bilgisayarın başındakinin duyabileceği kadar dışarıya ses veren eski, basit mp3çalarımla işyerinde dinliyorum, o da bir 7-8 saat eder. Ve bunu iki haftadır yapıyorum.

Bunu yapıyorum da ne oluyor? Efendim kendimde gördüğüm ilk etki, müziği ilk kez çalmaya başladığım anda hissettiğim hafif bir baş ağrısıydı. Ne hoş bir başlangıç, değil mi? Bunları dinleyin, muhteşemler, hafif ve sürekli bir başağrınız olacak ve yeni bir siz! Neyse ki şu anda böyle bir etki hissetmiyorum, demek ki baş ağrısı hafif ve de geçici, fani, üzülmeye değmez yani. İkincisi tokluk hissi oldu. Kilo verme ada metninde yer alan her şey dinlediğim ikinci günden itibaren hiç zorlanmadan kendiliğinden oldu desem yalan olmaz. Dehşet kilolu olmamama rağmen yapışmış birkaç kiloyu verme isteğindeydim ancak bunun için yaptığım her şey ters tepiyordu ve tartıda 61,5un altını uzunca bir süredir görmemiştim. Fakat iki haftadır her tartıldığımda bir öncekinden daha düşük kiloda çıkıyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Bu sabah tartıldım, 60,0 kilogramım. Güzel tarafı kendimi hiç aman şunu yemeyeyim şeklinde kısıtlamadım. Kendimi yemek saati gelmesine rağmen öyle tok hissediyorum ki canım ne yemek istiyor diye uzunca düşünmem gerekiyor. Ve sağlıklı seçenekler tercih ediyorum, yemek aralarında hiç atıştırma ihtiyacı duymuyorum, rahatlıkla öğün atlıyorum ve çok daha yavaş yiyorum çok daha çabuk doyuyorum ve bütün bunların sonucu olarak hiç fark etmeden kilo veriyorum. Üstüne üstlük kendimi çok hafif, ince ve tok hissediyorum. Bu hissi sevdim.

Üçüncü etki daha çok susuyorum. Daha önce de çok su içerdim ama şimdiki susuzluğum daha şiddetli oluyor. Dördüncüsü, daha dik olduğumu fark ettim, kamburum çıktığında kendimi rahatsız hissediyorum. Sesim daha çok çıkıyor, söylediklerim daha çok fark ediliyor. Normalde birisi aniden bir şey sorduğunda başka bir şey düşünüyor olduğumdan ya da zihnim daha hızlı düşündüğünden teklerdim ve bir an bile sürse bu hiç hoşuma gitmezdi. Şimdi böyle anlar yaşamıyorum. İnsanlar hakkında daha önce aklıma gelen şeyleri söylemezken, şimdi tanımadığım insanlar bile olsalar kendimi aklıma gelen güzel şeyleri söylemiş buluyorum ve iyi tepkiler alıyorum. Sanırım bu konuda yaşadıklarım topluluk karşısında konuşma metnindeki diğer detayları da doğrular nitelikte.

Daha önce ertelediğim şeyleri yapar olmayı da bunun etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü programlı olma adına bir sürü şey düşünüyordum ve onları yapmak yerine düşünmeye devam ediyordum. Ama şimdi bir anda düşünmeden yapıyorum. Bakınız hayatımın devamı sanki buna bağlıymışçasına yaptığım dolap düzenlemesi ve burada anlatarak okuyanı öldürmek istemediğim diğer şeyler.

Bir de kendimi gülümseyerek yürürken, şarkı söylerken buluşum var ve bunu artan iç huzurum olarak algılıyorum. Ve tabii bunları yaşadığım için iki haftadır karşıma çıkan herkese bu siteden, dinlediğimden ve etkilerinden bahsediyorum! İlginç bir şekilde insanların tamamı kuşkuyla yaklaşıyor ve kilo vermek gibi somut sonuçlar bile birçoğunu ikna etmeye yetmiyor. Böylece ne kadar hevesli ve saf olduğumu fark ediyorum. Eh bu da iyi bir şey olsa gerek…

Hissettiğim bütün etkiler okuduğum kadarıyla beklenen etkiler. Yani henüz bir seri katile dönüşmediğim gibi, rahatlıkla dönüşebileceğim durumlarla karşılaşmama rağmen eskisi gibi kızmayıp, ne ilginç insanlar var hayretiyle karşılıyorum. Dolayısıyla dinlediğim ancak duymadığım telkinlerde kötü şeyler söylenmediğini çıkarabilirim. Daha az televizyon izler olmak gibi başka etkilerden de bahsediliyor ancak ben zaten televizyon izlemeyen biriyim dolayısıyla bu etkiyi hissedemiyorum, şikayetçiyim hakim bey! Biraz daha esprili ve neşeli miyim aynı zamanda? Sanki evet.

Hayatım değiştinin güzel yanını belirterek kapatmak istiyorum. Ben zaten insanın hayatta istediği her şeyi elde edebileceğine hatta bunu düşünce gücüyle bile yapabileceğine inanan hafif romantik, yerine göre naif ve daima iyimser bir insanım. Hayatımda bunun mümkün olduğunu doğrulayan muhteşem deneyimlerim de oldu, sadece bu umuda sarılarak ayakta kalabildiğim feci deneyimlerim de. Hayatımdaki sanırım ilk büyük değişiklik –aynı zamanda kendime yaptığım en büyük iyilik- hoşuma giden, beni mutlu eden düşünceleri tercih edebileceğimi ve bu düşünceler doğrultusunda yaşayabileceğimi anlamamdı. Çok büyük bir iyimserlik ve coşku hissettiğimi hatırlıyorum. Hoşuma giden şeyleri düşüneyim, hayal bile olsa, o doğrultuda yaşayayım ve olmak istediğim insan olayım. Düşünce mantığım bu şekildeydi ve ben yapıyorsam bunu herkes yapabilir şeklinde devam ediyordu; herkes olmayı istediği insan olabilir –birazcık çabayla! Hayatım değiştinin subliminal telkinlerin farkı, bu süreci bir düğmeye basarmış gibi basitleştirmesi. Bence artık herkes her zaman olmak istediği insan olabilir, basitçe, kendiliğinden ve neredeyse anında!

28 Ocak 2009

YAZMA SANATI Writing Skills

Aşağıdaki ingilizce ve türkçe metinler şu anda www.hayatimdegisti.com adresinde bulunan Atakan Sönmez'in önceki blogu olduğunu tahmin ettiğim http://www.benimblog.com/atakansonmez/14769/Yaz%FD+YAZMAY%DD+GEL%DDST%DDREN+MP3+H%DDPNOZ+SUBLIMINAL+SCRIPT+www.hayatimdegisti.com.html sayfasından alınmıştır. Güncellenmeme, silinme ihtimaline karşılık metinleri korumak için buraya kopyalıyorum.


You love writing. Ideas and stories come easily to you, and you have so many stories and characters, that will take you years to tell them all, and still not tell them all. People, friends and strangers, all enjoy reading what you have written, and they ask you to write more. You want to write more, because you enjoy writing, but you have a few problems that keep you from writing as much or as frequently as you like.


Remember those times, when you were deep into writing a story? You were watching the screen intently, letting your fingers type without watching the keyboard, as the words and actions of your characters were appearing in front of you just as they were transpiring in your imagination? You felt like you were just a conduit, a silent observer recording and dictating what your imagination was showing you. It was delightful, because you knew it was your wonderful imagination that was creating what you were seeing, and you were typing it down as fast as you could, letting it appear in words on the screen in front of your eyes.


Remember the feeling of accomplishment you felt when you finished your story? As you looked at the printed pages, knowing you held the product of your imagination of your mind in your hands, feeling the weight of the paper with the words you wrote? You felt so wonderful that you created this story and that you finished it and were ready to show it to other people.


Remember when your family, your friends read what you wrote and how wonderful you felt as they told you how much they liked your story and characters? How delighted you were when people were involved with the story and characters, waiting to see how the story was going to go? How they enjoyed the story as you told it and finished it? How proud you were when they told you that it was as good, and usually better than much of what was professionally published?


Feel those feelings of wonder, achievement and satisfaction again, knowing that you have done it before, and you are doing it again. This is why you have decided to use self-hypnosis. You know hypnosis works, because you have seen it improve your memory and give you a better attitude to life and other people. Now you want to use hypnotism to help you enhance your writing skills. That is what we are doing here now.


You are not learning anything new here. Everything I am telling you to do, are things you can and have done already. You simply wish to make it easier for you to do these things again.


Your mind is a wonderful, creative tool. You have wonderful, deep characters that people care about, and you have stories that delight and surprise your readers. You know what stories that the characters get involved in, and the way the stories develop can even surprise you, as you learn about the stories even as you write them, yet they follow your expectations, following the outline and story ideas that you originally thought up.


Sometimes the path of the story isn’t clear. When that happens, you just close your eyes for a few minutes and relax. As your mind relaxes, your mind will clear, and the details of the story will come, fully detailed and fleshed out, only requiring you to write it down.


As you sit down and prepare to write, you take a moment to relax and focus yourself for the task. An enjoyable task but still one that requires you to think about what you will write and what the end product will look like. As you consider where you are in the story, the scene will appear in your mind and the characters start moving.


Imagine you are on a movie set. You decide what scene will be played out and the set designers decorate the stage. Then the actors come out, fully dressed and in character, their lines memorized. You call out for action, and watch as the characters come alive on the stage within your mind, and as you watch and listen to them, you begin to type, recording their movements, their sounds, their appearance, and their words like a movie camera records the actions and speech of the actors in a movie.


The words flow through your mind, down through your arms and fingers, where they tap the correct keys to spell out each word in the proper order. You watch the screen in front of you, watching as the words that appear match the scenes that play out in your mind.


There is no hesitation in your typing. You are simply describing the scenes in your mind, and dictating the character’s words and motions. You have done this in the past, and revel in the sensation as you see the characters move and perform in your mind, and you do it again. As each scene in the story is played out, you write it down, typing it into the computer as fast as it happens in your mind, clearly, accurately typing each word of the story. It flows though you and onto the screen in front of you. Your eyes watch the screen, watching each word appear as you type it.


Your fingers and hands know how to type the words that come into your mind. You know, in the past, when you have been writing for a while, that you did not watch your fingers and hands. The words just appeared on the screen in front of you because you know how to type. You have been typing for years. No longer do you need to watch your fingers type the letters. They can type automatically. You only need to relax and let your trained fingers do the typing as you watch the story you have in your mind unfold with the words appearing on the screen, almost magically, as your fingers unconsciously type the letters that form those words.


You know how to type and spell, and your fingers do as well. You have no need to watch them. Trust your fingers to type out each word correctly on the keyboard. You have been using these keyboards for years, and have typed a lot of stories with them. Just relax, and watch the screen, and trust your mind to tell your stories, and trust your fingers to type the words so that others may read your stories.


Always remember that people like to read your stories. Your friends, your family, and even strangers have read your stories and loved them. They have, many times, asked for more. You want to write more and you are writing more. You are also writing easier and faster than ever before.


Your mind knows what a good story is, and what a bad story is. You know the difference, and you know you write good stories. Not just because you think they are, but because others have told you. You know they like your stories because they have become involved with the characters. They care about the characters, and they love the stories that the characters are in.


Not every story is perfect, but when you go over it, you can see the problems and rewrite sections to fix the problems. You don’t worry about what you are typing if is good or bad. The good you will keep, the bad you will fix. It’s important to keep writing to get the story finished, then you can work over the story to make it better.


Some things you know you will have to rewrite again, but you know that the story is good, and all you need to fix is the way the story is told. It’s important that you write the story. Some parts will be hard, but all you need to do is relax, and let your wonderful mind solve any problems you have, and then you start writing again.


So remember this, each time you sit down to write. You trust yourself, your mind to tell interesting stories with great and diverse characters. You trust your fingers to type in your stories into the computer, making your writing easy. You have confidence in your stories, knowing that people want to read them. You want them to read your stories, and you want to write them. Have fun in writing, knowing you do write because you love writing, and that is the only true reason you need.




YAZMA SANATI-TÜRKÇE
Yazmayı seviyorsun. Düşünceler ve öyküler kolayca aklına geliyor ve sen hepsini anlatman yıllar alacak kadar pek çok öykü ve karaktere sahipsin, ve onlara hala hepsini anlatmıyorsun. İnsanlar, arkadaşlar ve yabancılar, hepsi de yazdıklarını okumaktan hoşlanıyor ve senden daha fazlasını yazmanı istiyorlar. Daha fazla yazmak istiyorsun çünkü yazmayı seviyorsun, ancak yazmaktan hoşlandığın kadar seni yazmaktan alıkoyan ufak tefek problemlerin de var.

Yazmaya yoğunlaştığın zamanları hatırla. Kelimeler ve karakterlerin hareketleri tam da hayal gücünde canlanmaya başladığı sırada önünde görünmeye başlıyorlardı ve sen, parmaklarının klavyeye bakmaksızın yazmasına izin vererek sahnede onları izliyordun. Kendini, hayal gücünün sana gösterdiklerini kayıt eden, belirleyen sessiz bir gözlemci, bir kanal (conduit) gibi hissettin. Zevkliydi çünkü biliyorsun ki bu senin, gördüğün şeyleri yaratmanı sağlayan muhteşem hayal gücündü ve sen onun, gözlerinin önündeki sahnede kelimelerle görünmesine izin vererek olabildiğince hızlı bir biçimde yazıyordun.

Öykünü bitirdiğin sıradaki başarıya ulaşma duygunu hatırla. Zihninin kontrolünde olan hayal gücü ürününe sahip olduğunu bilerek, yazdığın kelimelerinle doldurduğun sayfanın ağırlığını hissederek, yazılmış sayfalara baktın. Öylesine mükemmel hissettin ki bu öyküyü yarattın onu tamamladın ve artık onu diğer insanlara göstermeye hazırdın.

Ailenin ve arkadaşlarının yazdıklarını okuduklarını ve onların sana yazdığın öyküyü ve karakterleri okurken ne kadar keyif aldıklarını anlatırken kendini ne kadar mükemmel hissettiğini hatırla. İnsanlar, öykün ve karakterlerinle yoğun bir ilişki halindeyken, sana öykünün nasıl devam edeceğini sorduklarında nasıl keyif aldığını hatırla. Öykün hakkında konuşurken ve onu bitirdiğinde insanlar nasıl da beğenmişlerdi. Onlar yazdığın öykünün, profesyonel olarak yayınlanmış kitaplar kadar hatta onlardan daha da iyi olduğunu söylediklerinde nasıl da gururlandın.
Mükemmellik, elde etme ve başarı duygularını, daha önce de yaptığını yeniden yapmakta olduğunun bilincinde olarak yeniden hatırla. Çünkü sen kendi kendine hipnozu kullanmaya karar verdin. Hipnozun çalıştığını biliyorsun, çünkü hafızanı geliştirdiğini ve sana ve diğer insanlara daha iyi bir yaşam alışkanlığını kazandırdığını görüyorsun. Şimdi yazma yeteneğini geliştirmene yardım edebilmesi için hipnotisizmi kullanmak istiyorsun. Bu bizim şu anda yaptığımız şey.
Burada yeni hiçbir şey öğrenmiyorsun. Sana söylediğim her şey, zaten yapabildiğin ve yaptığın şeyler. Sen sadece, bu şeyleri yeniden yaparken daha kolay bir biçimde yapmayı diliyorsun.

Aklın mükemmel, yaratıcı bir araç. Sen, insanların ilgilendiği mükemmel ve yoğun karakterlere sahipsin ve sen okuyuculara keyif veren ve şaşırtan öykülere sahipsin. Karakterlerinin de içine karıştığı öyküleri biliyorsun ve öykülerin gelişim biçimi seni bile şaşırtabiliyor, öyküleri yazdığın kadar onları öğreniyorsun da. Yine de onlar senin beklentilerini karşılıyor, senin orijinal bir biçimde geliştirdiğin taslağa ve öyküye uygun bir biçimde devam ediyor.
Bazen, öykünün gidiş yolu açık değil. Böyle bir durumla her karşılaştığında gözlerini birkaç dakika için kapat ve rahatla. Zihnin rahatlarken, açılacak, ve öykünün ayrıntıları aklına gelecek, sadece yazman için gerekli olan bütünüyle ayrıntılı ve yoğun bilgiler.

Otururken ve yazmaya hazırlanırken, rahatlamak ve kendini metne odaklamak için bir dakika harcıyorsun. Eğlenceli bir metin ancak hala ne yazacağın ve eserin sonunun neye benzeyeceği hakkında düşünmen gerekiyor. Öyküde nerede olduğunu düşünürken, sahne zihninde canlanacak ve karakterler sahnede hareket etmeye başlayacak.

Kendini bir film setinde hayal et. Sen, oynanacak sahneye ve set tasarımcılarının seti dekore etmelerine karar veriyorsun. Sonra, bütünüyle kostümlü ve ezberledikleri satırlara uygun karakterlere sahip oyuncular çıkıyor sahneye. Oyunu başlatıyor ve zihninin içinde karakterlerinin sahnede canlanmalarını (görünmelerini) seyrediyorsun. Ve sen onları dinliyor ve izliyorken yazmaya başlıyorsun, onların hareketlerini seslerini, görünüşlerini ve sözcüklerini bir film gibi kaydediyorsun. Kamera aktörlerin film içindeki konuşmalarını ve hareketlerini kaydediyor.

Sözcükler zihnine doğru akıyor, aşağıya doğru, uygun bir düzen içinde her bir sözcüğün doğru bir biçimde seçimini sağlayan doğru tuşlara ufak ufak basan parmaklarına doğru iniyor. Önündeki sahneyi izliyorsun, zihninde, oynanan senaryoya uygun sözcükler görünürken sen, seyrediyorsun.

Yazarken en ufak bir kararsızlık yaşamıyorsun. Aklındaki senaryoyu kolayca betimliyor ve karakterler’in sözcüklerine ve eylemlerine yön veriyorsun. Bunu daha önce yapmıştın ve karakterlerin rollerini oynayışlarını ve hareketlerini izlerken, bu duygudan zevk almıştın ve bunu yine yapıyorsun. Öykünün içindeki sahnelerin her biri canlandırılırken sen, onları yazıyorsun, onları zihninde olanlar kadar hızlı bir biçimde ve öyküdeki her sözcüğü açıkça, doğru bir biçimde yazıyorsun. Onlar sana rağmen, önündeki sahneye akıyor. (it flows though you and onto the screen…)Gözlerin sahneyi izliyor, yazmak için her bir sözcüğün görünüşünü izliyor.

Parmakların ve ellerin zihninde canlanan sözcükleri nasıl yazacaklarını biliyor. Biliyorsun ki geçmişte, yazdığın sırada parmaklarını ve ellerini izlemedin. Sözcükler önündeki sahnede hemen beliriverdi çünkü nasıl yazacağını biliyorsun. Yıllardan beri yazıyorsun. Harfleri yazan parmaklarını izlemeye artık ihtiyacın yok. Onlar kendi başına yazabilir. Sahnede beliren sözcüklerle gelişen öyküyü neredeyse büyülü bir biçimde izlerken, senin parmakların bilinçsizce zihnindeki sözcükleri oluşturan harfleri yazarken, sen sadece rahatlıyor ve eğitimli parmaklarının yazmasına izin veriyorsun.

Sözcükleri nasıl sıralayacağını ve yazacağını biliyorsun ve parmakların da yapıyor. Onları izlemeye artık ihtiyaç duymuyorsun. Parmaklarının sözcükleri klavyeye doğru bir biçimde yazması için onlara güven. Bu tuşları yıllardır kullanıyorsun ve onlarla pek çok öykü yazdın. Sadece rahatla, ve sahneyi izle, öykülerini anlatan zihnine güven, ve başkaları okuyabilsin diye sözcükleri yazan parmaklarına güven.
Her zaman insanların senin öykülerini okumaktan hoşlandıklarını hatırla. Arkadaşların, ailen, ve yabancılar bile senin öykülerini okudular ve onları sevdiler. Senden defalarca daha fazla öykü istediler. Daha fazla yazmak istiyorsun ve daha fazla yazıyorsun. Hiç olmadığı kadar kolay ve hızlı yazıyorsun.
Zihnin iyi bir öykünün ne olduğunu ve kötü bir öykünün ne olduğunu biliyor. Sen farkı biliyorsun, ve sen iyi öyküler yazdığını biliyorsun. Öyle olduklarını düşündüğünden değil, başkaları öyle olduklarını söylediğinden. Onların senin öykülerini sevdiklerini biliyorsun çünkü onlar öyküdeki karakterlerle özdeşleşmeye başladılar Onlar karakterlerden eminler ve karakterlerin içinde olduğu öyküleri seviyorlar.

Her öykü mükemmel değildir, ama onların üstüne gittiğinde (onları incelediğinde: go over), problemleri görebilir ve problemleri düzelterek bölümleri yeniden yazabilirsin. İyi ya da kötü yazacağın konusunda endişe etmiyorsun. İyiyi koruyacaksın ve kötüyü düzelteceksin. Yazmaya devam etmen, öyküyü bitirmen için önemli, öyleyse sen öyküyü daha iyi yapabilmek için üzerinde çalışabilirsin.
Bildiğin bazı şeyleri yeniden yazmak zorunda kalacaksın, ama bildiğin gibi öykü güzel ve düzeltmek istediğin şeyler öykünün konuşulan biçimi. Öyküyü yazman önemli. Bazı bölümler zor olacak, ama bütün yapman gereken rahatlamak, ve mükemmel aklının, karşılaştığın herhangi bir problemi çözmesine izin vermek, ve böylece yazmaya yeniden başlıyorsun.

Öyleyse yazmak için her oturduğunda hatırla. Kendine, sana büyük ve çeşitli karakterlerle dolu ilginç öykülerini anlatan zihnine güven. Yazmanı kolaylaştıran bilgisayara, öykülerini yazan parmaklarına güven. Öykülerinden eminsin, biliyorsun ki insanlar onları okumak istiyor. Sen onlardan senin öykülerini okumalarını istiyorsun, ve onları yazmak istiyorsun. Yazarken eğleniyorsun, biliyorsun ki, yazıyorsun çünkü yazmayı seviyorsun, ve bu ihtiyacın olan tek doğru neden.

15 Ocak 2009

Derki Sayı 30: Kırıklar Üzerine

"Sakın ola düşüp de bir yerini kırma Pınar!" Geçirdiği trafik kazasında biryerini kıran arkadaşimı nasıl olduğunu ögrenmek için aradığımda ilk cümlesi bu oldu. Sanırım kemik kırıkları kalp kırıklarından daha çok can acıtıyor diye düşündüm ilk ve neden böyle düşündüğüme şaşirdım.

Daha bir önceki gün başka bir arkadaşim arkadaşlıklarının ölene kadar sürdüğünü ifade etmek için katolik sözcüğünü kullandığında ilk merak ettiğim, arkadaşi kalbini kırsa da arkadaşlıklarının ölene kadar sürüp sürmediği oldu. Arkadaşlık söz konusu olduğunda kendiminkilerin kalbimin kırılana kadar olduğunu farkettiğimde yine şaşirdım.

Kalp aslında bir kas demeti ve gerçek anlamda kırılması söz konusu değil. Ancak biz kalbimizden gelen şeyler karşilığını bulmadığında, yanlış anlaşildığında, kötüye kullanıldığında ya da sadece kullanıldığında kalbin kırıldığını söylüyoruz. Kemik kırığını yaşamadım hiç, ancak kalp kırıklığını yaşadığım için kendimce tedavi yöntemlerim var. Bu konunun internet deryasındaki yerini merak edip kalp kırık tedavi sözcüklerini içeren bir arama yaptığımda karşima çok ilginç bir yazı çikti.

Kemik kırıkları ile kalp kırıklarını karşilaştırmalı düşünen ilk kişi ben değilmişim. Bir ortopedi merkezi ile bir psikiyatri merkezi eş zamanlı olarak, yarısı ortopedi yarısı psikiatri hastası olan toplam 804 hasta üzerinde, kemik ve kalp kırıklarında iyileşme süreleri, tedavi maliyetleri ve tedavi başarı oranları gibi birçok konuyu araştırdıkları bir çalisma yapmışlar. Detaylarını burada http://www.maksimum.com/saglik/haber/187/172398.php okuyabileceğiniz yazının en çok sonuçları ilgimi çekti:

İlk olarak 402 ortopedi hastasının 399'u iyileşmiş. Kalan üç kişiden biri kaybedilirken ikisinin tedavisi sürüyormuş. Buradan kırılan kemiğin çok büyük olasılıkla iyileşeceği sonucunu çikarabiliriz sanırım. Psikiyatri hastalarında ise 402 hastanın 278'i iyileşerek tedavilerini tamamlamış. Hastalardan biri intihar nedeniyle kaybedilirken 112 hastada orta, 90 hastada kötü sonuç alınmış ve 90 kişinin tedavisi sonlandırılamamış. Yani kalp kırığı söz konusu olduğunda kemik kırığı gibi net konuşamıyoruz, ya iyileşirsiniz ya da iyileşmezsiniz...

Dikkatimi çeken diğer sonuç hastaların anket sorularına verdiği cevaplar oldu. Ortopedi hastalarının %94'ü bu halde de mutlu olduğunu işaretlemiş, psikiatri grubunun ise sadece % 2si mutlu olduğunu ifade etmiş. Yani kemik kırığı çok acı verici olsa da mutluluğu azaltmıyor.

Anketteki en ilginç soru bence hastalara hangi tür kırığı tercih ettikleri sorusu. Bu soruya ortopedi hastalarının %78 gibi yüksek bir bölümü kalp kırığını, psikiatri hastalarının % 64'ü de kemik kırıığını tercih edeceği şeklinde cevaplamış. Bu cevaplardan, araştırmaya katılan ortopedi hastalarının % 28'inin yaşadığı kemik kırığından daha çok can yakan bir kalp kırığı yaşamış olabileceğini anlıyorum. Psikiatri hastalarının % 64'ünün kalbimin kırılmasındansa kemiğimin kırılmasını tercih ederim demiş olması bu değerlendirmeyi bir ölçüde doğruluyor. Kalbinin kırılmasını tercih eden ve öyle olan % 36'lık bölüm için ise ne düşüneceğimi bilmiyorum. Aklımdan daha önceki soruda bu şekilde mutlu olduğunu ifade eden % 2lik grubun bu grubun içinde yer aldığına dair ironik bir düşünce geçiyor.

Bana sorsalar ne kemiğimin ne de kalbimin kırılmasını isterim. Ancak hayat anket sorularına verdiğimiz cevaplara göre akmıyor yazık ki. Yine de yapılan bu araştırmadan ve anket sonuçlarından yararlanabiliriz. Kırıkların en büyük nedeninin ortopedi hastalarında dikkatsizlik, psikiyatri hastalarında da hayal kırıklığı olarak belirlendiğini hatırlayıp benim gibi ne kalbini ne kemiğini kırmak istemeyenler olarak her konuda daha dikkatli olabiliriz.

Kemikteki kırıklar mı, kalpteki kırıklar mı daha geç iyileşiyor?

Orthopedia Özel Dal Merkezi ile Değişim Psikiatri Merkezi'nin eş zamanlı seçilmiş 804 hasta üzerinde yapmış olduğu çalismada, kalp kırıkları ve kemik kırıkları ‘’iyileşme süreleri, tedavi maliyetleri, tedavi başarı oranları ve iş gücü kayıpları” gibi birçok başlık altında karşilaştırıldı

Yaşları 14 ile 98 arasında değişen 804 hastanın değerlendirildiği çalismada, ikisi ortopedist, ikisi psikiatrist, biri plastik cerrah, biri çocuk psikiatristi, biri fizik tedavi uzmanı, biri de radyolog olmak üzere toplam 8 doktor görev aldı. Bu ekibe dört uzman fizyoterapist, iki klinik psikolog, bir pedagog, bir aile terapisti, bir masör, bir yönetici asistanı, bir halkla ilişkiler uzmanı yardım etti. Yani çalismada toplam 19 kişi görev aldı.

Koordinatörlüğünü Op. Dr. Adnan Bağrıaçık’ın yaptığı Ortopedi bölümündeki 402 hastanın 260'ı erkek, 142'si kadındı. 17 farklı kemik kırığı mevcut olup, bunun 205 tanesi omuz-kol-el bölgesi, 172 tanesi kalça-bacak-ayak bölgesi, 14'ü omurga kırığı ve de 11 tanesi de leğen kemiği kırığıydı. Kırıklarda etyolojik neden çogunlukla trafik kazası, düşme, ateşli silahla yaralanma ve darptı. Hastaların 108 tanesi ameliyat, 204 tanesi alçı, 90 tanesi de tesbit, bandaj veya istirahatla tedaviye alındılar.

Koordinatörlüğünü Uz. Dr.Hüsamettin Güldoğan'ın yaptığı Psikiatri grubundaki 402 hastanın 301 tanesi kadın, 101 tanesi erkekti. Hastalarda 13 farklı hastalık teşhis edildi. 280 hasta depresyon, 72 hasta genel anksiete bozukluğu, 19 hasta seperasyon -ayrılık- anksietesi, 69 hasta da fibromiyalgi (somatizasyon) teşhisi ile tedaviye alındılar. Tüm vakalar ”bir kırgınlığın ardından” gelişen bulgularla doktora başvuran hastalardan oluşmaktaydı. Hastaların tedavisinde çogunlukla ilaç tedavisi ve psikoterapi yöntemlerinden faydalanıldı.

Ortopedi grubundan bir hasta akciğer embolisi nedeniyle kaybedilirken, Psikiatri grubundan da bir hasta intihar sonucu öldü.
Ortopedi grubundaki hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi sonucu: 399 vaka iyileşirken, tedavi sonuçlarının 341 tanesi iyi, 58'i orta, üçü de kötü olarak değerlendirildi. Kötü sonuç olarak değerlendirilen 3 hastanın ikisinin tedavisi halen devam etmekte olup 2. kez opere edildiler. Bu 2 hastada kırık kaynamamış olup birinde enfeksiyon da tabloya eşlik etmektedir. Diğer tek hasta ise emboli nedeniyle vefat eden hastaydı.

Psikiatri grubundaki hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi sonucu: 278 vakada iyileşme tesbit edilirken, tedavi sonuçlarında 278 hasta iyi, 112 hasta orta, 91 hasta da kötü sonuç olarak değerlendirildi. Bu 91 vakanın 90 tanesinde halen tedavi sonlandırılamazken, bir vakada intihar sonucu vefat etti.

Ortopedi hastalarının 189'unda fizyoterapist, psikiatri hastalarının 218' inde psikolog yardımı alındı. Ortopedi hastalarının işyeri istirahat ortalama süresi 36, psikiatri hastalarında bu süre ortalaması 17 gündü. İyileşme süresi boyunca maliyet karşilaştırmasında, ortopedi hastalarında yaklaşik ortalama maliyet 1300 YTL, psikiatri hastalarında ise yaklaşik ortalama maliyet 1450 YTL olarak belirlendi. Ortopedi hastalarında ortalama iyileşme süresi 94 gün olarak tesbit edilirken, psikiatri hastalarında bu süre 120 gün olarak belirlendi. Ortopedi grubundaki 29 hasta için psikiatri konsultasyonu ihtiyaç nedeniyle yapılırken, psikiatri grubundan 2 hastayı ortopedi-psikiatri beraber takip etti. Bu 2 vakanın biri alkollü araç dışı trafik kazası, diğeri de dalgınlık sonucu düşme neticesinde gerçekleşen kol kırığıydı. Tedavi ve takipten çikista (psikiatri grubunun ağırlıklı kayıpları nedeniyle) 96 vaka genel toplamdan çikartildi. Psikiatri grubundan 9 vaka intihar sonucu tedaviyle hayata döndürülürken, ortopedi grubundan 2 hasta erken basma sonucu yeniden kırılma yaşadılar.

Hastalar arasında yapılan ankete verilen cevaplar değerlendirildiğinde ise: Tıbbi rahatsızlığınızda esas neden neydi sorusuna, ortopedi hastalarının % 86'sı dikkatsizlik, psikiatri grubunda ise % 48 hayal kırıklığı, kandırılma cevapları en sık alınan cevaplardı. Ortopedi grubundaki hastaların % 94'ü bu halde de mutlu olduklarını söylerken, psikiatri grubunda % 2 hasta mutlu olduğunu söyledi. Hangi tür kırığı tercih ederdiniz sorusuna: Ortopedi grubundan % 78 oranda hasta kalp kırığını, psikiatri grubundan ise % 64 oranda hasta kemik kırığını tercih edeceğini söyledi. Ortopedi grubundan 400 hasta yaşamak isterim, psikiatri grubundan ise 51 hasta ölmek isterim seçeneğini işaretlediler. Ortopedi grubundan % 85 oranda hasta, hastalığı sırasında etrafından daha çok ilgi gördüğünü söylerken, psikiatri grubundan % 74 oranında hasta hastalığı sırasında etrafından daha az ilgi gördüğünü söyledi.

Bu çalisma sonucunda; kalp kırıklarının kemik kırıklarına oranla daha geç sürede iyileştiği, tedavisinin daha zor ve masraflı olduğu ortaya çikmistir. İş gücü kaybında süre olarak ortopedi hastaları, performans kaybı olarak psikiatri hastaları öne çikmistir. Bu nedenle, araştırma sonucu hepimizin kalp kırmamaya özen göstermesi gerektiğini ortaya koymuştur.

ORTHOPAEDİA
DR.ADNAN BAĞRIACIK

10 Kasım 2008

Derki Sayı 29: Krizden Önce Amerika

Birkaç hafta önce Amerika’da birkaç büyük banka ve sigorta şirketinin batması ile başlayan krizden hemen önce Amerika’nın California eyaletinde tatildeydim. İzlenimlerim San Francisco, Los Angeles ve San Diego üzerine…

Amsterdam aktarmalı uçuş bittiğinde ayağım yerden kesileli 17 saat geçmişti. Çoğunluğu bulutların üzerinde geçen yolculuğun tek kötü yanı, bittiğinde metabolizmam uykuya hazır olmasına rağmen saatin henüz öğlen olması idi. Sonraki günlerde jetlag yaşamamak için her türlü ayıltıcı yardımı ile kendimi uyanık tutmaya zorladım. Erken yatıp iyi bir uyku çektikten sonra sabahın altısında kendiliğimden uyandım. San Francisco keşfedilmek üzere beni bekliyordu.

Amerikan porsiyonlarının büyük olduğu gerçeğiyle henüz kahvaltıda tanıştım. Ne yesem diye düşünürken sağımdan solumdan dev gibi tabaklarda kocaman kalın omletler yanlarında bir dolu patates kızartmasıyla ya da üçer üçer krepler sürahi dolusu şuruplarla servis edilmek üzere geçiyordu. Oradaki günlerimde hepsinden tatmaya çalıştım ancak en beğendiğim kocaman kaselerde soyulmuş dilimlenmiş çeşit çeşit meyvelerden oluşan meyve tabağı oldu.

Elimde şehir haritası nereden başlayacağımı düşünürken fazla endişelenmedim. Şehir merkezi nin birbirine paralel ve birbirini kesen sokaklardan oluştuğunu haritada, her sokağın isminin koca koca yazılı olduğunu sokaklarda görünce aradığın yeri bulmanın değil, bulamamanın zor olduğunu anladım. Elektrikli otobüs hatları her yere gidiyor üstelik anlayabilirsen otobüs şoförleri turistlere karşı gayet sabırlı. San Francisco’nun sembolü haline gelmiş olan tek vagonluk municipal ya da MUNI, turistik merkezleri birbirine bağlayan F line, denizin altından geçip Berkeley'e kadar yarım saatte giden BART, büyük bir şehir olmasına rağmen sorunsuz ulaşim sağlıyor. Taksiler ise en kısa, en kısa yol kalabalıksa tenha yoldan gitmeye mecburmuş.

Ancak San Francisco’da en zevklisi yaya olmak. Alçak kaldırımlar her köşe başında engelliler için sıfırlanmış. Eğer ışık yoksa yaya geçidinden, yaya geçidi yoksa istediğin yerden yolun boşalmasını beklemeksizin elini kolunu sallaya sallaya yürümeye devam ediyorsun ve arabalar anında duruyor. İster istemez bu şekilde İstanbul’da havaalanından bile sağ salim çıkamayacağımı düşünüyorum. Geniş kaldırımlarda yürümek hiç bir park ihlali olmayınca daha zevkli. Yine bu kaldırımlar İstanbul da olsa üstü araba dolardı diye düşünüyorum. Park kurallarını nasıl bu kadar iyi oturttuklarını Los Angeles’te anlayacağım.

Sırt çantam sırtımda haritam elimde dolaşırken San Franciscoluların ne kadar cana yakın davrandıklarını gözlemliyorum. Bir defasında haritada nerede olduğumu öğrenmek için sokak isimlerine bakarken yürüyüş yapmakta olan yaşlı bir bayan kendiliğinden yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ben de bineceğim otobüsün durağının nerede olduğunu sorunca, yolunun üstü olduğu için bana eşlik etti. Durakta bekleyen bir genç kız iki dolar çıkardığımı görünce -otobüs bileti 1.5 dolardı- yine ben sormadan bir dolarımı bozabileceğini söyledi. Alışveriş için girdiğim yerlerde görevliler hep hoşgeldinle karşılıyor, nasıl olduğumu soruyorlar, eğer yardıma ihtiyacım varsa kalıyor, yoksa rahat rahat bakman için uzaklaşıyordu. Önceden aldığım uyarılar nedeniyle çok bulaşmak istemediğim evsizlerin bile büyük çoğunluğu bir kartona yazdığı birkaç kelime ile sessizce duruyor, seninle konuşanlar en fazla bir çeyrekliğin var mı diye soruyor ilgilenmezsen ya da yok dersen üstelemeyip başka birine yöneliyorlardı. Sıraya girilen her yerde herkes sırasına sadık, en ufak bir tartışma yaşanmıyor. Bir yıllık okulunu yarılamış olan arkadaşım insanların bu güler yüzlü, rahat halini Batı yakasına özgü laid back yaşam anlayışı olarak tanıtıyor ve kendisinin de ilk geldiğinde garipsediğini ifade ediyor.

Çin mahallesini -Amerikanın en büyüğüymüş- 39. iskeledeki Fishermans Wharf'ı, Küçük İtalyayı, şehrin silüetini oluşturan gökdelenlerin yükseldiği Finansal Bölgeyi, eski feribot istelekesindeki Market Sarayını, her türlü spor için düzenlenmiş kuzey plajını, eksplorataryumu, hippiliğin doğduğu yer olan Haight Ashbury'yi, gay mahallesini, kıvrıla kıvrıla inen Crookedest Sokağını, Union Meydanını, Golden Gate Köprüsünü ve köprünün devamındaki mini yazlık kasaba Sausalitoyu, Doğu tarafında körfezdeki Berkeley ve çiftliklerini gezmeyi ekspres bir şekilde beş güne sığdırıyorum. Öyle ki ne kadar beğensem de gittiğim bir yere bir daha gitme şansım olmuyor.

Sonraki durak Los Angeles’deki arkadaşımın tavsiyesi üzerine Santa Barbara. Los Angeles yakınında zengin, minik bir sahil şehri. Sabah gözümü açtığımda ufukta okyanus, göz alabildiğine kumsal, kumsal ile kaldırım arasında koşu, bisiklet yolu, palmiyeler, çimenler, geniş bir kaldırım, daha da geniş yollar şeklinde bir manzarayla karşılaşıyorum. Arabaları bile taşıyacak denli sağlam bir iskeleden deniz turuna, çift katlı otobüsle de şehir turuna çıkıyorum. Her sokağı palmiyelerle süslü ve her bina en fazla iki kat olan, kafelerin ve butiklerin toplandığı bir ana caddesi ile minyatür bir şehir. İnsanların spora ve sağlıklı beslenmeye daha meraklı olduğunu gözlemliyorum. Öğleden sonra olurken sahil kenarındaki çimenler sanatçıların pavyonlarıyla dolmaya başlıyor. İskelede insanların bozuk para attığı garip düzenlemeler ve martılar gibi serbestçe dolaşan pelikanlar ilginç bulduklarım arasında yerini alıyor.

Los Angeles’e ulaşmak fazla zaman almıyor. İlk durağım arkadaş tavsiyesi ile Venice Plajı. Santa Barbara'dakine benzeyen bir plaj ancak göz alabildiğine uzanıyor. Ve okyanus, plaj, palmiye çimen sıralamasından sonraki geniş yol araçlara kapalı ve rahat 5 kilometre uzunluğundaki bu yolu dolduracak fazlasıyla insan var. Kaldırım tamamen sokak sanatçılarına ait. Ressamlar, dansçılar, dövmeciler, hediyelik eşyacılar, falcılar ve çakra açıcılara kadar envai çesit insan müşterileri ile bu şeritte buluşuyor. Sonraki günü görmeden dönmenin olmayacağı bir yerde geçiriyorum, ünlüler kaldırımı ve kodak sahnesi. Kaldırımdaki yıldızların içindeki isimleri okuyarak ilerlerken Batman’le çarpışacak gibi oluyoruz. Batman hayli güler yüzlü, istersem birlikte fotoğraf çekilebileceğimizi söylüyor. Yanımızdan geçen Marilyn Monroe ve az ilerideki Karayıp Korsanları’nı görünce gerçeğe uyanıyorum. İşin aslı ünlü film karakterlerinin kılığına bürünmüş insanlar bahşiş alma umuduyla turistlerle fotoğraf çektiriyorlar. Yine aynı bölgede en çok sayıda evsiz insanı çöpleri karıştırırken ya da bozukluk isterken görmek insanın yüreğini burkan bir karşıtlık oluşturuyor ve ne balmumu müzesini ne dünyanın en en bişeryleri salonunu gezmek içimden gelmiyor. Bir adam ünlülerin evlerini gösterdikleri turun reklamını yapıyor, ona katılmayı aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Kaldırımda ilerlerken yıldızların içinde yazan isimlerin giderek daha azını tanıdığımı fark ediyorum. Yiyecek satanlar dışında ya hediyelik ya da ilginç peruklar, ayakkabılar ve kostümler satan dükkanlarla dolu. Hollywood yazısını arkamdaki yamaçta bırakarak kendimi modern sanat müzesine atıyorum. Müze kompleksinde, Contemporary Sanat ve Modern Sanat müzeleri bitişik binalarda. Görevli tarafından uyarılana kadar fotoğraf çekebiliyorum. Oradaki diğer günlerde Beverly Hills, Sunset Bulvarı’ndaki birbirinden lüks evler ve arabalar her konuda aşırı tüketen bu toplumun nasıl ayakta kaldığı merakını uyandırıyor. Şehirde dolaşırken çok fazla pedikür salonuna rastladığımı düşünüyorum. Biz metroseksüelliği tartışırken Los Angeles’li baylar ayaklarını uzatmış bayanların yanında pedikürlerini yaptırıyorlar. Kadınlar da erkekler de eğer spor ayakkabı ile jogging yapmıyorlarsa en çok parmak arası terliklerle dolaşmayı seviyorlar, ayakları bakımlı olmalı tabi.

Park kurallarını arabasını bana bırakan arkadaşımdan öğreniyorum. Sadece park edilebilecek yerlere park edilebilecek saatlerde park edebiliyormuşuz. Yani kaldırımları kırmızı olmayan ve sokağın yıkanma saati dışındaki saatlerde. Kırmızı kaldırımlar garaj girişi olan yerlerde ve her köşedeki ilk iki arabalık yerde genellikle. Ancak boş bir yere park etmenin bile adabı varmış. Mutlaka gidiş yönünde ve sağ ön ve arka tekerlerin kaldırımın başladığı yerdeki şeritte olması gerekiyormuş. Sokaklarda dolaşan park polisleri hiçbir hatayı affetmeyip anında cezayı cama iliştirdiği için herkes kuzu kuzu inanılmaz görünen park kurallarına uyuyormuş. Genel olarak trafik cezalarının Los Angeles bütçesinde önemli bir yer tuttuğuna şaşırmıyorum. San Francisco’da tanıştığım laid back yaşam tarzı park etmen gereken bir araba yoksa Los Angeles'ta da geçerli. Günün her saatinde şehrin her yerinde gördüğüm her yaştan ve cinsten jogging yapan insan bu şehirde çalışan, milli gelire katkıda bulunan kimse yok mu diye düşündürtüyor. Santa Monica iskelesi, trafiğe kapalı üçüncü sokak, kendimi alamadığım cennet gibi kitapçılar yine gülümseyen, nasıl olduğunu soran her renk ve çeşitten insanlar Los Angeles’a dair aklımda kalan diğer şeyler...

Oradaki son günümü Los Angeles’e 40 dakikalık mesafede yer alan Disneyland’a ayırıyorum. Açılış saatinde varıp kapanışa kadar kalmama rağmen tamamını bitiremediğimi söyleyeyim nasıl bir eğlence merkezi olduğunu siz anlayın. Çok büyük alana kurulmuş iki parktan oluşan bu eğlence merkezi oyunlar, trenler, filmler kadar alışveriş noktaları ve bir o kadar da yiyecek bölgeleri barındırıyor. Her yaştan çocuk ve insana göre birşeyler var. Ancak amacın para harcatmak olduğunu fark etmemek mümkün değil. Neyse ki sunduğu eğlence buna değdiği hissi ve feci bir yorgunluk ve ıslak giyeceklerle ayrılmanızı garantiliyor.

Kalan azıcık zamanımda daha çok şey görmek için bir günlüğüne San Diego'ya geçiyorum. Batıdaki sahil şeridinin güneyinde Meksika sınırına yakın başka bir sahil şehri. Akşam üzeri katıldığım şehir turunda troleybüsün şoförü gittiğime değecek bilgiler veriyor. Şehrin karşisındaki Orange Country'nin nasıl ve kimler tarafından kurulduğu çok ilginç. Eski şehir, yeni şehir, iskeleler, büyük fuar merkezi orada çekilen filmleri dinleyerek gezdiğimiz yerler. Sonraki günü Deniz Dünyası’na ayırmakla ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anlıyorum. Balinalardan yunuslara, penguenlerden kutup ayılarına suyla ilgili bütün canlıların hayvanat bahçesi olarak tanımlayabileceğim bu yer girmek için ödediğim her kuruşu hak ediyor. Yunusların, balinaların, kedi köpeklerin ve deniz aslanlarının gösterileri toplam iki haftalık tatildeki en eğlenceli zamanımı oluşturuyor. Islatan ve eğlendiren oyuncaklar burada da mevcut. Alışveriş ve yemek politikası Disneyland’la benzer. Burada ek olarak penguenlerle ya da yunuslarla daha çok etkileşeceğin birer saatlik özel turlar almak mümkün.

Sayılı gün anlattığım gibi çabuk geçti ve ben daha sevdiğim yunusların kokusu elimdeyken kendimi uçağa yetişmek üzere toplanırken buldum. Paris aktarmalı dönüş yolculuğu da gidiş gibi uzun ve yorucuydu. Sonrasında uyku tutmayan geceler ve yolda üzerine çıkan taksiler yurda döndüğümü hızla hatırlattı. İlk bakışta İstanbul’un çok kaotik ancak park bakımından bir cennet gibi göründüğünü hatırlıyorum. Bir de iki haftadır hiç zeytin yemediğimi ve çok özlediğimi...

06 Kasım 2008

Hanım, yemeği ocaktan al, tatile çıkıyoruz!

Dün 98 yaşındaki müşterim geldi. Hatırladığım gibi tatlı, hoşsohbet...

Konuları kendisi açtı. Daha önce söylediklerini tekrar edip etmeyeceğini merak ederek dinledim. Bunu böyle yazmak hoş değil ama hoşsohbet olduğunu düşündüğüm tonton insanların bazılarının bu kanıyı onlarla bir kez karşılaşmamız sayesinde oluşturduklarını, olur da ikinci kez karşılaşırsan aynı kaydı baştan dinlettiklerini görmüştüm. Bu amca beni utandırdı, bu sefer eşiyle çıktıkları avrupa seyahatini anlattı.

Birgün oğlu gelmiş, araba almak için para istemiş. -69 yaşındaki doktor oğlu- Ona para vermiş, 'oğlum, arabayla birlikte pasaport da al' demiş. Oğlu pasaportları hazırlamış, arabayı almış gelmiş. hepbirlikte eve gitmişler. Evde eşi o sırada yemek yapıyormuş. 'Hanım' demiş, 'yemeği ocaktan al, yanına hafif giysilerini al, tatile çıkıyoruz!'

Duyduklarıma inanamıyorum, 'gerçekten öyle mi dediniz, bir gün gelip hazırlan tatile gidiyoruz şeklinde mi çıktınız?' diye soruyorum. Evet diyor, benim her işim öyledir deyip devam ediyor..

Arabaya bindik, ver elini Edirne. Bir gece kaldık, oradan Bulgaristana geçtik. Bulgaristan o zaman komunist, sınır kapısında polisler sordu, hanımın öğretmen arkadaşı vardı, ona ziyarete gittik, onun eşi sordu, siz necisiniz diye. Ee, her zaman bulunduğun yere uyum sağlamak gerek... O soranlara biz Türkiye'de çok komünistiz dedim diyor, ben gülüyorum. Bunun üzerine onları nasıl sevdiklerini, gezdirdiklerini, çektikleri yokluğa rağmen misafir gibi ağırladıklarını anlatıyor. Ardından yolculuklarının devamında karşılaştıkları ilginçlikleri, sonunda Parise varışlarını, Pariste eşinin göğsü ağrıdığı için doktora gittiklerini ve onun göğüs kanseri olduğunu öğrendiklerini ve kısa bir süre sonra da eşini kaybettiğini...

Dünya görmek iyidir ama gördükten sonra Paris Londra sana Beyoğlu gibi gelir diye bağlıyor. Bir de kadınlar memelerini hep kontrol etmeli, birsey farkederlerse hemen cevresiyle birlikte aldırmalı...

22 Eylül 2008

Sevgili Günlük

Sevgili günlük,
Hava serin, bugün denize girmedim, dün girmiştim. Dün de serin bir gündü. Tek farkla, güneş görünüyordu. Gerçi dün sabah buraya yağmur yağıyorken ben yine de güneşi görüyordum çünkü yağmurların döküldüğü bulutların üzerindeydim. Düşününce hergün güneşli, sadece bazı günler araya bulutlar giriyor. Bulutların olması kötü değil, çünku hep farklı bir görüntü çiziyorlar. Şu andakiler harika mesela...

Bu cihazla yazmak zor. Hem basmak istediğin tuşu ıskalamanın kolay olması hem de varsayılan dil ayarının farklı olması bakımından... Birşey yazmak üzere tuşlara basarken eğer o dildeki bir kelime ile eşleşiyorsa yazdığını o kelime ile değiştiriyor!

Bugün babama 98 yaşındaki müşterimden, hergüne bugün harikayım diyerek başladığından bahsettim. Çok hoşuna gitti, o da kendisini harika hissetti, kum dolu büyük bir kovayı eğilerek taşıyıp taşların arasındaki boşlukları kumla doldurdu ve beli tutuldu.

Okuduğum kitabı bitirdim, sonu daha çok ağlattı. Anneme kitabı anlattım ve neden ağlattığını. Sonra bir film izledik. Filmi izlerken gülmekten annemi öksürük tuttu. Daha önce izlediğim bir filmdi ama ben de güldüm. Babamın beli tutuktu ama o da güldü.

Özetle hayat güzel. Yine yazarım.

16 Eylül 2008

Sofi

Az önce şubeyi ziyaret eden Sofi'yi uğurladim. Sofi size daha önce burada bahsettiğim yaşam formu. Onun işi düşmez tabi, insanının aylık ziyareti geldiği için birlikte uğradılar, bu sefer çantada değil, kendi ayaklarıyla geldi.

İnsanının işlemi yapılırken sesi çıkmıyordu, ne zaman ipini reklam panosunun ayağına bağlayıp asma kata çıktı o zaman inlemeye başladı. Durduğu yerde hızla kuyruğunu sallayıp titrerken içim razı olmadı, kapıdan giren herkes potansiyel de olsa muşterimiz deyip yanına gittim. Hoşgeldin dedim, değişiklik yok, nasılsın diye sordum, cık, gözleri insanını son gördüğü noktaya odaklamış huysuzluga devam. Biraz sevdim o zaman sakinleşir gibi oldu. Kahverengi tüylerinin altında bir deri bir kemikmiş meğer. Onlar da sıfır beden modasına mı uyuyorlar anlamadım. Özlemle bekleyene göre epey vakit geçti insanı aşağı inip yanına gelene kadar. Takdir ettim, köpek olsa bir kerecik hav derdi, değil mi? Sofi demedi.

İnsanı yanına gelip normal bir ses tonuyla bir insanla konuşur gibi 'biraz daha beklemen gerekecek Soficim, işim henüz bitmedi dedi ve Sofi heyecanla ipini cekiştirmeyi bıraktı, sakince yere oturdu!

18 Ağustos 2008

Gül, eğlen, hayat bu!

Öyle diyor müşterimiz. En küçük kızı Müzeyyen ile geldi. Küçük kızı dediysem 50lerinde, kendisi de 98 yaşındaymış. Mavi gömlek, krem rengi pantolon ve aynı renkte kasket vardı üzerinde, saçları kaşları ağarmış ama sakal tıraşını olmuştu.

İltifatlarla başladı konuşmaya, seni gördüm bayılırsam beni tut Müzeyyen dedim diyor gülerek. Nasıl hoşsohbet! Vefa lisesinin müdürü olarak emekli olmuş, ilk öğrencisi Süleyman Demirel, son öğrencisi Kemal Sunal imiş. Eşi de kendisi gibi öğretmenmiş, çocuklarının hepsini okutmuş, hepsinin mesleğini, eşlerinin mesleklerini sayıyor. Bana mezun olduğum okulu soruyor. Cevabım üzerine aferin diyor, okulu bitirdin, işe girdin, müdür oldun, şimdi iyi bir eş seç, işi mesleği olan, senin kıymetini bilen… Bu konu önemli, kadın da olsa erkek de olsa bu konuyu idrak etmiş herkes ağızbirliği etmiş gibi mutlaka kıymet bilme kriterinden bahsediyor.

Sonra kendisinin eşinin kıymetini nasıl bildiğini anlatıyor. Eşime her şeyin en iyisini aldım giydirdim. Kendime de iyi baktım, her gün tıraş oldum, temiz giyindim, sigara içki içmedim. Sende eşinin hakkı var, sakal bırakırsam eşim nereden öpecek, değil mi ama? Sen de kendine iyi bak, paranın tamamını harcama, bir köşeye birazını sakla, gerekirse başkasından istemezsin. Onun dışında gül, eğlen, hoşuna giden şeyleri yap, gece uyumadan önce güldüğün şeyleri hatırla, hiçbir şeyi kafana takma. Dün geçti, her yeni güne bugün çok iyiyim diye başla. Hep gül eğlen, hayat bu.

Kızının ve diğer müşterilerin soruları arasında dinlediğim bu yaşam dolu amca daha birçok şeyden bahsetti. Ta lisede okuduklarını hatırladığından, Atatürk’ü 4-5 kere gördüğünden, bol bol ekşi elma yediğinden, onun damarları temizlediğinden, az yemenin ömrü uzattığından… Bu konuşma performansına kızı alışıktı sanırım, uzatmasına izin vermemek için hadi gidelim dedi kalktı. Ama baba kendisini alamıyor, ben hiç yaşlandım artık demedim, her gün bugün çok iyiyim diyerek başladım, öyle de oldu, hem bize de gel, sohbet ederiz diyerek evini tarif ediyor.

Katılıyorum, her gün bugün çok iyi diyerek başlamalı, ayrıca günün ilk müşterisi onun gibi bir müşteri olmalı, hep gülmeli eğlenmeli. Hayat başka ne olabilir ki?!

10 Ağustos 2008

Derki Sayı 28: Sonunda Hologram Yaptım!

Hologram teknolojisiyle ilgilenmeye başlayalı yaklaşık iki yıl olmuş. İlk zamanlardaki hevesim pratik imkânsızlıklar nedeniyle biraz kırıldığı için araştırmalarıma ara vermiş ve bir süredir gözle görülür bir çalışma yapmıyordum. Ancak zamanında yaydığım titreşimler sonuçsuz kalacak değildi herhalde ki cumartesi günü mucizevi bir şekilde hologram yaptım! Daha doğrusu yaptık. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nde öğrenci olan genç arkadaşım Aylin'le hocamız Doç. Dr. Necati Ecevit gözetiminde.



Efendim, üstte sadece kurması yaklaşık iki saatimizi alan düzeneğimizi görüyorsunuz. Fotoğrafta yeterli detay görünüyor mu bilmiyorum ancak üzerinde yer alacak tüm gereçleri vidalayarak sabitlememize imkan veren delikleriyle geniş bir matrikse benzeyen masa, yerden gelen titreşimi engellemesi için ağır mermer bloklardan oluşmuş. Titreşim hologramın baş düşmanı olduğu için bu önlemlere ek olarak olabildiğince az konuşmaya ve hatta nefes almaya gayret ediyoruz. Fotoğrafta en sağda görmüş olduğunuz kırmızı nokta 632 nanometre boyunda ışın yayan kaynağımız. Cümleye dikkatinizi çekerim, gayet bilimsel bir iş çeviriyor olmanın bilincinde kurulduğunu fark ediniz, 'yani kırmızı lazer' deyip basite indirgemeyiniz. Aynı hizadaki ayna ondan gelen ışığı ortadaki merceğe yönlendiriyor. Ayrı parçalar olduğunu fotoğraftan göremiyoruz ancak merceğin sol yanında bir uzaysal filtre (spatial filter) iğne deliğinden geçen ışını çalışacağımız film boyutunda bir alana yayıyor. Onun ucuna da yayılan ışığı yoğunlaştıran 4 mikron çapında başka bir kompakt mercek var ki karanlık ortamda iplik gibi görünen lazer ışınının incenin de incesi bir ayarla içinden geçiriliyor ve böylece 50 derece eğimle görünen kartona olabildiğince temiz ve yoğun bir ışık düşmesini sağlıyor.

İncenin de incesi ayarlarla ışınımızı lazerden pozlayacağımız filme kadar sağ sağlim ulaştırdıktan sonra tüm gereçleri karşılıklı en az iki vida ile masaya sabitliyoruz. Her biri yapmayı umduğumuz hologramda ölümcül hatalara neden olabilecek bu minik ayrıntıların henüz başında olduğumuzun farkında değiliz. İki saatte kurduk ya, 5 dakikada yaparız modunda yerine filmimizi koyacağımız kartona düşen ışığın gücünü ölçüp pozlamak için tahmini bir süre belirliyoruz. Işının sağ sağlim filme ulaşması gibi sağ sağlim pozlamayı durdurmak için düzeneğimize pozlama süresi dolunca kapatacağımız shutter ekleniyor. Eski fotoğraf makinelerinde olduğu gibi bir kablosu ve düğmesi olan shutterimizin tamamiyle manuel olduğu yetmezmiş gibi timerimiz de yok ve bu nedenle kaç saniye pozladığımızı model olarak getirdiğim saatin tiktaklarını sayarak ölçüyoruz.



İlk modelimiz hologram yarışması için aldığım dalmaçyalı köpek biblosu. Bu kadar beklediğine değecek bir ilgiye mazhar oluyor köpeciğimiz. Önce dört ayağından Japon yapıştırıcısıyla taşıyıcıya yapıştırılıyor, kuruduktan sonra da burun üstü yere çakılmış gibi döndürülüp pozlanmayı bekliyor. Yapacağımız hologram denisyuk tipi hologram. Lazer düzeneğimiz tepede değil masada olduğu için hocamız tepeden gelen güneş ışığında düz görebilmemizi sağlayacak şekilde olması için böyle yaptığımızı açıklıyor.

Tamamen sabitlenen modelimizi taşıyıcısına yerleştirdikten sonra neredeyse hazırız. Diğer yanda banyolarımızı hazırlıyoruz. Fotoğrafta içi boş olarak gördüğünüz dikdörtgen leğenlerde holografik filmimizi pozladıktan sonra görünür hale getirmemizi sağlayacak solüsyonlar yıllar önceki siyah beyaz fotoğraf bastığım geceleri hatırlatıyor. Temel mantık yine aynı, geliştirme (developer) durdurma ve ağartma (bleacher) Hologramda farklı olarak pozlamadan önce triethanolamine banyosundan geçireceğiz. Bu banyo tek renk lazer kullandığımız için monokrom olacak hologramımızın gözle görünmeyecek denli ince olan emülsiyonunun kimyasını etkileyerek renk skalasının bir bölümünü yansıtan, yani nisbeten daha renkli hologramlar üretmemize yarayacakmış. Yapacağımız şey holografik filmi kutusundan çıkardıktan sonra bu solüsyonla ıslatmak, sonra kurulayıp çerçeve oluşturması için kenarını bantla kapladıktan sonra masanın üzerindeki düzenekte yer alan film tutucuya yerleştirip pozlamaktan ibaret. Ancak asıl eğlence bütün bunları film ışığa duyarlı olduğu için karanlıkta yapmamız gerektiğini öğrendiğimizde başlıyor. O anda imdadımıza solgun ışığıyla yeşil renkte bir led lambası yetişmese bütün ışıkları kapatıp gözümüzün karanlığa alışmasını bekleyip, karanlıkta el yordamı ile yapacaktık.

Geliştirme banyosu hızla bozulduğu için karıştırmayı pozlama sonrasına bırakıyoruz ve ağartıcıyı leğenine koyuyoruz. En son aşama olan ıslatıcıyı (wetting agent-foto flo) aradaki yıkama işlemini yapacağımız musluğun hemen yanına hazırlıyoruz.

Film kutusunu elimizin altına yerleştiriyoruz. Masamızı, shutterimizi, tüm öğeleri sabitlenmiş mi diye pat pat vurarak kontrol ediyoruz. İzleyeceğimiz adımları sırasıyla gözden geçirip ilk testimizi yapacağız. Bu noktada akılda tutacağımız detaylara bir yenisi daha ekleniyor. O da filmin emülsiyonlu yüzeyini zedelemeden tespit edip film kutusundan masaya, oradan banyolara doğru şekilde ulaştırmak. Kullanacağımız materyal bir yüzeyi emülsiyon kaplı bir cam aslında. Emülsiyon gözle görülmeyecek denli ince olduğundan soluk güvenlik ışığında gözlerimizi değil tırnağımızın ucunu kullanıyoruz. Camın kenarını tırnağımızla çizer gibi yapıp kayıyorsa cam, güçlükle kayıyor, bir şeyi kazıyor gibi oluyorsa emülsiyonlu tarafı olduğunu anlayacakmışız. Bir kere anladıktan sonra unutmayıp triethanolamine banyosunda üstte, pozlarken obje tarafında ve diğer banyolarda da üstte olacak şekilde yerleştireceğiz. Herhangi birinde şaşırırsak ya hiç pozlanmadığı ya da zedelendiği için hologramımızın hiç çıkmama riski var.

Konsantrasyonumuzu bozmadan ilk testi kimin yapacağına karar veriyoruz. Birbirimizin ayağına dolanmamak için bütün aşamaları bir kişi yapacak. Şanslı kişi Aylin oluyor. Işığı kapatıyoruz. Güvenlik ışığında filmi kutusundan çıkarıyor, triethanolamine banyosundan geçirip süzdürüyor, önce bir araba sileceğinin lastiğiyle –yanlış okumadınız- sonra fön makinesiyle tamamen kurutuyor. Dört kenarını bantla çerçeveliyor ve emülsiyonlu tarafı objeye bakacak şekilde film taşıyıcıya yerleştiriyor. Film taşıyıcıyı henüz kurcaladığı için mikron düzeyinde bile titreşim yaşamaması için yarım dakika kadar hep birlikte nefesimizi tutup bekliyoruz. Sonra shutteri açıp pozluyor, sessizlikte dinlediğimiz tiktaklardan on tane sayıp shutterı kapatıyor. Filmi çıkarıp bir kenara koyuyor ve ölçülmüş olan geliştiriciyi leğeninde karıştırıyor. Kenarındaki bantları çıkarıp emülsiyonlu kısmı üstte olacak şekilde filmi geliştirme banyosuna koyuyor. Tepkimeye giren film emülsiyonunun karardığını görüyoruz. Banyonun tam tesir etmesi için leğenin köşesinden tutup hafifçe kaldırarak film üzerinde minik dalgalar oluşturuyor. Her yanı eşit şekilde karardıktan sonra filmi alıp musluktan akan suyun altında yıkıyor. İdeali saf su olsa da musluk suyumuzla 2- 3 dakika boyunca mütevazi hologramımızı yıkıyor ve ağartma banyosuna alıyor. Yine emülsiyonlu yüzeyinin üstte olmasına dikkat ederek. Köşesinden salladığı leğendeki dalgalar filmi bu sefer de ağartmaya başlıyor. Bantın altında kalan kısım hiç pozlanmadığı için tamamen şeffaf, filmin kalanı ise aynı tonda bir açık sarı olunca banyodan çıkarıp yine 2-3 dakika akarsuda yıkıyor. En son olarak foto floda minik dalgalarla köpürttükten sonra süzdürüp yine araba sileceğinin lastiğiyle zedelemeden solüsyonu akıtıyor ve fön makinesiyle tamamen kurutuyor.

Nefesimizi tutup hologramımız çıkmış mı diye spot ışığının altında bakıyoruz. Evet, köpeğimizin dört ayağı, ve gövdesinin alt kısmı bakırdan küf yeşili tonlarına kadar gayet net şekilde görünüyor. Açısını değiştirerek köpeciğimizin başını da görüyoruz ancak zorlukla. Yine de ilk hologramımızı yapmış olmanın coşkusuyla bir de gün ışığında bakmak için dışarı akın ediyoruz. Elindeki camı birbirinin elinden kapan dört kişiye duvara sıva yapan işçiler şaşkınlıkla bakıyorlar ancak onlara aldırmıyoruz. İlk testimiz başarılı!

Heyecanla karanlık odaya dönüp bir hologram daha yapıyoruz. Her şeyi yapan ikinci şanslı kişi benim. Pozlama süresinde ufak bir değişiklik dışında aynı işlemleri yapıyorum ve sonuç benzer çıkıyor. Üçüncü denememizi başka bir kutu filmden yapıyoruz, sonuç daha iyi değil. Hocamız köpeğin ayaklarının net çıkmasını filmin film taşıyıcıya sabitlendiği kısmı olmasına bağlıyor. Titreşime dair aldığımız önlemlerin filmin taşıyıcıdan uzak kısmında yetersiz kaldığını ve köpeğin başının o nedenle net çıkmadığını söylüyor. Karanlık odada geçirdiğimiz saatler bizi sabrımızın sınırına yaklaştırdığından son bir deneme yapıp bırakmaya karar veriyoruz. Bu sefer hem daha küçük bir obje hem de daha yeni bir film paketi deneyeceğiz. Köpeğin önüne metal prenses Leila heykelini yerleştiriyoruz. Daha küçük ve ince bir filmle yaptığımız tek deneme tek kelimeyle mükemmel sonuç veriyor.



Prenses Leilamızın arkasında tamamı görünen köpeğimizle son hologramımız belki en şahane kompozisyon değil ancak netliği ve yansıttığı renkler bütün bu çabaya değdiğini gösteriyor. Hocamıza sağladığı imkanlardan ve ayırdığı zamandan ötürü teşekkür ediyor, banyoları boşaltıp karanlık odayı temiz bir şekilde bırakıyoruz. Hologramlarımız sadece meşakkatli çabamızın ele gelir ürünü olmaktan öte istediğim her şeyi yapabileceğimin de kanıtı oldu.

20 Temmuz 2008

Ekmek Elden...

Gözüm bizim banka takılıyor. Tam şu anda bir bayan oturuyor, kolunun altındaki hasır çantasında kafası görünen, ancak çıkarıp banka koyana kadar canlı bir köpek olduğunu algılayamadığım köpeğine elinden su içiriyor! Köpek orta boy bir çantaya sığacak boyda, kahverengi, kulakları sallanan cinsten. Tüyler belli ki kuafor tarafından tıraş edilmiş. Tepesinde bir tutamı yularının renginde -koyu pembe- bir saç lastiğiyle tutturulmuş.

Ben böylesi gerçeküstü bir sahne daha görmedim! Kadın köpeğini çantada taşıyor. Ayakları kirlenmesin diye mi? Yorulmasın diye mi? Mataradan avucuna su doküp köpeğine lık lık lık içirttiğini gördüm ya, kadın hem patileri kirlenmesin hem de yorulmasın diye kendim taşıyorum dese şaşırmam. Köpek susuzluğunu giderince aynı matarayı ağzına dikerek kendi susuzluğunu dindiriyor.

Sonra bir sigara yaktı. Sigara bitince çantadan naylon torba içinde bir sandviç çıkardı. Köpek ona da meyledince ilk lokma yine kokoş köpeğe gidiyor. Köpek sanırım kendisini insan sanıyor. Kadınla birlikte sandviç yiyip uslu uslu bankta oturuyor, gelen geçene bakıyor. Ayıp olur diye it diyemeyeceğim, hatta hayvan demeye bile dilim varmıyor. Yaşam formuna bak diyorum! Ekmek elden, su da elden!!!

10 Temmuz 2008

Derki sayı 28

Şube işlerine daldığımdan derkinin sayılarını takip etmeyi atlamışım, ne ayıp! sayı 27 çıkmış, tükenmiş, sayı 28 bile çıkmış blogistanımıza haber olarak düşmemiş! Geçenler geçmiş olsun deyip son sayıdaki yazının bağlantısını vermekten başka çare yok. Bir önceki yazı aşağıda, hologram yaptığımı anlattığım burada. Daha ne olsun?!

24 Haziran 2008

Yavru

Çocuk yardımları yattı. Bir geliri olmaksızın çocuk sahibi olan aileler hesaplarına yatan 20 liralık 40 liralık yardımlarını tahsil etmek için geliyorlar. İstisnasız çocuklarını da getiriyorlar. Şubenin önündeki banklar sıralarını bekleyen başka müşterilerle dolu olduğu için tek basamaklık kaldırıma tünemiş bir ailenin en gencine takılıyor gözüm; ilk adımlarını atmakta olan zeytin gözlü saçları bukle bukle olmuş esmer bir bebek. Dünyaya acemi olduğu attığı adımdan belli; adımlar hep anneye yönelik, sevinç sınırsız. Anne, 8 yaşlarındaki en büyük oğluyla oturuyor. Çok ilgili görünmese de kendi başına ayakta durabildiğini anladıktan sonra iki adım atıp yarı düşerek de olsa kucağına ulaştıkça bebeğini göğsüne gömerek kucaklıyor, yanaklarından öpüp seviyor. 5 yaşlarında ortanca oğlu küçüğün bu neşesine ortak olmak için o adım atıp anneye ulaştıkça kardeşini kucaklayıp iki adım öteye taşıyor, kollarını açıp kardeşinin bu sefer de kendisine doğru yürümesini bekliyor. Minik adımlarının kucaklamayla ödüllendirilmesine nasıl seviniyor yavru. Kendisini her seferinde bıkmadan üç adım öteye taşıyan ağabeyi kadar kavrulmamış. Üzerindeki tulumu kirli ancak ayaklarına tam olan sandaletleri var. Kollarını ona açan abisi vaaar, onu dikkatle izleyen büyük abisi vaaar, kendisini öpen kucaklayan annesi vaaar. Yokluk nedir bilmiyor. Henüz.